Picture of Murat Kılıç
Murat Kılıç

Pasta Büyüyor Ama Dilim Küçülüyor

A+ A-

Ekonomi büyüyor deniliyor. Rakamlar, yüzdelik dilimler manşetlerden düşmüyor, raporlar ekranları süslüyor. Ama sokağa çıkınca başka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Pastanın büyüdüğü söyleniyor ama sofradaki dilim giderek küçülüyor. Büyüme masalları anlatılıyor ama milyonlar, en temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor. Türkiye’nin en derin yarası ve en büyük sorunu işte burada gizli: gelir adaletsizliği.

Bir avuç kesim servetine servet katarken, milyonlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Zenginleşen bir azınlık var, gerisi ise ay sonunu getirme telaşında. Bir ülkede zengin ile yoksul arasındaki fark derinleşiyorsa, orada büyüme değil çürüme vardır. Türkiye bugün tam da bu noktadadır. İktidar, her fırsatta “hepimiz aynı gemideyiz” diyor ama öyle değil. Aynı gemideyiz dediler, biz sandalda kaldık. Birileri ışıklı salonlarda, ayrıcalıklı sofralarda hayat sürerken, milyonlar mutfağında tencere kaynatamıyor.

Orta direğin çöküşü bunun en acı göstergesi. Uzun yıllar bu ülkenin en büyük gücü orta direkti. Öğretmen, memur, küçük esnaf, işçi, emekli… Orta direk, ekonomik dengelerin sigortasıydı. Neden mi? Çünkü en kalabalık kesim olması nedeniyle gelir dağılımında adalet dengesini en net gösteren sınıf oydu. Bugünse orta direk çökmüş durumda. Yıllarca bu ülkenin sigortası olan orta direk bugün orta sınıfın değil, yoksullaşan sınıfın içinde sayılıyor.

Toplu sözleşme masasında yaşananlar bunun en net örneği. Kamu işveren heyeti düşük oranlı teklif getiriyor, sendikalar meydanlarda güçlü bir ses çıkarmadan bu oranı içselleştiriyor. Eylem yapılmadan imzalar atılıyor, hakem heyetinde mühürleniyor. Olan milyonlarca memura, ailesine ve emekliye oluyor. Peki kim bizim adımıza söz kesiyor? Kim bizim adımıza rıza gösteriyor? Kim bizim adımıza karar veriyor? Bu sorulara net bir cevap yok. Memur, işçi, emekli maaşlarına yapılan toplu sözleşme artışları bile daha cebimize girmeden eriyor. Kâğıt üzerinde verilen zam, pazarda karşılığını bulmuyor. Emekli, çalışanın yarısı kadar bile değer görmüyor. Ortada duran gerçek şu: orta direk çöküyor, memur kaybediyor, toplum kaybediyor. Ve yine olan ekonomimize oluyor. Orta direk çöktükçe toplum ikiye bölünüyor: servet sahibi bir avuç azınlık zenginler ve yoksullaşan milyonlar.

Türkiye’nin gelir adaletsizliği, dünya karşılaştırmalarında da açıkça ortaya çıkıyor. Gelişmiş ülkelerde orta sınıf gelirden çok daha yüksek pay alıyor. Almanya’da orta sınıfın aldığı pay toplam gelirin neredeyse yarısıyken, Türkiye’de bu oran dramatik biçimde düşük. OECD raporları da aynı şeyi söylüyor: bizde en zengin %10 toplam gelirin üçte birini, en zengin %20 ise yarısını alıyor. Dünya Bankası’na göre Türkiye, 130 ülke arasında gelir adaletsizliğinde en üst sıralarda; Avrupa ülkeleri içinde ise birinci sırada. Yani mesele sadece cebimizdeki para değil, ülkemizin dünyadaki konumudur.

Uluslararası veriler tabloyu böyle ortaya koyarken, karşımıza çıkan en önemli yapısal sorunlardan biri de orta gelir tuzağıdır. Türkiye’nin yıllardır aşamadığı bu sorun, kişi başına düşen milli gelirin belli bir seviyeye ulaşıp orada sıkışıp kalmasıdır. Peki neden sıkışıp kalıyoruz? Çünkü yapısal reformlar yapılmadı. Türkiye yıllar önce bu eşiği aşma safhasına gelmişti ama doğru politikalar uygulanmadı. Tasarruf-yatırım dengesi doğru kurgulanmadı. Tasarruf yerine israf tercih edildi. Katma değeri yüksek üretim yapılmadı, sanayi ve teknoloji yatırımları ihmal edildi. Sonuçta ekonomi orta gelir bandında sıkıştı ve yüksek gelir grubuna geçemedi.

Orta gelir tuzağı, bizim için artık bir tuzaktan da öte; koca bir çıkmaz sokak hâline geldi. Orta sınıf yukarıya çıkamıyor, alt sınıfa kayıyor. Bu, toplumsal barış için en büyük tehdittir. Çünkü bir toplumda umut ortadan kalkarsa, güven de kalmaz.

Bu makro ekonomik sıkışmışlığın en ağır yükünü orta sınıf taşıyor. Çünkü büyüme rakamları açıklanırken, orta direğin cüzdanı boşaldı. Öğretmen, memur, küçük esnaf, emekli… Hepsi birer birer orta direkten koptu. Yani orta gelir tuzağında sıkışan Türkiye, içeride orta sınıfını kaybetti. Makro düzeydeki başarısızlık, mikro düzeyde toplumsal adaletsizliği büyüttü.

Bu durum tesadüf değil, tercih meselesi. İktidarın seçtiği ekonomi modeli, kamu kaynaklarını toplumun yararına değil, küçük bir zümrenin çıkarına yaradı. Büyük ihaleler hep aynı ellerde toplandı. Vergi yükü, dolaylı vergilerle, zaten en az geliri olanın sırtına bindirildi. Halktan tasarruf beklenirken, devletin israfı hiç azalmadı. Büyük ihaleler hep aynı ellerde toplandı, bütçeden ayrılan milyarlar şatafatlı projelere, gösterişli binalara, lüks araçlara gitti. (Proje ya da kalkınma karşıtı değiliz.) Vatandaşa düşense bunları ekranlardan izlemek oldu. Övünmemiz öğütlendi ama pazarda fileyi dolduracak para cebimize girmedi. Bu düzenin adı büyüme değil, paylaşılmak istenmeyen refahtır.

Eğer iktidar ekonomiye şu anlayışla yaklaşsaydı, bugün bu noktada olmazdık:

“Bizim ekonomi modelimizde kimse sadece kendi refahı için çalışmaz; herkes toplumsal refahın adil paylaşımı için emek verir.”

Üreterek kalkınmak, adaletle bölüşmek… İşte ekonominin en güçlü mottosu bu olmalı. Böyle bir anlayış benimsenseydi, bir avuç azınlık milyonların hakkını yemeye cüret edemez, iktidar da buna göz yummazdı.

Unutulmamalı: Gelir dağılımındaki bu bozukluk yalnızca ekonomiyle ilgili bir sorun değildir. Bu, sosyal adaletin ve toplumsal barışın temel meselesidir. Çünkü bir ülkede çoğunluk emeğinin karşılığını alamıyorsa, yalnızca cüzdan değil güven de boşalır. Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz.

Bu gidişatı tersine çevirmek mümkün. Ama bunun için mali disiplini sadece dar gelirliye değil, devlete de uygulamak gerekir. Bütçe, keyfi harcamaların değil, halkın ihtiyaçlarının bütçesi olmalı. İsraf düzeni son bulmalı. Vergi adaleti sağlanmalı; yük, dar gelirlinin değil, çok kazananın/servet sahiplerinin omuzlarında olmalı. Bir avuç azınlığın çıkarına kurulan bu düzen yerine, toplumun tamamını gözeten adil bir sistem inşa edilmedikçe gelir dağılımı bozukluğu derinleşmeye devam edecek.

Bu bozukluğun düzelmesi için köklü bir değişim gerekir. En başta, devletin de tıpkı vatandaştan istediği gibi tasarruf etmesi şart. Devlet yöneticileri, tasarruf-yatırım dengesini doğru kurgulamalı. Keyfi harcamalar değil, üretim ve adalet odaklı bir bütçe yapılmalı. Vergi yükü yoksulun sırtından alınmalı, servet ölçüsüne endeksli vergi sistemine geçilmeli. İsrafı bitirmeden, refahı adil paylaşmadan bu düzen düzelmez. Bunun yolu da mali kuraldan geçiyor. Bütçe disiplini ve ekonomi yönetimi bir yasa ile garanti altına alınmalı, keyfî harcamaların önü kesilmeli.

Örneğin; gelir dağılımında en zengin %20’nin geri kalan %80’e oranını gösteren P80/P20 yüzdeliği ilk etapta 5 olarak endekslenmeli, belirli bir yıl sonrasına da 3,5 olarak yeni hedef konulmalıdır. Ekonominin diğer alanlarına da benzer şekilde mali kurallar getirilmeli (borçlanma, gelir-gider dengesi, tasarruf-yatırım dengesi, büyüme, imalat, net ihracat dengesi vb.). Böylelikle mali kurallar, ekonominin daha sağlam bir zeminde, sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde kurgulanmasını sağlayacaktır.

Olası küresel riskler ve beklenmedik şoklar karşısında, belirlenen endekslerin dışına çıkma ihtiyacı doğduğunda, hükümet TBMM’ye gelmeli; ihtiyacın nedenini şeffaf biçimde açıklamalı ve muhalefet partilerinin de desteğini alabilecek nitelikli çoğunlukla yetki talep etmelidir. Ekonomi, sadece iktidarın değil toplumun ortak meselesi olarak görülmeli. Bu yüzden verilecek yetkiler süreli, kısıtlı ve net olmalıdır. Oluşturulacak mali kurallar sistemi engelleyici değil, otokontrol mekanizması işlevsel ve çözüm odaklı olmalıdır.

Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya bu düzeni olduğu gibi kabul edeceğiz, ya da herkes için adaletli bir paylaşımın kapısını aralayacağız. İktidarın tercihi belli; bir avuç zengini daha da zengin etmek. Ama bizim tercihimiz de belli olmalı: Halkın hakkını, emeğin değerini savunmak. Çünkü pasta büyüyorsa, dilimi küçülen değil, büyüyen halk olmalı. Aynı gemideyiz diyorsak, bu gemide kimse sandalda bırakılmamalı. Bu ülke milyonların alın teriyle büyüyor; milyonların sofrasına adalet gelmeden hiçbir başarı gerçek değildir.