Prof. Dr. Mustafa Alkan ile “Tarihsel Sürekliliğin İzinde: Türk Devlet Geleneği, Bürokrasi ve Toplum”
- Tarih:
Röportaj: Emrullah Öztürk
Tarih, çoğu zaman kesintiler ve kopuşlar üzerinden anlatılsa da, milletlerin yaşadığı büyük dönüşümlerin gerisinde sessiz bir süreklilik hattı vardır. Türkiye’de devlet, bürokrasi ve toplum üzerine yürütülen tartışmalar da, yüzeyde görünen siyasi değişimlerin ötesinde, binlerce yıllık bir birikimin izlerini taşır. Biz de bu tarihsel sürekliliğin seyrini, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan kurumsal mirası ve modern Türkiye’nin bürokratik yapısının nasıl şekillendiğini anlamak üzere, uzun yıllardır Türk devlet geleneği, Osmanlı idari yapısı ve modern bürokrasi üzerine çalışan Prof. Dr. Mustafa Alkan ile bir araya geldik. Bu röportaj, yalnızca tarihsel kronolojiyi değil; şehirlerin kimliğinden merkez–çevre ilişkilerine, Cumhuriyet’in erken dönem reformlarından bugünün tarih eğitiminin sorunlarına kadar geniş bir yelpazede, devlet-toplum ilişkisinin derin damarlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Sorularımız, bir yönüyle Türkiye’nin bugününü anlamak için dünü bilmenin zorunluluğuna; diğer yönüyle de tarihsel hafızanın nasıl bir süreklilik içinde aktığına işaret ediyor.

Tarihsel süreklilik fikri bağlamında, Osmanlı bürokrasisi ile Cumhuriyet bürokrasisi arasında sizce hangi özellikler aynen devam etti?
Türkçe bilen bir kişi Viyana’dan Mançurya’ya kadar başka bir dile ihtiyaç duymadan seyahat edebilir. Bu coğrafyanın ortak dili Türkçedir. Türkiye Cumhurbaşkanğının 16 yıldızlı forsundaki her bir yıldız bir Türk devletini sembolize eder. Söz konusu 16 büyük devleti ve yüzlerle ifade edilebilecek siyasi teşekküller bu coğrafyada hüküm sürmüştür, bakiyeleri de varlıklarını sürdürmektedir. Yazılı kaynaklarıyla 2200 yılı aşkın bir geçmişlerini “tarihsel süreklilik” bağlamında takip edebiliyoruz. Söz gelimi Büyük Hunlar, Göktürkler, Uygular, Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti devletleri birbirlerini takip eden bizim içerisinde olduğumuz uzun bir süreçtir. Türkiye’de Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak, Büyük Hun hükümdarı Mete Han’ın MÖ 209’da tahta çıkış yılını esas alınmıştır. Mete Han (MÖ 209- 174) Türk devlet geleneğinin, ordu teşkilâtının, eğitim sisteminin ve adalet yapısının ilk kurucusu kabul edilir. Onun için destanlaşmıştır. O nâm-ı diğer Oğuz Kağandır. Onun için ondan sonra gelen pek çok Türk Devleti kendisini Oğuz Kağan’a bağlamıştır. Selçuklular ve Osmanlılar gibi. Modern Türk tarihçiliğinin kurucu isimlerinden Ord. Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü, “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesselerine Tesiri” adlı uzun makalesinde, “milliyetçi tarih” yaklaşımıyla, Osmanlı müesseselerinin köklerinin, Bizans müesseselerine değil de, İslâm öncesi dönemde Hunları ve Göktürkleri, İslâmî dönem Türk devleri Karahanlılar, Selçuklular ve İlhanlılara, bazı kurumların da Hz. Peygamber’den sonra oluşan İslâm devletlerinden ilk Türk-İslâm devletleri üzerinden Selçuklulara oradan da Osmanlılara geçtiğini anlatmıştır. Bu tarihsel süreç içinde Osmanlı kurumları ve bürokrasisi oluşmuştur. Halil İnalcık, Osmanlı devletini bir imparatorluğa (âlî devlet: Devlet-i ‘Aliyye-yi Osmaniye) dönüştüren, bir yönüyle de Osmanlı Devleti’nin gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmed (1451-1482)’in hâkimiyet anlayışını; Türk-Moğol hâkanlık, İslâmî hilâfet ve Bizans’ın imperyum (imparatorluk) anlayışlarını kendi nefsinde “sultanlık” olarak topladığını belirtmektedir. Osmanlı devletinde Osman Bey’den Fatih Sultan Mehmed’e “Osmanlı devlet geleneği”, Fatih’ten II. Mahmud’a “klasik Osmanlı devlet geleneği” ve II. Mahmud’dan 1922’ye kadar “rasyonel hâkimiyet devlet geleneği” yaşanmıştır. Bu gelenekler, başlangıçtan sona doğru birbirlerini takip etmiş, yaşanan gelenek bir önceki geleneğin içinden çıkmış, dolayısıyla önceki kurumları ve bürokrasisiyi içinde taşırlar. Öyle ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün temel kurumları ve bürokrasisi, Osmanlı Devleti’nden tevarüs etmiştir. Osmanlı Devleti’nde kurumlar ve bürokrasisi bağlamında ilk “ıslahat” teşebbüsleri 17. yüzyılın başına kadar geriye gider. Ülke genelinde ve bütün kurumlarda “ıslâhat” yapma fikri III. Selim (1789-1808)’in “Nizam-ı Cedîd” adı verilen teşebbüsüne dayanır. Islahât yetmez, reform gerekir fikri, II. Mahmud (1809-1839)’un 1826 yılında “Vak‘a-yi Hayriye” adı verilen, reformların önündeki engel, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına dayanır. Sultan II. Mahmud, sonraki 13 yıllık saltanatında Osmanlı Devleti’ni, geleneksel kurumlardan o zamanki “modern” kurumlara dönüştürmüş, bu kurumlar, bazı istisnalarla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nde devam etmiştir. II. Mahmud ve takip eden asırda idarî olarak, Divan-ı Hümayûn (Bâb-ı Âlî), kurulan nezaretlerle birlikte, Bâb-ı Âlî, bir hükumet gibi işlemeye başlamış, Orduda reform yapılmış, askerlik “vatan hizmetine” dönüşüp kurumsallaştırılmış, medrese dışında, ilköğretim (sıbyan mektebi) zorunlu hale getirilip, takip eden süreçte ibtidaî, rüştiye, idadî, sultanî, meslek okulları ve daru’l-fünun olarak kurumlaştırılmış, adalet teşkilatı genişletilmiş, merkez ve mahalli meclisler oluşturulmuş, 1876 yılında ilk Anayasa yapılıp Meşrutiyet ilan edilmiş, bu gelişme 1909 Anayasası ile sürmüştür. II. Mahmud ve takip eden süreçte kurulan idarî sistem, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturmuş, bu idari ve bürokratik yapı, 23 Nisan 1920’den 29 Ekim 1923 tarihine kadar, Ankara’ya taşınmıştır. Saltanatın kaldırılmasından sonra 29 Ekim 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Teşkilât-ı Esasiye kanunda küçük bir değişiklik yapılarak Cumhuriyeti ilan edildi. Buna göre 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilât-ı Esâsiye Kanunun Bazı Mevâddının Tavzîhân Tâdiline Dâir Kanun” ile Türkiye Devleti’nin yönetim ve hükûmet şekli değiştirildi. Buna göre; “Hâkimiyet, bilâ-kayd u şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderâtını bizzat ve bilfiil idare etmesi esâsına müstenittir. Türkiye Devleti’nin şekl-i hükûmeti, cumhuriyettir” (madde 1). Bu yeni dönemde şeklî olarak reformlar yapılmaya devam etti, edecektir de. Öyle ki, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde; Osmanlı Saltanatından Türkiye Cumhuriyetine, Osmanlı teb’alığından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına, çok uluslu millet yapısından üniter bir millet (ulus) ve devlet yapısına, şer’i/ örfi hukuktan rasyonel laik hukuka, çok renkli ve dil yapılı eğitim sisteminden tevhid-i tedrisata geçildi. Bu kurumsal dönüşüm yaşanırken, devletin bütün kurumlarında var olan bürokrasi, devam etmiştir. Meselâ, 3 Kasım 1928’de Arap harflerinden Latin kökenli Türk harflerine geçişte, o sırada bürokrasinin tuttuğu defterlerin kullanımı alfabe değiştirilerek aynen sürmüştür. Arşivler bu defterlerle doludur. Bürokrasi bu değişime çok da yadırgamamış görünmektedir.
Türkiye’de tarih bölümlerinin ve tarih eğitiminin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edebiyat, Fen-Edebiyat fakültelerinde tarih eğitimi iyidir. Ancak, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerdeki öğrenci dilimi ile Ardahan, Kars, Ağrı, Iğdır ve benzeri fakültelere gelen öğrenci dilimi çok farklıdır. Birinci grup merkezi şehirlerdeki fakülteler 2.000 ile 30.000 dilimlerinde öğrenci alırken, ikinci grup fakültelerde 200.000’lik dilimlerde öğrenci alıyor. Öğrenci nitelikleri eğitimi etkiliyor. Tarih bölümlerine gelen öğrencilerin istihdam alanları sınırlıdır. Milli Eğitim Bakanlığı, özel okullarda öğretmenlik ve arşivler gibi diğer bazı kurumlarda memur ve benzeri atamalar yetersizdir. Bu durum öğrencilerin çalışma azmini kırmaktadır. Dolayısıyla bu durum ders okutan hocaların heyecanına yansımaktadır. Onun için geçen yıl tarih bölümlerine gelen öğrenci sayısını 30 ile sınırlandırdılar. Bu iyi oldu. Hemen her üniversitede Fen-Edebiyat Fakültesi kurma zorunluluğundan (şimdi zorunluluk kaldırıldı) tarih bölümü var. Bir de Eğitim Fakültelerinde Sosyal Bilgiler ve Tarih Eğitimi bölümleri var. Dolayısıyla bu sayısal çokluk kaliteyi etkiliyor. İkincisi de ülke ekonomisinin bir sonucu olarak üniversitelere aktarılan kaynaklar sınırlıdır. Mevcut kaynaklar personel giderlerine ve öğrenci giderlerinedir. Türkiye’de araştırma fonları yetersizdir. Bu da akademiyi etkilemekte, hatta geriye götürmektedir. Bu en önemli sorundur. Buna rağmen tarih eğitimi, araştırma bazlı bakılırsa oldukça iyileşmişti. Yukarıda bahsettiğim olumsuzluklar, lisansüstü eğitime de yansımıştır. Bu kategoride de, ihtisasa ya çok iyi öğrenciler geliyor veya hiçbir yerde istihdam olamamışlar, bari ihtisas yapayım düşüncesiyle gelenlerde işler ilerlemiyor. Dolasıyla üniversiteler kan kaybediyor. Bu eğitim ve araştırmalardan Fransa’da Annales Okulu’nu kuran ekolden Fernand Braudel veya Halil İnalcık çıkmaz.
Osmanlı taşrasında şehirlerin kimliği nasıl şekilleniyordu? Coğrafya, kurumlar ve yerel elitler arasındaki denge nasıldı?
Osmanlı Devleti’nde en temel idarî birim sancaktı. Üç-beş Sancak eyaletleri oluşturuyordu. Eyalet merkezleri de yöneticileri paşa ünvanlı idareciler olsa da, sancak hukukuna tabi idiler. Kanuni döneminde 40’ın üzerinde eyalet 350’nin üzerinde de Sancak vardı. Sancak ve eyalet merkezleri kaza, yani şehirdi. İstanbul, Bursa, Edirne, Manisa, Konya, Şam, Kahire, Bağdat gibi payitaht şehirler, Mekke, Medine ve Kudüs gibi kutsal şehirler, Ankara, Trabzon, İzmir, Diyarbakır, Erzurum, Filibe, Üsküp, Saraybosna gibi eyalet merkezi şehirler, bunlardan bir kategori nüfus ve kurumlar itibariyle küçük olan Adana, Maraş, Kastamonu, Amasya gibi şehirler, merkezleri kaza statüsünde, “kadı bulunur, Cuma kılınır ve Pazar kurulur” olarak tanımlanırlar. Osmanlı’da şehirlerin kimliğini, merkezinde câminin (Ulucami) olduğu “Vakıf-imaret sitesi” denilen külliyeler oluştururdu. Bursa Ulucami Külliyesi, Adana Ulucami Külliyesi gibi. Bu yapılar, halen tüm şehirlerde merkezi dokuyu oluşturmaktadır. Yanlarındaki bedestenler ile o şehirlerin çarşılarını oluştururlar. Vakıf kurumları, câmi, mescid, medrese, han, hamam, bedesten ve çeşmeler gibi yapılardan oluşmaktadır. Vakıflar, Osmanlı’da şehirlerin kimliklerini belirler. Şehirler, kültür coğrafyasına veya şehrin coğrafi konumuna göre büyür veya durağan olarak varlığını sürdürürdü. Payitaht şehirde devletin yönetim elitinin görünürlüğü, sancak ve eyalet merkezi şehirlere de yansır. Yani payitahtta devleti yöneten yöneticilerin uzantıları, sancak merkezi şehirlerde de yer alır. Oralarda da divan kurulur ve üyeleri, bürokratlar ve ilmiye mensupları vardır. Ülke genelinde şehirlerde yöneticiler ve yönetilen esnaf, zanaatkâr ve tüccarlar bulunur. Osmanlı’da üreten bir burjuvazi yoktur, yönetici zengin vardır. Yöneticilere, halkın temsilcileri olan ayân ve eşrafa yerel elit olarak bakılabilir. Osmanlı toplumu örgütlü bir toplumdur. Konar-göçerler, çiftçiler, esnaf ve zanaatkârlar ve tüccarların, her kademede temsilcileri vardır. Onlar devlete karşı sorumluluk sahibidirler. Devlet, yerel mütegallibeye karşı halkı korumayı görev sayar. Şikâyet müessesesi vardır. Mahkemeler güçlüdür.
Türkiye’de merkez–çevre, devlet–toplum ilişkilerinin tarihsel köklerini nasıl açıklıyorsunuz?
Osmanlı devrinde merkez ile taşra şehirleri arasındaki ilişki 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar çok yavaştı. İletişim ve ulaşım, yoktu değil, gerekli durumlardaydı. Fernand Braudel, Akdeniz Dünyası, adlı eserinde, “Akdeniz bir evrendi” der. Cebel-i Tarık boğazından bir gemi İstanbul’a üç ayda ulaşırdı. Oysa bugün birkaç saatlik uçuşla hedefe vasıl olunuyor. Haberleşme menzil teşkilatı- haberleşme ağı üzerinden yapılır, kervancılar, tüccarlar ve gezginler bilgi kaynağıydı. Osmanlı merkezinden en ücra bir yerleşim yerine bir haber 20-25 günde ulaşırdı. Padişahın buyruğu, fermanı veya bir nizamname cuma hutbesiyle halka duyurulurdu. Osmanlı yöneticileri yani sancak beyleri veya kadılar bir idarî birime en fazla üç yıllığına atanır. Yöneticiler, payitahttan giderdi. Özellikle de Enderun-ı Hümayun’da yetiştirilir, saraydan da evlendirilerek, görev yerlerine gönderilirlerdi. Osmanlı Sarayı’ndan taşra merkezlerine etraflarıyla birlikte gidiş gelişler merkez ve taşra arasında kültürel bir etkileşimdi. Devlet ile toplum ilişkileri, yöneticiler ile yönetilenler arasında yaşanırdı. Her sancak ayrı bir idari birim olduğundan, yerinde üretim ve tüketim söz konusuydu. Sancaklar arasında gümrük vardı. Onun için payitaht ile taşra arasında hareketli bir nüfus sirkülasyonu sınırlıydı. Hayat daha çok aynı sancak içinde dönüyordu. Sancak dışına çıkmak için veya uzun menzilli bir yolculuk için izin almak gerekiyordu.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin en kritik ve en az anlaşılan boyutu sizce hangisi? Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki idarî yapılanmayı bugün nasıl okumalıyız? Osmanlı mirası ne ölçüde sürdü?
Osmanlı mirası olduğu gibi sürdürüldü. Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, Osmanlı padişahının yerine Cumhurbaşkanı, Sadrazamın yerine Başbakan almıştır. 3 Mart 1924 tarihinde hilâfet kaldırılmış, Hânedân-ı Âl-i Osman yurt dışına çıkarılmıştır. Erkan-ı Harbiye Reisi Genel Kurmay Başkanlığına dönüştürülmüş, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış, yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü, Şeyhülislâmlık kaldırılmış, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Hükumet üyesi nezaretlerin uzantısı kurumlar aynen devam etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda elde kalan ve Kurtuluş Savaşıyla işgalden kurtarılan eyalet ve sancaklar için 1924 yılında bir mahalli idareler düzenlemesi yapılmıştır. Buna göre 15 vilâyet merkezi, bunlara bağlı 36 Sancak, 16 müstakil sancak il yapılmış, bunlara 7 tane de yeni eklenmiş, toplam 74 il (vilâyet), bunlara bağlı 326 ilçe, bağlı nahiyeler, köyler ve mezralarla mülki yapı aynen sürdürülmüştür.
700 yıllık Osmanlı saltanatından sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kısa ömürlü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını saymazsak, 1946 yılına kadar tek partili bir demokrasiden/ yönetimden söz edilebilir. Bu süreçte yapılan bazı inkılaplar; medreselerin, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, Türk medeni kanunun kabulü, Harf inkılabı (3 Kasım 1928), Cuma hutbelerinin Türkçe okunması toplumca anlaşılmamıştır. Zaten bu inkılapları anlayacak okur-yazar bir toplum da yoktur. Harf inkılabı yapıldığı yıllarda, 1927 nüfus sayımına göre halkın % 10,5’i okur-yazardır. Bu oran erkeklerde % 17,4, kadınlarda % 4,6’dır. Her şeye rağmen bu inkılapların birer arka planı vardır, anlaşılması için zaman gerekmiştir. Ezanın Türkçe okunması hiç anlaşılamamıştır, zaten bundan da geri adım atılmıştır. Türkiye’de 1930’lu yıllarda halkın % 80’i kırsalda yani köylerde veya konar-göçer (%30-35’i) olarak yaylak ve kışlaklarda yaşamaktadır. Aslında bu toplumun, dönüşümü kolay olmamıştır. Bu anlaşılamayan inkılaplara bağlı olarak toplumda zamanla bir muhalif kanat oluşacaktır. Medrese eğitiminin ve tarikat erkânlarının illegaliteye kaydığı biliniyor. Bu muhalefet, 1946 yılında Demokrat Parti çatısı altında partileşmiştir.
Osmanlı taşra idaresinde Tanzimat sonrası meydana gelen dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz? Merkez–taşra ilişkilerinde en kritik kırılma nerede yaşandı?
Aslında bu soruya yukarıda (ilk soruda) cevap verdim. Tanzimat’taki en büyük kırılma, Osmanlı padişahının kanun önünde Müslim ve Gayrimüslim bakılmaksızın Osmanlı toplumunu kanun önünde eşit saymasıdır. Bu “Osmanlı millet sistemi” denilen inanç eksenli yapıdan geri adım atmasıdır. Bu eşitlik üzerinden, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında idarî, askerî, kültürel ve sosyal alanlarda reformlara girişilmiştir. Ancak, sanayileşmiş Avrupalı devletlerle rekabet edebilecek, bir dönüşüm yapılamayacaktır. Ülkede tam bir kalkınma hamlesi yapabilmek için bir sermaye birikimi söz konusu değildi. Ülke toprakları sanayileşmiş devletler için açık bir pazar konumuna düşmüştü. Azınlıkların istekleri, iç isyanlar, gelişmiş batılı ülkelerin azınlıkları kışkırtmaları, onların yaşadığı yerlerde açtıkları okulların (yabancı okullar) yıkıcı faaliyetleri, borçla yapılmaya çalışılan modernleşme hamleleri ve sömürgeci emperyalist büyük devletlerle yapılan savaşlar imparatorluğun sonunu getirmiştir.
Osmanlı modernleşmesini değerlendirirken “Batı’ya uyum” ile “kendi iç dinamiklerinden beslenen ıslahat” arasındaki denge sizce nasıl kurulmalıdır?
Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda çok büyük bir güçtü. Oysa bu yüzyılda batıda üç büyük gelişme yaşanıyordu. Bunlar, Katolik âlemde dinde reform hareketleri, Büyük Coğrafî keşifler ve Rönesans aydınlanmasıdır. Reform hareketleriyle, kilisenin eğitim, düşünme ve bilim alanındaki tekelleri kırılmış, Avrupa’da bugünkü üniversiteler doğmuştur. Eğitim, yani okuma yazma yaygınlaşmış, üniversiteler başta olmak üzere bilimsel reformlar ve buluşlar, Rönesans denilen bilim ve sanattaki büyük gelişimin önünü açmıştır. Büyük coğrafi keşifler, yeni bulunan kıtalara göçler, Avrupa’daki işsizliği ve iç savaşları azaltmış, Amerika kırası gibi yeni elde edilen ülkelerin zenginlikleri ve Hindistan gibi kıtaların ticari zenginlikleri, Avrupa’da zengin bir sınıfın doğmasına, onların da bilim ve sanata yaptıkları yatırımlar, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanayi devrimine yol açmıştır. Osmanlı Devleti batıdaki bu gelişmeleri ıskalamıştır. Osmanlı’da ıslahatlar, Avrupa’da bugünkü Batı Medeniyetini doğuran gelişmeler açısından bakıldığında “ıslahatlar” çare olmamıştır. Islahat, var olan aksaklıkları, aslına döndürerek çözmek demektir. Bu vurgu Tanzimat Fermanında bile vardı. Oysa Osmanlı’nın yapamadığı o değildi. Islahatlar, tali çözümlerdir. Yapılması gereken ıslahat değil, askeri anlamda, düşmanın silahıyla silahlanmaktır. Hatta daha iyi ve ilerisini üretmektir. Osmanlı Devleti’nin yapamadığını bugün Çin yapmıştır. Avrupa medeniyeti kaynaklı bilimsel gelişmeleri kopya ederek, anında ülkelerinde üretime geçmişlerdir. Bugün Çin yeni medeniyet (uygarlık) merkezi olmaya yolundadır. Etrafındaki Japonya, Güne Kore ve Tayland ile bir Yeni Uygarlık merkezi olma yolundadırlar. Osmanlı Devleti’nin yapamadığı iki gelişme şunlardır; 1) Bilgi üretebilecekleri üniversiteler açamamışlardır. 2) Kendi ürettikleri bilim ve teknolojileri para eden mamul emtiayaya dönüştürememiş olmalarıdır. Bu iki temel etken, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirmiştir. Bu sıkıntıları bugün dahi aşmış değiliz. Uçağı yapıp motorunu yapamamak gibi. Bir nükleer santrali kuramama yetersizliği gibi. Bilgiyi kim üretirse, kullanım koşullarını o belirler. Bilgi en büyük güçtür.
Osmanlı’nın son yüzyılında idarî düzenlemeler toplumun günlük hayatını nasıl etkiledi? Bu etkiyi bugün hâlâ görmek mümkün mü?
Hiç etkilemedi desem haksızlık yapmış olur muyum? Günümüzde bile hala seçimlerde oy kullanmaya gidip kendi oyunu kullanamayan insanları düşünelim. Onlar için dünyanın en güzel idari düzenlemelerini yapsan ne olur? Bugün Somali’de, üstelik Müslüman Somali’de en gelişmiş demokrasiyi getirsen ne yazar, insanlar açlıktan ölüyor. Tanzimat’tan sonraki idari düzenlemeler, toplumun günlük hayatını nasıl etkiler? Okumuş ve elit kesim bir de azınlıklar için kısmi bir rahatlama olmuş olabilir. Nedir o rahatlama? Okullar açılmış, hastaneler açılmaya başlamış, mahalli idarelerde muhtarlık seçimleri yapılmaya başlamış. 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı, Yunanistan’ın bağımsızlığı ve Türkiye’ye göçler; 1853-56 Osmanlı-Rus Savaşı ve Kırım ve Kafkasya’dan göçler; 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), Ruslar, Erzurum’a ve Tuna Nehrine dayanmışlar, İngiltere ve Almanya müdahale etmese, Osmanlı Devleti o zaman yıkılacaktı. Bu sonla Romanya, Karadağ, Bosna-Hersek ve Teselya’yı kaybetmişiz. Savaşlarda oluk oluk kan akıtmışız, ülkede 1882’de konkordato ilan edilmiş, Duyun-ı Umumiye idaresi kurulmuş, ülkenin bazı gelir kalemleri buraya bağlanmış, egemenliğimiz gölgelenmiştir. O zaman yaşananları bugün hayal etmek imkânsızdır, ama yaşanmıştır.
Tarih okumasındaki ideolojik kutuplaşmayı nasıl değerlendirebiliriz?
Tarih okumalarında ideolojik kutuplaşmalar toplumlarda hep olmuştur. İdeoloji varsa kutuplaşma olur. Yakın tarihimizde ilk önce Tanzimat’tan sonra yaşanmıştır. II. Mahmud’a reformlarından dolayı “Gâvur padişah” denildiğini biliyoruz. Reform yanlıları ile gelenekçiler arasındaki ikilik, önce Birinci Meşrutiyet’te sonra ikinci Meşrutiyet sürecinde yaşanmıştır. II. Meşrutiyetin ilanından sonra oluşan basın serbestliği sonucu, II. Abdülhamid taraftarlarıyla karşıtları arasında basın savaşı başlamış, Osmanlı Devleti’ni kurtarma ideolojik tartışmaları; Osmanlıcılar, İslamcılar, Türkçüler ve Batıcılar arasında sürmüştür. 13 Nisan 1909’ta II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, 1909 Anayasası ile siyasi akımların partileşmesiyle, yeni bir boyut kazanmıştır. 1911 Türk-İtalyan Savaşı, 1912-1913 Başkan Savaşı, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, nihayet 1918-1922 Türk Kurtuluş Savaşı hep ikiliklere sebep olmuştur. En önemlisi de 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, yapılan inkılaplar sürecinde, bu inkılaplardan zarar görenler ile inkılapçılar arasındaki anlaşmazlıklar, toplumu önce ikiye sonra alt gruplara ayırmıştır. Toplum, sağcı- solcu, dindar- seküler, liberal- sosyalist gibi zıt kutuplara ayrılmış, bu zıt kutuplar, zamanla kendi tarihlerini ve tarihçilerini çıkarmışlar, zamanla bu tarihçilerin yazdıkları tarihler, başkalaşmıştır. Bu başkalaşmış tarihler, toplumsal yarılmalara sebep olmuştur. Bu yarılmalar ülkenin eğitim seviyesi arttıkça azalması beklenebilir.
Prof. Dr. Mustafa ALKAN Kimdir?
Prof. Dr. Mustafa ALKAN, 1965 yılında Manisa’nın Kula ilçesinde doğdu. İlk ve orta eğitimini Manisa’da tamamladı. 1988 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fatih Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nden Tarih Öğretmeni diplomasıyla mezun oldu. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda 5 yıl Tarih Öğretmeni olarak çalıştı. 1993 yılında Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nde Araştırma Görevlisi oldu. 1994 yılında Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Osmanlılarda Hilâfet Müessesesi (1517- 1909)” adlı tezi ile Yüksek Lisans eğitimini, 2004 yılında da Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Adana Sancağı Vakıflarının Analizi” adlı tezi ile de doktora eğitimini tamamladı. 2007 yılında Yardımcı Doçent, 2010 yılında Osmanlı Kurumları ve Medeniyeti Tarihi alanında Doçent, 2017 yılında da Yeniçağ Tarihi alanında Profesör olmuştur. Halen, 2018 yılında Gazi Üniversitesi’nin ikiye bölünmesi ile kurulan Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda bilimsel çalışmaları ile eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmektedir. Prof. Dr. Alkan’ın yayımlanmış üç kitabı 100’ün üzerinde makale ve kitap bölümü yayımlanmıştır.



