Rejim Krizi ve Dönüm Noktası
- Tarih:
AK Parti iktidarının ilk döneminde (2002–2007) izlenen görece temkinli, çatışmadan kaçınan ve sistem içi dengeyi gözeten siyaset tarzı, 2007 yılına gelindiğinde yapısal bir sınamayla karşı karşıya kaldı. 2002 seçimleriyle iktidara gelen AK Parti, ilk beş yıl boyunca askerî-bürokratik vesayetle doğrudan bir hesaplaşmadan kaçınarak, reformist ama ihtiyatlı bir hat izlemeyi tercih etmişti. Avrupa Birliği süreci, ekonomik istikrar arayışı ve merkezle uyumlu bir dil, bu dönemin temel karakteristiğini oluşturuyordu. Ancak 2007’ye gelindiğinde, bu “denge siyaseti”nin sürdürülebilir olmadığı, devletin kurucu kodları ile sandıkta tecelli eden halk iradesi arasındaki gerilimin ertelenemez bir noktaya ulaştığı ortaya çıktı.
Bu yıl yaşananlar, basit bir cumhurbaşkanlığı seçimi ihtilafının çok ötesindeydi. 2007, devletin kim tarafından ve hangi meşruiyet kaynağına dayanarak yönetileceği sorusunun açıkça sorulduğu; seçilmiş iktidar ile kendisini rejimin doğal sahibi olarak gören vesayetçi yapıların doğrudan karşı karşıya geldiği bir kriz yılı oldu. Yargıdan askeri bürokrasiye, sokaktan medyaya kadar uzanan çok katmanlı bir mücadele alanı oluştu. Bu mücadele, Türkiye’de demokratik temsilin sınırlarını, hukukun siyasal alanla ilişkisini ve “milli irade” kavramının rejim içindeki gerçek karşılığını yeniden tartışmaya açtı.
Bu yönüyle 2007, yalnızca AK Parti açısından değil; Türkiye siyasi tarihi bakımından da kurucu bir eşik niteliği taşımaktadır. Vesayetçi düzen ile sandık merkezli siyaset anlayışı arasındaki uzun süre bastırılmış gerilim, bu yıl itibarıyla açık bir çatışmaya dönüşmüş; uzlaşma ve denge arayışlarının yerini, meşruiyet ve iktidar mücadelesi almıştır. Sonraki yıllarda yaşanacak anayasal dönüşümlerin, güç merkezileşmesinin ve rejim tartışmalarının zihinsel ve siyasal altyapısı, büyük ölçüde 2007’de yaşanan bu kırılma üzerinden şekillenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Krizi ve 367 Kararı
Medya ve yargı eli ile rejim tehdit altında söyleminin inşası bu krizin en önemli adımlarından birini teşkil ediyordu. 2007 yılı, AK Parti’nin yalnızca parlamento içindeki varlığını değil, Türkiye’nin yönetim kodlarındaki yerini tayin eden en dramatik dönemeçlerden biri oldu. AK Parti’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı göstermesi, yakın tarihin en kritik siyasal hamlelerinden biri olarak kayda geçti. Gül’ün adaylığı, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren görece kapalı tutulan Çankaya Köşkü’nün, ilk kez açık biçimde seçilmiş siyaset tarafından doldurulma ihtimalini doğurdu. Bu ihtimal, devletin sembolik tepesinin askerî-bürokratik vesayetten koparak demokratik siyasetin denetimine geçmesi anlamına geliyordu.
Bu nedenle mesele, bir kişinin cumhurbaşkanı olup olmamasından çok, devletin kimin adına ve hangi meşruiyet kaynağıyla yönetileceği sorusuna odaklandı. Statükocu devlet aklı açısından Abdullah Gül’ün adaylığı, sıradan bir siyasi tercih değil; rejimin ideolojik ve sembolik sınırlarına yönelmiş açık bir meydan okuma olarak algılandı. Bu algı, yalnızca siyasal aktörleri değil; yargıyı, medyayı ve kamuoyunu da içine alan çok katmanlı bir reaksiyon zinciri üretti.
Çoğu zaman olduğu gibi yine manşetler üzerinden rejim okuması yapılıyordu. Bu süreçte ana akım medya, krizin yalnızca yansıtıcısı değil; aynı zamanda kurucu aktörlerinden biri olarak işlev gördü. Hürriyet, Cumhuriyet ve benzeri gazetelerde kullanılan dil, cumhurbaşkanlığı seçimini teknik bir anayasa meselesi olmaktan çıkararak doğrudan bir rejim sorunu olarak çerçeveledi. Manşetlerde sıkça “Çankaya krizi”, “Laiklik tehlikede mi?”, “Cumhuriyet’in son kalesi” gibi ifadeler yer aldı. Bu söylem, cumhurbaşkanlığı makamını halk iradesinden bağımsız, ideolojik olarak korunması gereken bir alan olarak kodladı.
Özellikle Cumhuriyet gazetesi, Abdullah Gül’ün adaylığını açık biçimde “rejim tehdidi” olarak sunarken; Hürriyet, daha örtük ama benzer bir çerçeveyle, “uzlaşma çağrıları” ve “kriz vurgusu” üzerinden seçilmiş iktidarı sorumluluk almaya davet eden bir pozisyon benimsedi. Bu yaklaşımda dikkat çekici olan, krizin kaynağının çoğunluk iradesi değil; çoğunluğun “yanlış tercihi” olarak sunulmasıydı.
Buna karşılık Yeni Şafak ve az bir medya organı, 367 tartışmasını açık biçimde bir yargı darbesi olarak niteledi. Bu yayın organlarında Anayasa Mahkemesi’nin tutumu, demokratik siyasetin önüne konulmuş hukuki bir barikat olarak yorumlandı. Böylece medya alanı, yalnızca görüşlerin değil; meşruiyet anlayışlarının da çarpıştığı bir cepheye dönüştü.
Bu kamplaşma, köşe yazılarında daha da berraklaştı. İlhan Selçuk, cumhurbaşkanlığı sürecini değerlendirirken, Çankaya’yı “Cumhuriyet’in sigortası” olarak tanımlıyor ve bu makamın “laik Cumhuriyet’in temel ilkelerine aykırı bir siyasal gelenekten gelen” bir isim tarafından doldurulmasının kabul edilemez olduğunu savunuyordu. Selçuk’un yazılarında, halk iradesi ikincil; kurucu ideoloji ise asli meşruiyet kaynağı olarak konumlanıyordu.
Benzer biçimde bazı yazarlar, 367 kararını “olağanüstü dönemlerin olağanüstü hukuk yorumları” çerçevesinde savundu. Bu yaklaşımda, Anayasa Mahkemesi’nin rolü, hukuku yorumlayan bir yargı organı olmaktan ziyade, rejimi koruyan bir üst akıl olarak tanımlandı. Demokratik temsil ise, bu üst aklın denetimine tabi kılınması gereken potansiyel bir risk alanı olarak resmedildi.
Buna karşılık Hasan Cemal, Ahmet Altan ve Oral Çalışlar gibi isimler, 367 tezini açık biçimde eleştirdi. Hasan Cemal, köşe yazılarında bu süreci “sandığın iradesine karşı hukuk kılıfı geçirilmiş bir müdahale” olarak tanımlarken; Ahmet Altan, Anayasa Mahkemesi’nin kararını “demokrasinin ruhuna aykırı bir siyasal mühendislik” olarak nitelendirdi. Bu yazarlar, hukukun asli işlevinin rejimi değil, halkın iradesini korumak olduğunu vurguladı.
Bu karşıtlık, yalnızca fikir ayrılığı değil; iki farklı demokrasi anlayışının çatışmasıydı. Bir tarafta demokrasiyi, kurucu ilkeler ve kurumlar üzerinden tanımlayan vesayetçi yaklaşım; diğer tarafta demokrasiyi sandık, temsil ve çoğunluk iradesi üzerinden okuyan siyasal anlayış vardı.
367 Kararı: Hukuki Yorumdan Rejim Müdahalesine
Anayasa Mahkemesi’nin 367 tezini benimsemesiyle birlikte, 2007’de yaşanan kriz nitelik değiştirdi ve açık bir rejim müdahalesi boyutuna ulaştı. Meclis’in cumhurbaşkanı seçme yetkisi fiilen askıya alınırken, anayasal düzen, daha önce benzeri görülmemiş bir yargısal yorum yoluyla kilitlendi. Anayasa’da açık biçimde yer almayan bir toplantı yeter sayısının, cumhurbaşkanı seçiminin ön şartı hâline getirilmesi, hukukun normatif sınırlarının zorlandığını değil; doğrudan siyasetin hukuk aracılığıyla yeniden dizayn edildiğini gösterdi.
Bu karar, klasik anlamda “hukukun siyaseti denetlemesi” olarak değil; siyasetin, hukuki araçlar eliyle sınırlandırılması ve yönlendirilmesi olarak algılandı. Böylece Anayasa Mahkemesi, bir hakem ya da denge unsuru olmaktan çıkarak, fiilen rejimin kurucu aktörlerinden biri gibi konumlandı. Bu durum, Türkiye’de yargının tarafsızlığına ilişkin tartışmaları derinleştirirken, vesayetçi düzenin hukuki kapasitesini ve sınırlarını da bütün çıplaklığıyla görünür kıldı.
367 kararının açıklandığı gün ve sonrasında gazetelerin attığı manşetler, yargı kararının nasıl bir siyasal anlamla yüklendiğini çarpıcı biçimde ortaya koydu. Bazı gazetelerde karar, adeta bir “rejim zaferi” olarak sunuldu. Cumhuriyet gazetesinde kullanılan dil, Anayasa Mahkemesi’ni “Cumhuriyet’i koruyan son kale” olarak yüceltirken; karar, “laik düzenin teminat altına alınması” şeklinde çerçevelendi. Manşet ve sürmanşetlerde hukuki gerekçelerden çok, rejimsel sonuçlar öne çıkarıldı.
Hürriyet ve benzeri merkez medya organlarında ise daha temkinli ama benzer bir çerçeve hâkimdi. “Çankaya kilitlendi”, “Kriz derinleşti”, “Gözler şimdi siyasette” gibi başlıklarla, kararın siyasal sonuçları normalleştirilirken; Meclis çoğunluğunun iradesi, krizin taraflarından yalnızca biri olarak sunuldu. Bu söylemde dikkat çekici olan, anayasal yetkinin askıya alınmasının değil; iktidarın “uzlaşamamasının” sorun olarak öne çıkarılmasıydı.
Buna karşılık Yeni Şafak ve bazı muhafazakâr basın organlarında manşet dili çok daha sertti. Karar, açık biçimde “yargı darbesi”, “milli iradeye müdahale” ve “sandığın iptali” olarak tanımlandı. Bu yayınlarda Anayasa Mahkemesi’nin kararı, hukuki bir içtihat değil; siyasal bir pozisyon alış olarak değerlendirildi. Böylece medya, yalnızca kararı yorumlayan değil; karara siyasal anlam yükleyen aktif bir özne hâline geldi.
367 kararıyla birlikte cumhurbaşkanlığı seçimi, geri dönülmez biçimde teknik bir Meclis prosedürü olmaktan çıktı. Artık mesele, “Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek?” sorusundan çok, “Egemenliğin gerçek sahibi kim?” sorusuna dönüşmüştü. Anayasa Mahkemesi’nin yorumu, çoğunluk iradesini sınırlayan bir üst denetim mekanizması yarattı ve bu durum, demokrasinin asli unsuru olan temsil ilkesini tartışmalı hâle getirdi.
Bu noktada vesayetçi anlayış, demokrasiyi çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kodlayarak; yargısal müdahaleyi bir tür “koruyucu fren” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa karşıt görüşler, tam da bu noktada hukukun asli işlevinin tersyüz edildiğini savunuyordu. Hukuk, halk iradesini denetleyen değil; onu güvence altına alan bir çerçeve olmalıydı. 367 kararı ise, bu çerçevenin iktidarı sınırlamak için değil; belirli bir siyasal sonucu engellemek için kullanıldığını gösterdi. Böylece 367 krizi, Türkiye’de demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını; fakat seçimlerin de ancak vesayet dışı bir siyasal alanda anlamlı olabileceğini ortaya koyan tarihsel bir kırılmaya dönüştü. Yargı eliyle oluşturulan bu blokaj, sandığın meşruiyetini askıya almayı hedeflemiş; ancak paradoksal biçimde sandığın siyasal değerini daha da görünür kılmıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu süreçte yalnızca bir makamın doldurulması meselesi olmaktan çıktı; devletin hangi güç odağı etrafında yeniden şekilleneceğinin sembolik düğüm noktası hâline geldi. 367 kararı, vesayetçi düzenin son büyük hukuki hamlesi olarak tarihe geçerken; aynı zamanda bu düzenin demokratik sınırlarını ve meşruiyet açmazlarını da ifşa etti. Bu nedenle 367 krizi, yalnızca 2007’nin değil; Türkiye’de yargı–siyaset ilişkilerinin geleceğini belirleyen kurucu bir eşik olarak değerlendirilmelidir. Sandığın, bu hukuki kuşatmaya verdiği yanıt ise, birkaç ay sonra 22 Temmuz seçimlerinde açık biçimde ortaya çıkacaktır.
Cumhuriyet Mitingleri Ya da Sokakta Rejim Savunusu
Cumhurbaşkanlığı krizi derinleşirken, vesayetçi refleks yalnızca yargı ve askerî bürokrasiyle sınırlı kalmadı; sokak da bu mücadelenin aktif bir alanına dönüştü. Nisan 2007’de Ankara Tandoğan Meydanı’nda başlayan ve kısa sürede İstanbul, Manisa ve İzmir’e yayılan Cumhuriyet mitingleri, bu dönemin en dikkat çekici toplumsal mobilizasyonu oldu.
“Cumhuriyet’e sahip çıkıyoruz” sloganıyla düzenlenen bu mitingler, özellikle laiklik ve tam bağımsızlık vurgusu etrafında şekillendi. İzmir Gündoğdu Meydanı’nda düzenlenen ve yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı miting, sürecin zirve noktası olarak hafızalara kazındı. “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı, yalnızca bir ideolojik duruşu değil; aynı zamanda seçilmiş iktidara karşı yöneltilmiş açık bir rejim uyarısını temsil ediyordu.
Mitinglerdeki söylem ve sembolizm, Cumhuriyet’i kurucu elitin tarihsel mirasıyla özdeşleştiren bir siyasal bilinç üretiyordu. Konuşmalarda ve pankartlarda, merkez soldaki partilere birlik çağrıları yapılması; CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve DSP Genel Başkanı Zeki Sezer’in miting alanında bulunmaları, bu hareketliliğin yalnızca “sivil” bir tepki olmadığını, siyasal muhalefetle iç içe geçmiş bir rejim savunusu niteliği taşıdığını gösteriyordu.
Uluslararası basının mitinglere gösterdiği yoğun ilgi de dikkat çekiciydi. Associated Press mitingleri hükümet aleyhine bir güç gösterisi olarak yorumlarken, Financial Times, Türkiye’de siyasal atmosferin giderek sertleştiğine vurgu yaptı. Ancak tüm bu kitleselliğine rağmen Cumhuriyet mitingleri, sandık dışı bir meşruiyet üretme kapasitesine sahip olamadı. Aksine, sokak ile sandık arasındaki meşruiyet farkını daha görünür hâle getirdi.
27 Nisan e-Muhtırası
Cumhuriyet mitingleriyle toplumsal zemini tahkim edilen vesayetçi itiraz, 27 Nisan 2007 gecesi askerî bürokrasinin doğrudan müdahalesiyle yeni bir safhaya taşındı. Genelkurmay Başkanlığı, gece yarısına doğru resmî internet sitesinde yayımladığı ve kamuoyuna “basın açıklaması” olarak sunulan metinle, laiklik eksenli sert uyarılarda bulundu. Bu bildiri, klasik askerî muhtıraların dijital çağdaki karşılığı olarak literatüre “e-muhtıra” adıyla geçti.
E-muhtıra, özünde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisini hâlâ rejimin kurucu ve koruyucu öznesi olarak konumlandırdığını ilan eden bir siyasal metindi. Bildiride, cumhurbaşkanlığı seçim süreci doğrudan hedef alınıyor; “laikliğin tartışma konusu yapılamayacağı” vurgulanarak, Çankaya Köşkü’nün ideolojik sınırlarına dair askerî hassasiyetler açık biçimde ifade ediliyordu. Metnin dili, demokratik bir uyarıdan ziyade, siyasal iktidara yöneltilmiş üstenci ve buyurgan bir hatırlatma niteliği taşıyordu. Bu yönüyle 27 Nisan bildirisi, içerik ve niyet bakımından 1960, 1971 ve 1980 müdahaleleriyle aynı vesayetçi geleneğin devamıydı; farkı ise yöntemindeydi.
Bu noktada “e-muhtıra” kavramı yalnızca teknik bir yeniliği değil, askerî vesayetin dönüşen biçimlerini de temsil ediyordu. Tankların sokağa çıkmadığı, Meclis’in feshedilmediği, ancak siyasal iradenin dijital bir metinle hizaya sokulmak istendiği yeni bir müdahale tarzı söz konusuydu. Askerî bürokrasi, doğrudan iktidarı devirmeyi değil; siyasal alanın sınırlarını yeniden çizerek seçilmişleri denetim altında tutmayı hedefliyordu.
Ancak bu kez sonuç farklı oldu. AK Parti hükümeti, önceki askerî müdahalelerde görülen geri çekilme refleksini göstermedi. Dönemin hükümet sözcüsü Cemil Çiçek tarafından yapılan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesini yansıtan açıklamada, Genelkurmay Başkanlığı’nın anayasal yetkilerini aşarak siyasete müdahale ettiği açıkça ifade edildi. “Genelkurmay, hükümete karşı değil; hükümet, Genelkurmay’a karşı sorumludur” vurgusu, Türkiye siyasal tarihinde ilk kez bu denli net bir sivil üstünlük iddiasını ortaya koydu.
Bu tutum, yalnızca bir kriz yönetimi hamlesi değil; AK Parti’nin siyasal özgüveninin ve demokratik meşruiyet bilincinin kurumsallaştığı bir kırılma anıydı. 27 Nisan’a verilen bu yanıt, askerî vesayetin mutlak caydırıcılığının aşındığını ve sivil siyasetin ilk kez bu ölçüde inisiyatif aldığını gösterdi. Nitekim kamuoyunda ve medyada da bu durum, “vesayetin geri çekilişi” ya da “sivil siyaset sınavı” başlıklarıyla tartışıldı.
Sonraki süreçte 27 Nisan e-muhtırası, yalnızca başarısız bir müdahale girişimi olarak değil; Türkiye’de asker-siyaset ilişkilerinin yön değiştirdiği tarihsel bir eşik olarak anılmaya başlandı. Bu tarih, askerî bürokrasinin siyasal alan üzerindeki mutlak belirleyiciliğinin ilk kez açık biçimde reddedildiği ve bu reddin sandıkla tahkim edildiği bir dönüm noktası olarak kayda geçti. Bu yönüyle 27 Nisan, 2007 rejim krizinin en görünür ve en sembolik anlarından biridir: Vesayetçi düzenin son güçlü refleksi ve aynı zamanda çözülüşünün başlangıcı.
Sandığın Kararı: 22 Temmuz 2007 Seçimleri
Cumhurbaşkanlığı seçiminin Anayasa Mahkemesi kararıyla kilitlenmesi, Cumhuriyet mitingleriyle yükselen sokak baskısı ve 27 Nisan e-muhtırasıyla görünür hâle gelen askerî müdahale tehdidinin ardından gidilen 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri, Türkiye’de rejim krizinin nihai hakeminin sandık olduğunu bir kez daha teyit etti. Bu seçimler, yalnızca bir erken seçim değil; seçilmiş iktidar ile vesayetçi güç odakları arasında yaşanan çok boyutlu mücadelenin toplumsal düzeyde karara bağlandığı tarihsel bir eşik niteliği taşıyordu.
AK Parti, 2002 seçimlerinde aldığı %34 oy oranını %46,6’ya yükselterek, sadece iktidarını sürdürmekle kalmadı; aynı zamanda siyasal meşruiyetini olağanüstü biçimde tahkim etti. Bu artış, klasik bir iktidar yıpranmasına rağmen gerçekleşmişti ve bu yönüyle seçmenin, yaşanan krizleri hükümetin başarısızlığı olarak değil; hükümete karşı kurulan vesayetçi kuşatmanın bir sonucu olarak okuduğunu gösteriyordu. Seçmen, sandık aracılığıyla yalnızca bir partiye değil; bir siyasal pozisyona, bir meşruiyet anlayışına ve bir iktidar tarzına açık destek vermiş oldu.
Bu sonuç, yargısal yorumlar, askerî bildiri ve sokak mobilizasyonu üzerinden inşa edilen vesayetçi baskının, toplumsal karşılık üretmekte yetersiz kaldığını da ortaya koydu. Cumhuriyet mitingleri, geniş katılımları ve yüksek sembolik yoğunluklarına rağmen, sandıkta dönüştürücü bir etki yaratamadı. Bu durum, Türkiye’de sokak siyasetinin, kurucu elitler tarafından tasarlanan rejim savunusu söz konusu olduğunda dahi, demokratik meşruiyet üretme kapasitesinin sınırlı olduğunu gösterdi.
22 Temmuz seçimleri, aynı zamanda AK Parti’nin siyasal kimliğinde de önemli bir dönüşümün eşiğini oluşturdu. 2002–2007 arasındaki görece temkinli ve uzlaşmacı dil, bu seçimle birlikte yerini daha özgüvenli, daha merkezî ve daha iddialı bir siyasal hatta bırakmaya başladı. Seçim sonuçları, AK Parti’ye yalnızca iktidar yetkisi değil; vesayetçi yapılara karşı daha kapsamlı bir siyasal ve kurumsal mücadele yürütme cesareti de sağladı.
Seçimlerin hemen ardından Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, bu sürecin sembolik tamamlayıcısı oldu. Çankaya Köşkü’nün, tüm yargısal ve askerî dirence rağmen, seçilmiş bir iktidarın adayı tarafından doldurulması; Türkiye’de uzun yıllar boyunca süregelen “seçilmişler–atanmışlar” dengesinin açık biçimde seçilmişler lehine değiştiğini gösterdi. Bu gelişme, vesayetçi cephenin 2007 yılı boyunca yürüttüğü direnişin fiilen sonuçsuz kaldığını tescil etti.
Ancak bu sonuç, rejim krizinin tamamen sona erdiği anlamına gelmiyordu. Aksine, 22 Temmuz 2007 seçimleri, vesayetçi düzenin geri çekildiği değil; biçim değiştirerek yeni mücadele alanlarına yöneldiği bir dönemin başlangıcı oldu. Nitekim bu tarihten sonra yaşanacak kapatma davası, Ergenekon süreci ve anayasa tartışmaları, 2007’de sandıkta verilen kararın, uzun soluklu bir siyasal dönüşümün yalnızca ilk adımı olduğunu gösterecekti.
Bu yönüyle 22 Temmuz 2007 seçimleri, Türkiye’de demokrasinin yalnızca bir yönetim tekniği değil; rejim krizlerini çözen asli meşruiyet mekanizması olduğunu ortaya koyan tarihsel bir moment olarak kayda geçti. Sandık, bu süreçte yalnızca iktidarı belirlemedi; aynı zamanda devletin hangi güç merkezi etrafında yeniden inşa edileceğine dair kolektif bir hüküm verdi.
Genel Değerlendirme
2007 yılı, AK Parti’nin iktidar pratiğinde bir eşik olduğu kadar, Türkiye’de rejim tartışmalarının da yeniden tanımlandığı bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyet mitingleri, vesayetçi zihniyetin toplumsal mobilizasyon kapasitesini gösterirken; 22 Temmuz seçimleri, bu kapasitenin sandık karşısındaki sınırlarını açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu bağlamda 2007, yalnızca bir kriz yılı değil; siyasal meşruiyetin kaynağının sokak ve kurumlar değil, doğrudan halk iradesi olduğunu teyit eden tarihsel bir momenttir. AK Parti açısından ise bu yıl, vesayetle uzlaşma arayışının sona erdiği ve daha iddialı, dönüştürücü bir siyasal projenin kapısının aralandığı kritik bir dönemeçtir.



