Reels Çağında Tolstoy’un Çığlığı
- Tarih:
Kurumuş bir kuyuya düşen yolcuyu hayal edin. Peşinde onu parçalamak isteyen iştahlı bir vahşi hayvan, kuyunun dibinde ise ağzını açmış yolcuyu yutmayı bekleyen bir ejderha vardır. Yolcu, düşmemek için kuyunun duvarındaki bir dala tutunur. Ancak, biri siyah diğeri beyaz iki fare, tutunduğu hayat dalını durmaksızın kemirmektedir. Yolcu, aşağıda kendisini bekleyen ölümden öylesine bir dehşete düşer ki gözlerini ejderhadan kaçırmak için dalın yapraklarındaki birkaç damla balı yalamaya başlar.
Tolstoy’un yüzyıl önce kendi varoluşsal krizini anlatırken kaleme aldığı bu sarsıcı hikayedeki yolcu, 21. yüzyıl insanının ta kendisidir. Bugün kurumuş kuyunun dibinde bizi bekleyen ejderha, modern çağın getirdiği derin yalnızlığı, stresten boğulan zihinlerimizi ve yüzleşmekten delice korktuğumuz ‘Ben niçin yaşıyorum’ sorusunun yarattığı huzursuzluğu temsil eder. Bizler bu huzursuzlukla yüzleşmemek için parmaklarımızın ucundaki dijital bal damlalarını yalamaya mahkum edilmiş gönüllüleriz. Saniyeler süren, kaydırdıkça yenisi gelen, zaaflarımıza göre özenle tasarlanmış reels’ler tam olarak günümüzün zehirli bal damlalarıdır.
Bilim insanları, insanların bu kısa videolara sığınma halini acı veren duygulardan uzaklaşmak için gerçeklikten kaçış ve sorunlarla başa çıkmak yerine onları göz ardı eden uyumsuz başa çıkma stratejisi olarak adlandırıyor. Araştırmalar aynı zamanda insanların yüksek eleştirel düşünme yetisinden kaçmak için ve içlerindeki varoluşsal stresi uyuşturmak için bu platformları huzurlu bir yuva olarak gördüklerini kanıtlıyor. İşte tam olarak bu sahte huzur evi arayışına teslimiyetle, içimizdeki rahatsız edici boşluğu uyuşturmak için çoğu zaman irademizle bile karar vermeden, sonu gelmeyen ekranı kaydırıyor ve anlık hazları yalıyoruz. Fakat her ekrana dokunduğumuzda gece ve gündüz fareleri dalı kemirmeye devam ediyor ve biz, uyuştukça ejderhaya bir adım daha yaklaşıyoruz.
Tolstoy’un ölümsüz kahramanı İvan İliç’in trajedisi de tam olarak ejderhadan kaçmak için inşa ettiği ve kusursuz olduğunu sandığı vitrinde gizlidir. İvan İliç, her bakımdan usulüne uygun, kibar ve toplumun onayladığı şablonlara göre yaşamını idame ettirmiş bir vitrin hayatına sahipti. Öyle ki, evini zenginlere benzemek için büyük özenle döşediğinde bile, aslında zengin görünmek isteyen diğer sıradan insanların evlerinin bir kopyasını yaratmıştı. Ölüm döşeğine düştüğünde hissettiği en büyük manevi acı, zarif ve saygın yaşamının gerçeği ondan saklayan koca bir yalan olduğunu fark etmesiydi.
İvan İliç’in 19. yüzyılda evinin duvarları arasında kurduğu sahte mekan, günümüzde cebimizde taşıdığımız ve parıltılı ve müspet kelimelere muhatap olan küresel sahne retoriğine dönüştü. Ekranlarda tükettiğimiz saniyelik videolar ve kusursuz profiller, gerçekliğin yerini alan kopyaları ifade eder oldu. Artık hiçbir kökeni olmayan hipergerçeklik evrenine hapsolmuş durumdayız. Hayatlarımızı, dışarıdan nasıl göründüğümüz ve dijital kalabalıklar tarafından ne kadar beğenildiğimiz fikrine teslim ettik. Gerçek bağların yerini alan kof arkadaşlık parodilerinde benliğimizi yitiriyoruz. Bu kesintisiz döngüde derin bir felsefi çöküş yaşanıyor. Sürekli görüntü ve bilgi akışına maruz kalsak da giderek daha az anlamın üretildiği bir iklimde nefes alıyoruz. Her kaydırma hareketi, anlamı yutarak bizi duyarsız bir uyuşukluğa mahkum ediyor. Bu simülasyonda, İvan İliç’in yalan hayatının sessiz çürümesini kitlesel olarak yaşıyoruz.
Zehirli bal damlalarını yalamak masum bir zaman öldürme eylemi gibi görünebilir. Oysaki beynimizde sessiz ve tahrip gücü yüksek bir darbe gerçekleşmektedir. Ekranda kaydırdığımız her saniye, beynimizin iradeyi, bilinçli karar verme mekanizmasını ve derin düşünmeyi yöneten merkezini felç etmektedir. Bunu yaparken içimizdeki en ilkel haz ve ödül devreleri, algoritmaların sunduğu bitmek bilmeyen uyaranlarla aşırı derecede tahrik edilmektedir.
21. yüzyıl insanı, Tolstoy’un Niçin Yaşıyorum?’ sorusundan eskisi gibi sadece kendini meşgul ederek kaçmıyor, kendi beynini yapısal olarak felç eden algoritmik bir afyonla, temelli yok etme eğilimi taşıyor. İvan İliç, yaklaşan ölümünün soğuk gerçeğinden kaçmak için kendini iskambil masalarındaki yüzeysel neşeye ve işine adamıştı. Ancak içini oyan acı her seferinde hayatını bölüyor, iradesini kırıyor ve onu çaresiz bırakıyordu. Bugün bizim iskambil masalarımız, farkında bile olmadan elimize aldığımız dijital ekranlardır. Kendi iç sıkıntımızdan, varoluşsal acılarımızdan ve can sıkıntımızdan kaçmak için sığındığımız bu parçalanmış dijital döngü, bilişsel kapasitemizi aşırı yükleyerek bizi sadece daha fevri, daha tahammülsüz ve zihinsel olarak daha tükenmiş varlıklara dönüştürüyor. On beş saniyelik dürtülere hapsolmuş bir zihin, insanın kendini unutup bir eyleme bütünüyle adadığı derin ve anlamlı bir akış haline gelemiyor artık. Karmaşık bir metni okumaya ya da uzun düşünceyi takip etmeye mecalimiz kalmadı. Daha da kötüsü zihnimizin serbestçe gezinmesine, geçmişi sindirip Ben Kimim sorusuna yanıt bulmasına izin verecek o hayati boşlukları tamamen yok ettik. Ejderhanın (hakikatin) gözlerine bakmaktan o kadar korktuk ki, bu uğurda acımızı anlamlandıracak ve bizi insan kılacak yegâne gücümüzü, derinliğimizi algoritmik bir girdaba kendi ellerimizle teslim ettik.
İvan İliç, üç gün boyunca kara deliğin girdabında acı içinde kıvranırken kendisini iliklerine kadar sarsan sert bir soruyla yüzleşti.
‘Ya gerçekten yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam?’
Bütün o saygın, usulüne uygun ve kusursuz sandığı yaşamının aslında onu hakikatten, hem yaşamın hem de ölümün gerçekliğinden koparan devasa bir yalan olduğunu ancak son nefesinde fark etti. Kendi bencil egosundan sıyrılıp, çevresindekilere gerçek bir empati ve şefkatle bakabildiği an ölümcül karanlığın dibindeki ışığı gördü ve özgürleşti.
Bugün saniyeler süren videoların içinde uyuşmuş modern insanlık olarak bizler, kendi ruhsal ölüm döşeğimizde aynı kara deliğin eşiğinde yatıyoruz. Bizi uyuşturan sistem, en derin bağlarımızı çaldığı yetmezmiş gibi bir de kulağımıza zalimce bir iyimserlik fısıldıyor. Sorunun sadece bizde olduğunu, tembel ya da iradesiz olduğumuzu söylüyor. Böylelikle bizi kendi kendimizi suçlayarak işe yaramaz dijital diyetler yapmaya zorluyor. Oysa ekranın diğer ucunda zaaflarımızı sömürmek ve bizi kaydırma uyuşukluğuna kilitlemek için ordular halinde çalışan mühendisler var. Sadece bireysel iradeyle bu devasa hipergerçeklik hapishanesinden kurtulmamız imkansız.
Hülasa, kendi yaşamlarımızın gerçekliğini yeniden elimize almamız için İvan İliç gibi son nefesimizi beklemeye mecbur değiliz. Kopyalarını tükettiğimiz, enformasyonun artmasına rağmen anlamın devasa bir kara delik gibi yutulduğu bu simülasyonlar evrenine karşı kolektif bir farkındalığa, bir dikkat isyanına ihtiyacımız var. O zehirli bal damlalarını yalamayı bırakıp, çalınan dikkatimizi ve derinliğimizi bu esaretten geri almalıyız. Tolstoy’un yüzyıllar ötesinden kopup gelen çığlığı tam olarak budur. Bir kuyudaki ejderhanın yani yüzleşmekten korktuğumuz hakikatin, yani kendimizin gözlerinin içine bakma cesareti. Ancak sahte vitrini reddedip kendimizle ve dünyayla gerçek bir bağ kurduğumuzda karanlıktaki ışığı görebilir, bizi her saniye biraz daha hissizleştirerek tüketen bu dijital ölüme tıpkı İvan İliç gibi ‘‘ÖLÜM bitti O yok artık’’ diyerek meydan okuyabiliriz. Aksi takdirde geriye yalnızca sonu gelmez bir şekilde kaydırılan bir ekran ve hiç yaşanmamış bir hayatın trajedisi kalacaktır.



