Para etmeyen kültür üzerine…
- Tarih:
Geçenlerde eski bir siyasetçi, siyasal iktidarın uzun yıllar işbaşında olmasına karşın başarısız olduğu konular arasında “Kültürel devrimi gerçekleştirememiş olması”nı da gösterdi. Bu tespit ve eleştirinin halkta karşılığı nedir bilinmez ama pek de haksız sayılmayacağı aşikâr.
Başarı ya da başarısızlık olarak bir değerlendirmede bulunmak için, öncelikle konunun gündeme taşınmış / alınmış olması gerekirdi. Kanımca, üzerinde durup düşünmeye değer bile görülmemiş olacak ki, uzun yıllar boyunca bu konu gündem bile yapılmadı.
Yazı konusu siyasal iktidar eleştirisi olsaydı, bu “Gündem yapılmayış”ın nedenleri üzerinde uzun uzun durabilirdik. Türkiye’yi “Vesayetçi anlayışın cenderesinden kurtarmak” ya da cebimize taallluk eden “Ekonomik kurtuluş reçeteleri hazırlamak” gibi çok daha önemli (hayat memat meselesi) mevzular dururken, ‘kültür’ diye kasmanın sırası mı şimdi?
Belki de “Para etmiyor”, “Karın doyurmuyor” diye mesele edilmemektedir, kim bilir!
Neyse ki, benim hitap ettiğim kitlenin sırtı pek, karnı toktur. En azından ben öyle varsaydığım için, kültürü gündem yapabilirim. Ya da şöyle: Ey cemaat yeteri kadar yedik! Haydi biraz kültür konuşalım.
Siyasetçiler çokça gündelik konulara hapsolurlar. Çoğu zaman şeytan taşlamaktan iş yapmaya vakit bulamazlar. Ehem mühim meselesini bir türlü doğru takdir edemezler. Bu konuda haklı haksız bir yığın mazeret üretirler. Doğrusu, mazeret üretmekte iş yapmaktan daha mahirdirler.
İşin kötüsü, siyaset kurumu gibi toplumun da kültür konusunu ‘mesele’ edindiğini görmüş değiliz. Daha da kötüsü düşün ve kültür adamları bile konuyu yeterince ele almış değiller. Hadi siyasetçilerin daha önemli işleri var. Hadi toplum algı operasyonları ile oluşturulan bir yığın yanılsamaların içinde. Uzun yıllar boyunca kültürel devrim konusunun gündem bile yapılmamış olması karşısında ‘Olimpos Tanrıları’ gibi fildişi kulelerinde oturan kültür ve düşün adamlarının ne gibi mazeretleri var acaba? Gündemlerini meşgul eden daha önemli konular nedir, merak etmiyor değilim. Bu konuda mazeret üretemeyecek, üretse bile asla kaale alınmayacak birileri varsa, bunlar elbette kültür ve düşün adamlarıdır.
Kültürel başarısızlıkta siyasetçilere fatura çıkarmak işin en kolayıdır. Sorumluluk sahibi olmaları bakımından fatura önce onlara kesilecek elbette. Halkı, ‘cahil’, ‘sürü’ diye küçümsemek, konuyu “Bunlar adam olmaz”a getirip bağlamak meseleyi çözmeye yetmediği gibi, maalesef “Aydın sorumluluğu”nu da ortadan kaldırmıyor.
Çeşitli nedenleri olabilir, ancak son tahlilde ne yazık ki, “kültürel devrim” toplumsal talebe dönüşmemiştir. Toplum da aydınlar da yozlaşma kültüründen memnun olmasalar da, bunu çok da dert edinmemektedirler. Kim bilir, belki de bu, çağdaşlık ve hatta muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın kaçınılmaz bedeli olarak görülmektedir. Son iki yüz yıldır aydınlarımız “Batılılaşma projesi”ne o kadar odaklanmışlardır ki, bu “Hedefe giden yolda zayiatlarla uğraşmak” istememişler, ufak tefek (!) komplikasyonları göz ardı edilebilir görmüşlerdir.
“Batı medeniyeti ile entegrasyon” esas, “hal ve gidişat” da bu yönde oldukça, kültürel aynîleşme ve sıradanlaşma / yozlaşma “olacak o kadar” diye olağanlaştırılmıştır.
Doğrusu, ciddi bir toplumsal talebin oluşmadığı, konunun erbabının bile bunu mesele etmediği bir yerde, “kültürel devrim” konusunda başarısızlıktan bahsetmek ve siyaset kurumuna fatura çıkarmak, en azından bu günahı sadece siyasetin hanesine yazmak çok doğru ve insaflı olmasa gerektir. Bu konuda bir suç ve suçlu aranacaksa, toplumun yeteri kadar talepkâr olmamasının da, siyasetin bir “gayret ve çaba” içine girmemesinin de günahını Olimpos Tanrıları gibi hem kös kös oturan, hem küçümseyen, hem de yeri geldiğinde acımasızca yargılayan kasıntı aydınlara yüklemek gerekmez mi?
Kültür konusu ‘çerez’ gibi algılanıyor, “Olsa da olur olmasa da” diye görülüyorsa bunun sorumlusu sizsiniz.
Ekonomi her zaman önceleniyor, ne tartışırsak tartışalım “cebimize ne girecek” diye bakılıyorsa, bir de üstüne üstlük “Kültür karın mı doyurur!” diye aforizma kasılıyorsa bunun da sorumlusu sizsiniz.
Yoz kültür karşısında halkı suçlamak ve küçümsek, “Bunlar adam olmaz” deyip işin içinden sıyrılmak neyi çözmektedir?
Lağım patlamış gibi çirkef akan medya ekranlarını herkes gibi ve herkes kadar izlemek, sonra bu cıvıklığı herkesten önce eleştirmek de öyle…
Kültür alanında yetersizlikler sırıtmaya, olumsuzluklar pot yapmaya başladığında ve ayıp gizlenemez hale geldiğinde, siyasal iktidarı vizyonsuzlukla, bakanları çapsızlıkla suçlayarak da bir yere varmak mümkün değildir.
Aydınlarımız ve kültür adamlarımız, önce kültür denen şeyin “Entel artisliği” olmadığını anlatmalıdır. İki kitap okumaktan, tiyatroya gitmekten v.b. ibaret olmadığını da… Tabi bizim anlayacağımız bir dilde. Mümkünse Türkçe… Ve halkı küçümsemeden… “Halk ne anlar ki!” demeden…
Kültür, yüzyıllar içinde üretilir; o yüzden basit bir üretim değildir. Nesilden nesile aktarılır; esaslı bir miras, gerçek bir zenginliktir. Sonradan görmelerin kültürü de göstermelik, yüzeysel bir özentiden ibarettir.
Kültürünüz, değerleriniz kadar köklü ve değerleriniz kadar değerlidir. Kabın içinde ne varsa, dışarıya sızan odur. Ruhunuza tutulmuş ayna gibidir dahası. O yüzden inançlarınız başka, yaşamınız başka, alışkanlıklarınız başka olamaz. “Halk neye inanırsa inansın, ama Batı kültürü içinde kalarak…” denemez. Batı medeniyeti ve kültür iklimi, iyiliğine / güzelliğine / tarih içinde gelinen en mütekâmil mertebe oluşuna iman edilerek bu millete dayatılamaz. Yıllar içerisinde Batı değerlerinin, adeta yaldızları / sırı dökülmüştür; eski cazibesi kalmamıştır.
Kültürün tekliği ve aynîliği sanıldığı gibi matah bir şey de değildir.
Ne yazık ki, aydınlarımızın özgün kültürün milletin varlığı için ontolojik bir mesele olduğuna inandığını söylemek zor. Öyle olsaydı, bu kadar öykünmeci olunmaz, tıpkı ahmakların evdeki tarihi sanat eserlerini, değerini takdir edemeyip ‘eski’ diye bir plastik leğen veya mandal karşılığında yok pahasına satmaları gibi, milletin en özgün değerleri elden çıkarılırken ya da şehrin mazgallarına süpürülürken seyirci kalınmazdı.
Batılılaşma projesi, önce öykünmeci aydınları kör ve sersem etti. Bir toplum için iki temel direk olan dil ve din, bu toplumun gen hafızasından bile silinmek istendi. Toplumun geçmişine ve hafızasına hunharca reset çekilirken, bir an bile tereddüt edilmedi.
Eski kültürün, “Anadolu kiliminde” bir renk, bir desen olarak varlığına bile tahammülleri yoktu.
Milletin geçmişine ve kültürel değerlerine karşı, “Küstahça bir hor ve hakir görmeyle” gözümüzün içine baka baka gerçekleştirilen “Aydın ihaneti”nin hesabı daha sorulmadı.
Çiçero, “Kültür, ruhun tarımıdır” demişti. Yüz yıl geçti; aydın aymazlığı yüzünden ne köklere baktık, ne tohuma… Hüdayı nabit yetişen meyvelerini bile kurda kuşa yem ettik. Ne tarlayla ne tapanla ilgilendik. Ruhumuz da tarım yapılamaz çorak topraklara döndü adeta. Bu durumda, bunca yaban ve ayrık otunun bitmesine şaşmalı mı?
Rahmetli Neyzen Tevfik “Geldikleri gibi gitmediler / Kimi itini bıraktı, kimi bitini, kimi de piçini / Yoksa bu kadar şerefsizin bizden olması mümkün değil” derken haksız mı şimdi?
Toplumun bünyesi kendi kendini inkâr demek olan bu toptan reddiyeci anlayışı kabullenmekte zorlandı. Toplumun kendi kendine geliştirdiği muhalefet ya da talepler de ‘gericilik’le yaftalanmak sureti ile refüze edildi.
Maalesef bu kadar büyük ve önemli bir temel mesele, ne siyaset kurumunun ne aydınların ne de toplumun ‘öncelikler sıralaması’nda bir türlü kendine yer bulamadı. Bu gün de sorulsa, kültür konusunu kimsenin gündeminde başa koyacağı yoktur.
“Kültürel jenosit”in vahametinin farkında olmayan bir toplumun ve siyasetin özgün bir şekilde hayatta ve ayakta kalması beklenemez. Yerli yersiz birçok konuda yerlilik / millilik vurgusu yapılıp dururken, kültür meselesinde yerlilik / millilik vurgusunun yeterince yapılmıyor oluşu neyle izah edilebilir? Silahlarınız istediğiniz kadar yerli ve milli olsun; kültür kökleriniz kurutulmuş, kodlarınızla / genetiğinizle oynanmış, daha açıkçası yerli / milli kimliğiniz tacize uğramışsa, düşmana karşı mücadeleyi kaybetmek mukadderdir.
Milli kimliğin ve kültürün ırzına geçildi; şimdi Batı’ya bu kadar benzeşmesine şaşmalı mıyız, yoksa sevinmeli miyiz!
Silah sanayiinde yerli yazılıma ne kadar ihtiyaç varsa, kültürel kodlarda da yerli yazılıma o kadar ihtiyaç vardır.



