Piyasanın Dişlileri
- Tarih:
Ağustos ortasını devirdik. Memleketin dört bir yanında o tozun toprağın içinde gece gündüz dönen biçerdöverlerin sesleri yavaş yavaş kesildi; Çukurova’dan başladık, İç Anadolu’yu, Trakya’yı, Doğu’yu dolandık, hububatta hasat bitti bitiyor. Her sene aynı dönemde Ankara’da klimalı odalarda toplanıp kameraların karşısına geçenler, yine büyük laflarla “Tarihin en iyi taban fiyatını verdik, üreticimizi enflasyona ezdirmedik” nutukları attılar. Peki o cilalı laflar, o televizyon bültenleri sahaya, köy kahvesine, tarladaki traktörün römorkuna nasıl indi? Her sene bıkmadan usanmadan izlediğimiz o aynı acı film, aynı çaresizlik, aynı batık tablosuyla indi. Çiftçinin bir koca yıl boyunca borçla harçla tarlaya attığı tohum, dövizle aldığı taban gübresi, gece yarıları sırtında tulumbayla attığı ilacı ve litre fiyatı el yakan mazotuyla büyüttüğü buğdayı, yine Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) hantal randevu mekanizmasına, dolup taşan ve kapı duvar olan silolarına, en sonunda da yol kenarında pusuya yatmış tüccarın vicdanına terk edildi.
Devlet aklı dediğin şey, sadece kağıt üstüne bir rakam yazıp kenara çekilmek midir? TMO bir alım fiyatı açıkladı ama o açıkladığı fiyattan malı fiilen alacak lojistik altyapıyı, siloları, alım merkezlerini ve ekspertiz kadrolarını sahaya süremedi. Çiftçi elinde akıllı telefon, traktörün gölgesinde günlerce o TMO randevu ekranını yenilemekten helak oldu. Sistem ya çöktü, ya “Kapasite doludur” uyarısı verdi ya da hasadı bitmiş adama üç hafta, bir ay sonrasına gün attı. Tarladan buğdayı kaldırmışsın, römorkta bekletsen dökülür, köyde dökecek beton zemin yok, biçerdöverci kapıda parasını bekliyor, mazotçuya çek kesmişsin, gübreci “Vadem geldi” diye telefon üstüne telefon ediyor, Ziraat Bankası’nın kredi taksiti dayanmış… Bu adamın sıcağın alnında TMO’nun keyfini, haftalar sonrasına vereceği randevuyu bekleme lüksü olabilir mi? Olamaz.
İş bununla da bitmedi. Günlerce uğraşıp, torpille ya da gece uykusuz kalarak randevu koparan, traktörünü TMO’nun kapısına dayayan adamın başına gelenler daha da beter oldu. Çiftçinin alın teriyle, binbir emekle yetiştirdiği A sınıfı, birinci kalite ekmeklik buğdayına ekspertizler “Yok bunun proteini düşük çıktı, yok bunun süne tahribatı var, yok bunun rutubeti sınırın bir tık üstünde” diyerek sudan bahaneler uydurdu; malın baremini ikinci, üçüncü sınıfa düşürdü, hatta birçoğunu doğrudan kapıdan geri çevirdi. Kapıdan dönen adam ne yapacak? O kamyonu geri köye mi götürecek? Götüremez, çünkü nakliye parası ikiye katlanacak. TMO kapısının hemen iki yüz metre ilerisinde bekleyen tüccar da işte tam bu anı bekliyor. TMO’nun kapısından dönen, borç kıskacındaki üreticinin çaresizliğini gören tüccar, “Verirsen maliyetinin 2-3 lira altına alırım, vermezsen sen bilirsin” dedi. Üretici mecburen malını yok pahasına tüccarın kucağına bıraktı; tüccar o malı ucuza kapattı, kendi lisanslı deposuna koydu, yarın yine aynı devlete ya da sanayiciye en üst baremden satmak üzere kasasına koydu. Devlet “Ben fiyatı ilan ettim, görevimi yaptım” diyerek kenara çekildiğinde, piyasayı regüle etmiş olmuyorsun; kendi ellerinle çiftçiyi serbest piyasanın kurtlarına yem etmiş oluyorsun.
Hububattaki bu organizasyon fiyaskosu, bu plansızlık tablosu tarlayı kasıp kavururken; meyvecilik tarafında yaşananlar artık sözün bittiği, akıl ve mantığın tamamen iflas ettiği bir cinayete dönüştü. Bugün Akdeniz’den Ege’ye, Marmara’dan İç Anadolu’ya kadar kiraz, vişne, şeftali, kayısı, nektarin veya erik üreten hangi köylüyle, hangi bahçe sahibiyle konuşsanız yüzünden düşen bin parça. Çünkü sahadaki matematik o kadar acımasız, o kadar can yakıcı ki, bunu görmek için masa başında iktisat teorileri kasmaya lüzum yok.
Bakın hesabı çok basit yapalım: Bugün bir bahçede ağacın dalından bir kilo vişneyi, kirazı toplamanın sırf yevmiye ve işçilik maliyeti 40 lira. Sabahın beşinde işçiyi tarlaya getireceksin, dayıbaşına parasını vereceksin, kasalamasını yaptıracaksın, kilo başına cebinden çıkan net amele parası 40 lira. Peki, tüccarın ve alıcının tarlada vişneye verdiği alım fiyatı ne kadar? O da 40 lira! Hatta kimi yerde 35 liraya kadar düşüyor. Yani çiftçi sabahtan akşama kadar o güneşin altında kan ter içinde çalışıp, malını kasalayıp kamyona yüklediğinde eline geçen para sadece tarladaki işçinin yevmiyesine gidiyor. Bir yıl boyunca o ağaç kurumasın diye çekilen artezyen suyunun elektriği, atılan bordo bulamacı, taban gübresi, yaprak gübresi, traktörün mazotu, yapılan budama, don nöbetleri ve en önemlisi üreticinin bir yıllık kendi ailesinin emeği tamamen sıfırlandı, buharlaştı.
Kiraz tarlada 50 liraya zor alıcı buldu, şeftali ile nektarin 10 liraya, erik 8-10 liraya kadar çakıldı. Tarlada 10 liraya satılan şeftaliyle hangi sulama birliğinin elektrik faturası ödenecek, hangi mazot borcu kapatılacak, kışın bu ailenin mutfağına hangi parayla erzak girecek? İş öyle bir noktaya geldi ki, üretici vişnesini, şeftalisini toplasa ayrı dert, toplamasa ayrı dert haline geldi; toplasa işçinin parasını cebinden ödemek zorunda kalıyor, toplamasa koca bir yılın emeği ağacın dalında çürüyüp gidiyor. İnsanlar sinir krizleri geçirerek verim çağındaki meyve bahçelerini motorlu testereyle, baltayla kökünden kesiyor. Bu, sadece bir çiftçinin iflası değildir; bu, bu memleketin onlarca yıllık tarımsal sermayesinin, biyolojik zenginliğinin göz göre göre yok edilmesidir.
Peki bu kepazeliğin, bu her sene katlanarak büyüyen çöküşün asıl sebebi ne? Çok net söyleyelim: Devlette tarımsal öngörme, planlama ve dış ticaret diplomasisi kapasitesinin sıfır olmasıdır.
Siz bu ülkede hangi havzada ne kadar meyve ağacı dikildiğini, hangi bölgeden ne zaman kaç ton rekolte çıkacağını uydularla, sahadaki ziraat teşkilatıyla aylar öncesinden tespit edip masaya koymazsanız; hasat zamanı ürün pik yaptığı anda bütün mahsul iç pazarın kucağına bir çığ gibi yığılır. Meyve dediğin şey buğday gibi değildir; siloya koyup bir yıl bekletemezsin, iki gün dalında beklese yumuşar, kasada bir gün dursa çürür. O ürünün dalından koptuğu gün nereye gideceğinin, hangi sınırdan hangi ülkeye ihraç edileceğinin aylar öncesinden planlanmış olması gerekir.
Bizde ne var? Tam bir sahipsizlik. Hasat vakti gelmiş, tarlada milyonlarca ton taze ürün bekliyor; ne Ulaştırma Bakanlığı’ndan ne Ticaret Bakanlığı’ndan ne de Tarım Bakanlığı’ndan tek bir koordinasyon hamlesi yok. İhracat kapılarında gümrük kuyrukları uzar gider, soğuk hava depoları üreticiye değil tüccarın tekeline bırakılmıştır, limanlardan Akdeniz’e, Karadeniz’e ürün taşıyacak doğru dürüst bir tane soğuk zincirli kargo gemisi organize edilip kaldırılmaz. Dış pazarda kapı açacak, yeni anlaşmalar yapacak diplomatik bir irade ortada görünmez. Hal böyle olunca, dışarıya satamadığın o narin ürün iç pazardaki 3-5 büyük toptancının insafına kalır; onlar da fiyatı 10 liraya çeker, çiftçinin elindeki malı bedavaya kapatır, sonra götürür büyükşehirlerdeki market raflarında aynı şeftaliyi 70-80 liraya tüketiciye satar. Tarladaki üretici ağacını keserken, şehirdeki asgari ücretli çocuğunun önüne yarım kilo meyve koyamaz hale gelir.
İşte tam bu noktada sistemin nasıl çürüdüğünü, kimlerin bu plansızlıktan milyarlar vurduğunu çok iyi görmek zorundayız. Biz en son kapsamlı genel tarım sayımını 2001 yılında yapmış bir ülkeyiz. Aradan çeyrek asır geçmiş; köydeki nüfus yaşlanmış, araziler bölünmüş, mülkiyet yapısı değişmiş, iklim dengeleri kaymış ama Ankara hâlâ 25 yıl önceki kör tahminlerle, masa başı raporlarla tarım yönetmeye çalışıyor. Uydudan parsel parsel rekolte izlemenin, dijital toprak haritalarıyla gübreleme ve su verimliliği yönetmenin çocuk oyuncağı olduğu bir çağda, biz hâlâ muhtarın imzaladığı kağıt parçalarıyla Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) üzerinden arazi sahibine sadakat primi dağıtıyoruz. Üretene değil, tarlası olana para veriyoruz; verimi artıranı değil, malı tüccara kaptıranı seyrediyoruz.
Lisanslı depoculuk sistemini kurduk diye övünüyorlar; git bak bakalım o lisanslı depolara, içeride kaç tane gerçek çiftçinin buğdayı duruyor, kaç tane büyük tüccarın, un fabrikasının, borsa spekülatörünün malı istiflenmiş? Çiftçinin oraya mal koyacak finansal nefesi yok ki! Çiftçi hasat günü parasını almak zorunda. Sen üretici kooperatifine finansman kalkanı sağlamazsan, o kooperatife soğuk zincir lojistiği kurdurmazsan, lisanslı depoyu sadece zenginin vergi avantajı sağladığı bir rant merkezine çevirirsin.
Artık bu masalları kimse yemiyor. Televizyonlara çıkıp “Bu sene kuraklık vardı, küresel ısınma vurdu, savaş çıktı” bahanelerinin arkasına saklanma devri çoktan kapandı. Kuraklık sadece bu memlekete mi vuruyor? İklim sadece Anadolu’da mı değişiyor? Elin gelişmiş tarım ülkeleri 25 yıllık, 30 yıllık “Tarım Yol Haritaları” hazırlayıp tarımsal üretimi kanunla “Kritik Ulusal Altyapı” ilan ederken; üreticisinin maliyetini baştan sabitleyip, ürününü tarladan çıktığı saniyede garanti altına alırken; biz her sezon başında “Acaba TMO ne zaman fiyat açıklayacak, tüccar bizi kaça tokatlayacak?” diye piyango çekiyoruz.
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu bellidir: Birincisi; tarımda günübirlik bakan kararnameleriyle, gece yarısı ithalat sopasıyla piyasa terbiye etme sahtekarlığından derhal vazgeçeceksiniz. Üreticiye en az 5 yıllık, 10 yıllık alım ve maliyet garantisi veren yapısal bir üretim planlamasını getireceksiniz. İkincisi; TMO’yu çiftçiyi kapıdan kovan bir bürokrasi kalesi olmaktan çıkarıp, hasat günü sahada tırıyla, personeliyle, seyyar alım merkezleriyle çiftçinin ayağına giden gerçek bir kamusal emniyet supabı haline getireceksiniz. Randevu sistemi kilitlenmeyecek, barem oyunlarıyla üreticinin A kalite buğdayı tüccara peşkeş çekilmeyecek. Üçüncüsü; meyvecilikte ve yaş sebzede rekolteyi aylar öncesinden tespit edip, hasat haftası gelmeden devlet eliyle ihracat koridorlarını, lojistik gemilerini, gümrük muafiyetlerini organize edeceksiniz. Üretici kooperatiflerini doğrudan pazarın ve rafın sahibi yapacak kamusal tampon mekanizmaları kuracaksınız.
Eğer bunları yapmazsanız ne olur? Çok basit: Seneye o buğdayı ekecek çiftçi bulamazsınız; yarın o şeftaliyi, kirazı toplayacak bir tek genç nüfus göremezsiniz. Tarlalar boş kalır, ithalat lobileri bayram eder, siz de el açıp başka ülkelerin ambarlarından buğday, saman, et dilenmeye devam edersiniz.
Kendi çiftçisine sırtını dönen, kendi toprağının bereketini 3-5 tüccarın ve zincir market kartelinin insafına bırakan hiçbir ülke ne enflasyonunu düşürebilir ne de karnını doyurabilir. Birinci perdede söyledik, ikinci perdede de avazımız çıktığı kadar haykırıyoruz: Mesele iklim değil, mesele kuraklık değil, mesele mazotun litresi de değil… Mesele tıkır tıkır işleyen, çiftçisini ezdirmeyen, devlet aklıyla yönetilen kamusal bir sistem kurabilmekte kardeş!



