Ötekileştirmek İyidir
- Tarih:
II. Abdülhamid’in kendi aleyhinde olan insanları susturma yöntemlerinden biri onlara menfaat sağlamakmış. Genellikle de ihtiyaçlarından fazla paraya boğarmış. Bence çok iyi bir yöntem. Hatta parayı hibe olarak vermeye bile gerek yok, borç bile insanı susturmak için yeterli. Bediüzzaman Hazretleri hayat düsturu olarak kimseden bir şey almamış, hediye bile kabul etmemiş. Hayatına baktığımızda gördüğümüz şey; kimseye minnet etmemesi, kimsenin karşısında susmamasıdır. 27 yıl hapis ve sürgün yaşamış ama belki de dönemin en özgür adamı. Adeta “hür bir general”. Şapka Devrimi olunca Ankara’ya sarıkla giren tek kişi belki de. “Bu sarık bu başla beraber çıkar!” diyen bir dik duruş abidesi.
Merhum Mehmet Akif Ersoy hakkında şöyle bir ifade kullanılır: “O, bulunduğu kabın şeklini alan bir sıvı değil; ortamı kendi şekline sokan bir katıydı.” Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra bir lise müdürü istifa eder ve çöp toplayıcısı olur. Nedeni sorulduğunda, “Keşke Cumhuriyet’le beraber ciddiyet de ilan edilseydi,” der.
Kişisel gelişim kitaplarında “İnsanın prensipleri olmalı” tarzında anlamlı yazılar yer alır. Buna benzer “İnsanın kırmızı çizgileri olmalı” gibi üst perdeden konuşmaları bilhassa siyasilerden de çokça duyarız. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bir yönüyle kavramlar kitabıdır; efradını câmi, ağyarını mâni tanımlamalar yapar. Mesela “Ancak müminler kardeştir” der. Yani mümin olmayan tek bir kişi bile bu kümenin içine giremez, hiçbir mümin de bu tanım kümesinin dışına çıkamaz. Müminin tanımını yaptığı gibi kâfirin, münafığın, Yahudi’nin ve Hristiyanın da tanımını yapar. Ayrıca aralarındaki farkları net bir şekilde ortaya koyar. Müminleri de “Sakın onlara benzemeyin” diye uyarır. Çizgileri net çizer; fluluk bırakmaz, gri tonlar koymaz. Aksi takdirde her şey arapsaçına döner. Hayatı bu şekilde netleştirir ve basitleştirir.
Orta Çağ Avrupası’nda “Mankafa Poldi” diye biri varmış. Bir gün etrafındakilere “Buldum!” diye bağırmış. Herkes merakla bakmış: “Ne buldu acaba?” Poldi anlatmış: “Solucanlarla kirpileri çiftleştirelim, böylece dikenli tel elde ederiz! Sonra posta güvercinleriyle papağanları çiftleştirelim; yolunu kaybeden posta güvercinleri yollarını sorup öğrensinler!” Son yüzyılda başımıza gelenler geldi. “Aman kimseyi ötekileştirmeyin!” cümlesi bilhassa eğitim camiasında favori sloganlardan biri oldu. “Herkesi olduğu gibi kabul edin”, “Herkesin iyiliği de kötülüğü de kendine”, “Hem sen kimin ne olduğunu nereden bileceksin?”, “Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” gibi kalıplar adeta atasözü hâline getirilerek zihnimize kazındı.
İnsanın yaratılışında dört temel ayraç olduğu söylenir: İnsan doğuştan iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, adalet ile zulmü, faydalı ile zararlıyı ayırt edebilirmiş. Sadece doğuştan gelen bu meyle de gerek yok; zaten Rabbü’l-Âlemîn vahiy ile bize bunları açıkça bildirmiştir. İman aslında kalpte olan bir haslet olduğu hâlde “İman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmektir” denilmiştir. İmanın kalpte korunabilmesi için dile ve amele yansıması gerekir. Aksi takdirde zamanla iman kalpten uçup gider.
Toplumun yapısı da böyledir. Güzele “güzel”, çirkine “çirkin” denmediği; adil olanın takdir edilmeyip zulmedenin kınanmadığı bir toplumda her şey birbirine karışır. Sonraki nesillere aktarılacak hiçbir değer elimizde kalmaz.
Ne demek istiyorum?
“Toplum bir mozaiktir, farklılıklar zenginliktir” gibi pembe cümleler kurmak, bizi anında yukarıda eleştirdiğimiz konuma düşürür. Toplum mozaik falan değildir; kötü, çirkin, zararlı ve zulüm toplumun iliklerine kadar sirayet etmiştir. Aslolan bunlarla mücadele etmektir. Tam da burada mesele düğümleniyor: “Ben bu işi düzelteyim” diye yola çıkanlar, yoldan çıkmışlar.
Neden mi?
Çünkü ihtiyaçlarından dolayı borçlanmışlar ve minnet altına girmişler. Çünkü prensip noktasında ciddiyetlerini kaybetmiş, kırmızı çizgilerini esnetir olmuşlar. Çünkü Mankafa Poldi gibi ütopik hayallere kapılıp olmayacak işe “âmin” demişler. Çünkü artık karşı mahallenin çocuğu olmuşlar. Bütün bunlardan dolayı problem çözmesi gerekenler problemin kendisi olmuş çıkmışlar.
Çobanın biri, başka bir köydeki çobandan bir köpek alır. Köpek gerçekten muhteşemdir; koyun sürüsünü tek başına dağlarda otlatır ve akşam eve getirir. Herhangi bir kurdun sürüye yaklaşması ne mümkün! O kadar güçlü, akıllı ve mahir… Ama bir sorun vardır: Bazen sürüden bir koyun eksilmektedir. Çoban hayretler içinde kalır. Bir gün sürüyü uzaktan takip etmeye karar verir. Bir de ne görsün! Köpek, kendi koruduğu koyunlardan birini boğazlamış yiyor!
Çoban hemen köpeği aldığı eski sahibinin köyüne varır ve durumu anlatır. Eski sahibi başını sallar: “Evet, doğrudur. Onun öyle bir huyu vardır,” der. Yeni çoban şaşkınlıkla “Neden?” diye sorunca eski sahibi açıklar: “Bu köpek henüz yavruyken kuzularla oynardı. Bir gün yine oynarken bir kuzunun kulağı bunun ağzına denk geldi. Kulağı kanadı, kanın tadı da köpeğin ağzına değdi. Köpek kuzunun kanının tadını bir kere aldı artık, çaresi yok.”



