Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Prof. Dr. İsmail Şahin ile Kırılgan Dengeler, Sert Gerçeklikler

A+ A-

Doğu Akdeniz’den Ortadoğu’ya Güç, Güvenlik ve Devlet Meselesi

Röportaj: Mehmet Biten

Prof. Dr. İsmail Şahin

Doğu Akdeniz’den Suriye sahasına, Kıbrıs meselesinden ABD–Türkiye ilişkilerine uzanan geniş jeopolitik hatta, uluslararası sistem derin bir yeniden ayarlama sürecinden geçiyor. Enerji güvenliği, vekâlet savaşları, devlet egemenliğinin aşınması ve büyük güç rekabetinin sertleştiği bu dönemde, klasik çözüm paradigmaları giderek anlamını yitirirken sahadaki fiilî gerçeklikler siyasal tercihleri yeniden şekillendiriyor. Özellikle Kıbrıs’ta iki devletli çözüm tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi, Suriye’de parçalı ama “yönetilebilir” düzen arayışları ve Filistin meselesinin küresel vicdan ile reelpolitik arasındaki sıkışmışlığı, bu dönüşümün en çarpıcı başlıkları arasında yer alıyor.

Bu kapsamlı söyleşide Prof. Dr. İsmail Şahin ile, Kıbrıs’ta federal çözümün neden tükendiğini, iki devletli modelin uluslararası hukuk ve bölgesel güç dengeleri açısından ne ifade ettiğini; Avrupa Birliği’nin normatif iddiaları ile sahadaki politikaları arasındaki yapısal çelişkileri ve Doğu Akdeniz enerji denkleminin adayı nasıl yeniden konumlandırdığını ele alıyoruz. Söyleşi aynı zamanda Brexit sonrası İngiltere’nin garantörlük rolünden ABD’nin Suriye ve YPG politikalarına, İsrail–Filistin açmazından Gazze’nin küresel siyasette yarattığı fay hatlarına kadar uzanan geniş bir analiz alanı sunuyor.

  • Kıbrıs meselesinde son yıllarda yeniden gündeme gelen iki devletli çözüm önerisinin uluslararası hukuk ve bölgesel güç dengeleri açısından sürdürülebilirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sahadaki fiilî gerçeklik, ucu açık ve sonuç üretmeyen müzakere süreçlerinin yarattığı yorgunluk, Annan Planı’na Kıbrıslı Türklerin “evet” demesine rağmen ortaya çıkan uluslararası adaletsizlik ve Crans-Montana’da federal çözüm perspektifinin fiilen tükenmesi, iki toplumun ayrı devletleşme ve uluslaşma süreçlerini tamamladığını açık biçimde göstermektedir. Bu çerçevede iki devletli çözüm, yalnızca siyasi bir tercih değil, mevcut durumu hukukileştirmeyi hedefleyen rasyonel bir çıkış yolu olarak öne çıkmaktadır. Uluslararası hukuk bakımından egemen eşitlik, self-determinasyon ve halkların güvenlik hakkı ilkeleri, Kıbrıslı Türklerin kendi devlet yapılarıyla var olmasını meşru kılarken; bölgesel güç dengeleri açısından da Doğu Akdeniz’de artan enerji rekabeti, güvenlik kaygıları ve Türkiye’nin belirleyici rolü, bu modelin sahaya ve güç dengelerine en uyumlu, dolayısıyla sürdürülebilir tek çözüm yolu olduğunu ortaya koymaktadır. Federal çözüme dönük varsayımların artık gerçekçilikten uzaklaştığı bir ortamda, iki devletli çözüm hem kalıcı istikrar hem de müzakere edilebilir, net ve uygulanabilir bir barış zemini sunmaktadır.

  • AB’nin Kıbrıs konusundaki pozisyonunun yapısal çelişkileri nelerdir? Bugün AB–Doğu Akdeniz enerji politikaları Kıbrıs’ı nasıl şekillendiriyor?

AB’nin Kıbrıs konusundaki pozisyonu, normatif söylemleri ile fiilî uygulamaları arasındaki yapısal çelişkiler nedeniyle ciddi bir tutarsızlık üretmektedir. Bir yandan Birlik, Kıbrıs’ın bölünmesine ilkesel olarak karşı çıktığını ve birleşik bir ada vizyonunu savunduğunu ifade ederken; diğer yandan 2004’te fiilen bölünmüş bir adayı tam üye olarak kabul ederek bu bölünmeyi hukuki ve siyasal olarak kalıcı hâle getiren en kritik adımı bizzat kendisi atmıştır. Bu karar, AB’yi çözümün tarafsız bir kolaylaştırıcısı olmaktan çıkarıp, sorunun doğrudan bir parçası hâline getirmiştir. Nitekim GKRY’nin AB üyeliği, Rum tarafına müzakere masasında veto ve statü üstünlüğü sağlarken, uzlaşmazlığın maliyetini fiilen ortadan kaldırmış; çözüm arayışlarını teşvik eden değil, donduran bir etki yaratmıştır.

Doğu Akdeniz enerji politikaları ise bu yapısal çelişkileri daha da derinleştirmektedir. AB, enerji güvenliği ve kaynak çeşitlendirmesi hedefleri doğrultusunda GKRY, Yunanistan ve İsrail merkezli projeleri desteklerken, Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin hak ve güvenlik kaygılarını büyük ölçüde dışlayan bir yaklaşım benimsemektedir. Bu durum, AB’nin adil bir hakem gibi değil, Rum tezleri etrafında konumlanan bir aktör gibi hareket ettiği algısını güçlendirmektedir. Enerji başlığı, çözüm için bir iş birliği alanı olmaktan ziyade, mevcut statükoyu ve bölünmüşlüğü tahkim eden bir araca dönüşmektedir.

Öte yandan AB’nin KKTC ile kurumsal ve siyasal düzeyde diyalog kurmaktan kaçınıp, “Kıbrıs Türkleri” kavramı üzerinden sınırlı ve asimetrik bir temas yürütmesi de bu yaklaşımın bir başka göstergesidir. Birlik, bu yolla Kıbrıslı Türkleri eşit bir siyasi özne olarak tanımaktan imtina ederken, yumuşak gücünü kullanarak onları Rum tarafının ve AB’nin tercih ettiği çözüm modeline ikna etmeyi amaçlamaktadır. Sonuç itibarıyla AB’nin Kıbrıs politikası, çözümü kolaylaştıran değil; bölünmüşlüğü kurumsallaştıran, tarafsızlığı zedeleyen ve adadaki güç dengesini daha da asimetrik hâle getiren bir çerçeve üretmektedir. Bu yaklaşım, AB’nin normatif iddialarıyla sahadaki gerçeklik arasındaki temel açmazı açık biçimde ortaya koymaktadır.

  • İngiltere’nin garantörlük rolü Brexit sonrası nasıl bir dönüşüm geçirdi? Londra’nın Kıbrıs vizyonunda değişim gözlemliyor musunuz?

İngiltere’nin Kıbrıs’taki garantörlük rolü, Brexit sonrasında biçimsel olarak daha geri planda görünse de içerik ve stratejik öncelikler bakımından bir zayıflamadan ziyade yeniden konumlanma sürecine işaret etmektedir. Londra’nın Kıbrıs’a yaklaşımı tarihsel olarak hiçbir zaman yalnızca ada içi dengelerle sınırlı olmamış; Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve küresel güç projeksiyonu ekseninde şekillenmiştir. AB üyesi olduğu dönemde de İngiltere, garantörlük statüsünü aktif biçimde vurgulayarak hem müzakere süreçlerinde hem de egemen üs bölgeleri aracılığıyla sahadaki etkisini korumuştur. Brexit sonrasında ise AB içi sorumluluklardan ve siyasi angajmanlardan görece ayrışan Londra, daha düşük profilli bir diplomasi yürütürken, Akrotiri ve Dikelya üsleri üzerinden adaya dair jeopolitik merceğini terk etmekten bilinçli olarak kaçınmaktadır. Bu durum, İngiltere’nin Kıbrıs vizyonunda köklü bir yön değişiminden ziyade, esnek, temkinli ve çıkar odaklı bir sürekliliğe işaret etmekte; Londra’nın adayı hâlâ bölgesel güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir unsuru olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.

  • Kıbrıs meselesinin bugün Türkiye–ABD ilişkileri ile stratejik bir bağı olduğunu düşünüyor musunuz?

Kıbrıs meselesi bugün Türkiye–ABD ilişkileriyle dolaylı ama stratejik düzeyde güçlü bir bağ taşımaktadır. Washington açısından Kıbrıs, yalnızca ada ölçeğinde bir ihtilaf değil; Doğu Akdeniz enerji güvenliği, İsrail merkezli bölgesel düzen, NATO’nun güney kanadının istikrarı ve Rusya’nın Akdeniz’e erişiminin sınırlandırılması gibi daha geniş jeopolitik hedeflerin parçasıdır. Türkiye ise Kıbrıs’ı kendi deniz yetki alanlarının korunması, Doğu Akdeniz’de dışlanmayı önleme ve ulusal güvenliğinin ileri savunma hattı olarak görmektedir. Bu nedenle ABD’nin GKRY ile savunma ve enerji alanlarında geliştirdiği iş birlikleri, silah ambargosunun kaldırılması ve üçlü–dörtlü bölgesel mekanizmaları desteklemesi, Ankara tarafından Türkiye–ABD ilişkilerindeki yapısal güven krizinin bir uzantısı olarak okunmaktadır. Dolayısıyla Kıbrıs meselesi, bugün iki ülke arasındaki ilişkilerde tek başına belirleyici olmasa da enerji, güvenlik ve ittifak dengeleri üzerinden stratejik bir çarpan etkisi yaratarak karşılıklı algıları ve pozisyonları doğrudan etkilemektedir.

  • Suriye’nin yeni yönetimi ülkede bütünlüğü sağlayacak dinamiğe sahip mi yoksa olası bir bölünme olabilir mi? Tom Barrack’ın Son dönem yaptığı açıklamalar nasıl değerlendirilmeli?

Suriye’nin yeni yönetiminin ülke genelinde kalıcı bir bütünlüğü sağlayacak siyasal ve askerî kapasiteye sahip olup olmadığı hâlen ciddi belirsizlikler taşımaktadır. Merkezi otorite Şam’da yeniden tesis edilmeye çalışılsa da ülke fiilen farklı güç merkezlerinin, milis yapıların ve dış aktörlerin nüfuz alanlarına ayrılmış durumdadır. Bu tablo, kısa vadede mutlak bir bölünmeyi zorunlu kılmasa da gevşek, parçalı ve dışa bağımlı bir devlet yapısının ortaya çıkma riskini canlı tutmaktadır. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın son açıklamaları da bu çerçevede okunmalıdır. Barrack’ın Şam yönetiminin DAEŞ, İran Devrim Muhafızları, Hamas ve Hizbullah gibi aktörlere karşı Washington’la uyumlu hareket edeceğini vurgulaması; Suriye’nin egemenlik kapasitesinden ziyade bölgesel güvenlik mimarisine eklemlenmiş, işlevsel ama sınırlı bir aktör olarak tasarlandığını göstermektedir.

Barrack’ın, SDG’nin yeni ekonomik, savunma ve sivil yapılara “entegre edilmesi”, Türkiye–Suriye–İsrail ilişkilerinin yeniden tanımlanması ve Lübnan sınırıyla ilgili düzenlemelerden söz etmesi, ABD’nin Suriye’ye bakışında bütüncül bir ulus-devlet inşasından çok, dengelenmiş ve kontrol edilebilir bir düzen arayışının öne çıktığını ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımda İsrail’in güvenlik önceliklerinin belirleyici ağırlığı açıktır. Washington, İsrail’in kuzey sınırlarında güçlü, merkezi ve stratejik kapasiteye sahip bir Suriye yerine; İran etkisinden arındırılmış, askeri kabiliyeti sınırlı ve bölgesel denklemde öngörülebilir bir yapı tercih etmektedir. Dolayısıyla ABD’nin Suriye politikasında resmî söylem birlik ve istikrara atıf yapsa da, pratikte güçlü bir Suriye’den ziyade, parçalı ama yönetilebilir bir Suriye tasavvurunun ağır bastığı söylenebilir. Bu durum, uzun vadede Suriye’nin egemenliğini tahkim etmekten çok, bölgesel güç dengelerine uyarlanmış kırılgan bir düzenin sürdürülmesine hizmet etmektedir.

  • Türkiye–Suriye ilişkilerinin normalleşmesi tartışmalarında sizce en kritik eşik nedir?

Türkiye–Suriye ilişkilerinin normalleşmesi tartışmalarında en kritik eşik, Türkiye’nin Suriye’nin toprak ve siyasal bütünlüğünü kendi ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görmesiyle, sahadaki güvenlik tehditlerinin eş zamanlı biçimde ortadan kaldırılabilmesidir. Ankara açısından normalleşme, yalnızca diplomatik temasların yeniden başlaması değil; Suriye’nin parçalanmasını derinleştiren yapıların tasfiye edilmesi, özellikle kuzeydeki terör yapılanmalarının sona erdirilmesi ve merkezi otoritenin ülke geneline yayılmasını mümkün kılacak koşulların oluşmasıyla anlam kazanmaktadır. Bu nedenle Türkiye, normalleşmeyi Suriye’nin egemenliğini zayıflatacak değil, tam tersine birlik ve istikrarını tahkim edecek bir süreçolarak okumaktadır.

  • ABD’nin PKK/YPG politikası ile yeni Suriye yönetimi arasında tercihini yine YPG den yana mı kullanacak yoksa tavrında bir değişim öngörülebilir mi?

ABD’nin PKK/YPG politikası ile yeni Suriye yönetimi arasındaki tercihini keskin bir yön değişikliğiyle yeniden tanımlaması kısa vadede olası görünmemektedir; Washington’un yaklaşımı daha çok dengeleyici ve durumsal bir pragmatizm üzerinden şekillenmektedir. ABD, bir yandan SDG/YPG’yi sahadaki en işlevsel ortak olarak görmeye devam ederken, diğer yandan Türkiye ile ilişkilerinde bu desteğin yarattığı stratejik gerilimin farkındadır. Bu nedenle Washington, YPG’den bütünüyle vazgeçmek yerine, SDG’yi yeni Suriye düzenine “entegre edilebilir” bir aktör olarak konumlandırarak Türkiye’nin güvenlik kaygılarını sınırlı ölçüde yumuşatmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda İsrail’in güvenlik öncelikleri, İran karşıtı denge ve Doğu Akdeniz–Levant hattındaki güç mimarisi, ABD’nin bu denge politikasında belirleyici olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla ABD’nin tavrında radikal bir kopuştan ziyade, Türkiye, SDG ve İsrail hassasiyetleri arasında manevra alanı arayan, kontrollü ve çelişkili bir süreklilik öngörülmelidir.

  • Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi konusunda muhatapları gerçekçi adımlar atabilir mi? Yoksa Türkiye burada sürekli bir teyakkuz halinde mi kalır? Süreç neleri getirebilir ya da götürebilir?

Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesi konusunda muhatap aktörlerin tam ve kalıcı adımlar atabilme kapasitesi sınırlı görünmektedir. ABD’nin SDG/YPG ile kurduğu yapısal ilişki, sahadaki güç dengeleri ve Şam yönetiminin kuzey bölgelerde henüz etkin bir egemenlik tesis edememesi, Türkiye açısından güvenlik risklerinin bütünüyle ortadan kalkmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Ankara’nın kısa ve orta vadede sürekli bir teyakkuz ve aktif caydırıcılık politikası izlemesi kaçınılmazdır. Süreç, doğru yönetilmesi hâlinde Türkiye’nin sınır güvenliğini tahkim eden, terör tehdidini sınırlayan ve diplomatik manevra alanını genişleten sonuçlar doğurabilir; ancak muhatapların verdiği taahhütlerin sahaya yansımaması durumunda, mevcut kırılganlık derinleşebilir ve Türkiye açısından askerî ve siyasi maliyetler artabilir. Dolayısıyla bu denklemde Türkiye için temel belirleyici, sözlü güvence değil, sahada doğrulanabilir ve sürdürülebilir güvenlik düzenlemelerinin hayata geçirilip geçirilmediği olacaktır.

  • İsrail’in güvenlik doktrini ile Filistin’in devletleşme talebi arasındaki açmazın yakın dönemde çözülme ihtimali var mı?

İsrail’in güvenlik doktrini ile Filistin’in devletleşme talebi arasındaki yapısal açmazın yakın dönemde çözülme ihtimali son derece zayıf görünmektedir. İsrail, tarihsel ve doktrinel olarak güvenliğini mutlak askerî üstünlük, alan kontrolü ve önleyici tehdit algısı üzerine inşa etmiş; bu çerçevede bağımsız, egemen ve sınırları tanımlı bir Filistin devletini kendi ulusal güvenliği açısından kabul edilemez bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Filistin’in devletleşme talebi ise toprak bütünlüğü, siyasal egemenlik ve uluslararası tanınma gibi vazgeçilmez ilkelerden geri adım atılmasını mümkün kılmamaktadır. Sahada süregelen yerleşim genişlemeleri, Gazze ve Batı Şeria arasındaki fiilî kopukluk, İsrail iç siyasetindeki sertleşme ve başta ABD olmak üzere uluslararası aktörlerin güvenlik merkezli yaklaşımları, bu açmazı daha da derinleştirmektedir. Bu koşullar altında, güç dengelerinde ve uluslararası baskı mekanizmalarında köklü bir değişim yaşanmadıkça, İsrail–Filistin meselesinin kısa vadede çözüme ulaşması gerçekçi görünmemektedir.

  • Gazze’deki durumun küresel siyasette yarattığı fay hatları sizce gerçekten bir “yeni dünya düzeni” tartışmasını tetikliyor mu?

Gazze’deki durum, küresel siyasette derin ve yapısal bir “yeni dünya düzeni” kırılması üretmekten ziyade, mevcut sistemin sınırlarını ve çifte standartlarını görünür kılmıştır. Yaşananlar, küresel fay hatlarını köklü biçimde harekete geçirmekten çok, İsrail karşıtlığını ve Batı-merkezli uluslararası düzenin meşruiyet krizini tetiklemiş; küresel kamuoyunda güçlü bir ahlaki tepki oluşturmuştur. Ancak bu mobilizasyon, devletler düzeyinde bağlayıcı adımlara dönüşmemiş, uluslararası toplum büyük ölçüde kınama söylemiyle sınırlı kalmıştır. Bunun temel nedeni, ABD’nin İsrail’i Orta Doğu’daki ileri karakolu, bölgesel denge unsuru ve stratejik müttefiki olarak görmesi; aynı zamanda iç siyasette güçlü İsrail yanlısı lobilerin etkisi ve güvenlik–istihbarat iş birliğinin derinliğidir. Washington bu koşullar altında İsrail’e verdiği desteği sürdürdüğü müddetçe, Tel Aviv’in güvenlik merkezli politikalarında anlamlı bir değişim beklenmemektedir. Dolayısıyla küresel fay hatlarının gerçekten harekete geçmesi ve “yeni dünya düzeni” tartışmasının somutlaşması, ancak ABD–İsrail ilişkisinin niteliğinde yaşanacak yapısal bir kırılmayla mümkün olabilecektir.

  • Arap dünyasında Filistin konusunda görülen dağınıklığın nedenleri nelerdir? Bölgesel birlik mümkün mü?

Arap dünyasında Filistin meselesi etrafında görülen dağınıklığın temelinde 1967 yenilgisiyle yaşanan stratejik ve psikolojik kırılma, Arap kolektif kimliğinin ve ortak hareket kapasitesinin zayıflaması yatmaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde birçok Arap ülkesi, rejim güvenliği ve ekonomik çıkarlar gerekçesiyle ABD ile stratejik ortaklıklar kurmayı öncelemiş; bu durum Filistin meselesini bölgesel politikanın merkezinden çevresine itmiştir. Ayrıca İsrail’in ancak ABD desteğiyle ayakta durabildiği ve Washington devre dışı bırakılmadan İsrail’in sınırlandırılamayacağı yönündeki yaygın kanaat, Arap başkentlerini daha temkinli ve parçalı politikalara yöneltmiştir. Buna ek olarak, İran kaynaklı tehdit algısının birçok Körfez ülkesi açısından Filistin meselesinin önüne geçmesi, İsrail’i örtük ya da açık bir denge unsuru olarak görme eğilimini güçlendirmiştir. Bu tablo, kısa vadede güçlü ve sürdürülebilir bir Arap bölgesel birliğinin ortaya çıkmasını zorlaştırmakta; Filistin meselesinin ise ortak bir stratejik dosyadan ziyade, ulusal önceliklere tâbi bir sembolik mesele olarak ele alınmasına yol açmaktadır.

  • İran’ın bölgedeki vekil güçler üzerinden kurduğu etki alanını ve bu vekil güçlerin dağılması sonrası ortaya çıkan durumu Stratejik Derinlik Doktrini bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

İran’ın bölgedeki etkisini uzun süre vekil güçler üzerinden tesis etmesi, stratejik derinlik mantığı içinde çevresel savunma ve caydırıcılık üretme amacı taşısa da, bu yapıların zayıflaması ve dağılmasıyla birlikte Tahran’ın etki alanı daralmış ve doğrudan hedef olma riski artmıştır. Mevcut tabloda İsrail ve ABD’nin en temel stratejik arzusu, İran’ı bölgesel olarak yalnızlaştırmak ve hareket alanını daraltmaktır; bu nedenle İran’ın bu yalnızlaşma sarmalından çıkması hayati önem taşımaktadır. Bunun yolu, mezhep temelli dış politika reflekslerini sürdürmekten değil, reelpolitik temelli, karşılıklı güven ve çıkar odaklı bir bölgesel açılımdan geçmektedir. İran’ın Arap ülkeleriyle, Türkiye ve Azerbaycan’la tarihsel, etnik ve mezhepsel ayrımları aşan güçlü ilişkiler geliştirmesi hem kendi stratejik derinliğini daha sürdürülebilir bir zemine oturtacak hem de İsrail ve ABD’yi daha temkinli ve itidalli davranmaya zorlayacaktır. Aksi hâlde, vekil yapıların çözülmesi sonrası ortaya çıkan boşlukta İran’ın orta vadede daha açık ve savunmasız bir hedef hâline gelmesi ihtimali güçlenecektir.

  • ABD dış politikasında sıkça tartışılan “küçülme” veya “geri çekilme” iddialarını gerçekçi buluyor musunuz? Yoksa ABD yeni bir küresel konumlanmaya mı gidiyor?

ABD dış politikasında sıkça dile getirilen “küçülme” ya da “geri çekilme” söylemlerini klasik anlamda bir güç kaybı olarak okumak gerçekçi değildir; daha isabetli olan, Washington’un yeni bir küresel konumlanma ve önceliklendirme sürecine girdiğini kabul etmektir. ABD bugün askerî, ekonomik, teknolojik ve finansal kapasite açısından hâlâ benzeri olmayan bir güce sahiptir; ancak aynı zamanda çok kutupluluğa evrilen uluslararası sistemde bu gücün göreli aşınma riskiyle de karşı karşıyadır. Bu nedenle Washington, norm temelli bir dünya düzenini sürdürmenin maliyetini taşımak yerine, giderek güç temelli ve çıkar odaklı bir düzen anlayışına yönelmektedir. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel söylemler, ABD açısından artık başat bir yük ve sorumluluk alanı olarak görülmekte; bu alanlardaki küresel taahhütler kademeli biçimde geri plana itilmektedir. Dolayısıyla ABD küçülmekten ziyade, yükünü ve sorumluluklarını yeniden dağıtan, gücünü stratejik önceliklere yoğunlaştıran ve boşa harcamak istemeyen bir yeniden ayarlama süreci yaşamaktadır.

  • ABD–Türkiye ilişkilerinde S-400, F-16, F-35 ve Suriye gibi konular sacayağında kalıcı çözüme yönelik bir zemin oluşuyor mu?
  • ABD–Türkiye ilişkilerinde S-400, F-16, F-35 ve Suriye başlıklarından oluşan sacayağında kalıcı ve bütüncül bir çözüm zemininin oluştuğunu söylemek güçtür. Washington ile Ankara arasında dönemsel ve taktik uzlaşmalar mümkün olsa da stratejik düzeyde güvensizlik devam etmektedir. Bu tabloda İsrail ve Yunanistan faktörü belirleyici bir ağırlık taşımaktadır. Her iki ülke de Türkiye’nin askerî kapasitesinin ve savunma sanayindeki ilerlemesinin kendi güvenlik dengeleri açısından tehdit oluşturduğunu düşünmektedir. Bu algı, özellikle ABD Senatosu üzerinde yürütülen yoğun lobi faaliyetleriyle Türkiye karşıtı pozisyonların sertleşmesine ve savunma projelerinin siyasi pazarlık konusu hâline gelmesine yol açmaktadır. Türkiye’den İsrail ve Yunanistan’a yönelik güvenlik kaygılarını giderecek etkin garantiler alınmadıkça, Atina ve Tel Aviv’in bu süreci engellemeye ya da en azından geciktirmeye devam edeceği söylenebilir. Bu nedenle ilişkiler, yapısal bir normalleşmeden ziyade denge, baskı ve sınırlı iş birliği ekseninde ilerlemektedir. Kalıcı çözüm ancak bölgesel güç dengeleri ve ABD’nin müttefik önceliklerinde yaşanacak daha kapsamlı bir yeniden tanımlamayla mümkün görünmektedir.
  • Önümüzdeki 10 yıl için Türk dış politikasının belirleyici olacak üç ana başlığı ne olarak görüyorsunuz?

Önümüzdeki on yılda Türk dış politikasını belirleyecek üç ana başlık Doğu Akdeniz–Kıbrıs, Suriye–Irak hattı ve Karadeniz–Kafkasya olacaktır. Bu üç coğrafya hem jeopolitik kırılma riskinin yüksekliği hem de büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı alanlar olması nedeniyle Türkiye açısından hayati önemdedir. Özellikle Suriye–Irak hattında Türkiye’nin istikrarını, toprak bütünlüğünü ve sınır güvenliğini tehdit eden hiçbir yapının veya fiilî durumun oluşmasına izin verilmemesi, Ankara’nın temel stratejik önceliği olmaya devam edecektir. Terör örgütleri, devlet dışı silahlı aktörler ve zayıf merkezi otoriteler üzerinden şekillenen bu hat, Türkiye için yalnızca bir dış politika dosyası değil, doğrudan bir ulusal güvenlik meselesidir. Buna paralel olarak Rusya’nın Ukrayna savaşı sonrasında Karadeniz ve Kafkasya’ya daha güçlü dönme ihtimali, bölgesel dengeleri Türkiye aleyhine zorlayabilecek yeni kırılmaların habercisidir.

Doğu Akdeniz–Kıbrıs bağlamında İsrail’in Kıbrıs üzerindeki askerî, istihbarî ve enerji temelli etkisini artırması, Türkiye açısından stratejik bir rahatsızlık ve risk alanı oluşturmaktadır. Kıbrıs’ın, İsrail’in Doğu Akdeniz–Orta Doğu–Hazar hattında inşa etmeye çalıştığı güç ve nüfuz mimarisinin parçası hâline gelmesi, Türkiye’nin deniz yetki alanları, güvenlik algısı ve bölgesel denge anlayışıyla doğrudan çelişmektedir. Bu süreç, Dedeağaç’tan Kıbrıs’a uzanan hatta Türkiye’ye yönelik çok katmanlı bir çevrelenme politikasının daha görünür hâle gelmesine yol açabilir. Buna karşılık, Hazar Denizi’nden Balkanlar’a uzanan geniş jeopolitik hatta Türkiye’nin pozisyonunu koruyabilmesi ve kendi aleyhine gelişebilecek girişimlere izin vermemesi için Türk Devletleri Teşkilatı’nın etki alanını, kurumsal kapasitesini ve caydırıcılığını artırması kritik önem taşımaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin NATO içindeki varlığı stratejik denge unsuru olmaya devam ederken, savunma sanayi yatırımları ve çok taraflı Türk dünyası iş birlikleri, Ankara’nın önümüzdeki dönemde dış politikada manevra alanını belirleyen temel sütunlar olacaktır.

Prof. Dr. İsmail Şahin Kimdir?

İsmail Şahin, 1981 yılında Kıbrıs’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Kıbrıs’ta tamamladı. Akademik kariyerine, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olarak başladı. Kıbrıs konusunda hazırladığı tezlerle Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. 2017 yılında Siyasi Tarih alanında doçent, 2022 yılında ise profesörlük unvanını aldı. Prof. Dr. Şahin, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Önceki yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ve Karabük Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yapan Şahin, akademik kariyeri boyunca, Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu’nda Uluslararası İlişkiler, Doğu Akdeniz ve Jeopolitik, İstanbul Üniversitesi’nde de Türk dış politikası dersleri verdi. Uzmanlık alanları arasında Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz sorunu, Orta Doğu ve Türk dış politikası yer almakta olup, bu konularda kapsamlı akademik çalışmalar yürütmektedir. Prof. Dr. Şahin, akademik çalışmalarının yanı sıra, düşünce kuruluşları ile ulusal basın-yayın organlarında uzmanlık alanlarına ilişkin analiz, teknik rapor, köşe yazısı ve değerlendirmeleriyle katkı sunmaktadır. Ayrıca, Uluslararası Kriz Araştırmaları Merkezi (USKAM) başkanlığı görevini sürdürmektedir.