Picture of Rukiye Balçın
Rukiye Balçın

Renklerini Soldurma

A+ A-

Baharla gelen doğanın yeniden canlanması ve renklerin açığa çıkmasıyla, ruhumuzda da bir canlılık meydana geldi. Baharla birlikte doğa sadece uyanmaz; kendini ifşa eder. Toprağın altına sakladığı renkleri birer birer gün yüzüne çıkarır. Yeşil, sabrın; sarı, ışığın; kırmızı ise hayatın nabzı gibi yayılır yeryüzüne.

Sabah perdeyi güneşin sarısına yavaşça açıp, yeşile merhaba demek bizi ne kadar da neşelendirir. Perdeyi araladığımızda sadece güneşi değil, unuttuğumuz bir canlılığı da selamlarız. Bir papatyanın beyazında masumiyeti, bir gelinciğin kırmızısında kırılgan bir direnişi görürüz. Uzun bir kışın ardından bu karşılaşma, çoğumuz için sessiz bir şükürdür. Tabiatın   cömert şekilde sunduğu bu renkleri ve heyecanı, sanki mekânlara girince üstümüzden sıyırıp atarız.

Çocukluğumun evleri geliyor aklıma. Renk, o evlerde sadece bir tercih değil, bir dil gibiydi. Duvarlardaki tablolar, halıların desenleri, kırlentlerin ince işlemeleri… Her biri bir şey anlatırdı. Hayatın kendisi gibi çoğul, katmanlı ve canlıydı. Renkler sadece eşyada değil, insanın üzerinde de taşınırdı: okul önlüklerinin yakasında, saçlara bağlanan kurdelelerde, pastane vitrinlerinde sabırla dizilen şekerlemelerde…

Flowers, plant and nature with a green floral background during, development and growth season. Beauty, zen and hope of a blossoming red daisy flower in a sustainable environment or garden in spring.

Bütün bunlar, her an canlı ve hazır olma hâli değil miydi? Bugün ise başka bir dünyanın içindeyiz. Mekânlarımız giderek renksizleşti. Binalar, hastaneler, evler… Hepsi aynı gri tonun farklı varyasyonları gibi. Bu sadece estetik bir sadeleşme değil; sanki hayatın karmaşasını bastırma çabası. Renklerin taşıdığı anlamdan, onların çağırdığı duygudan bir kaçış.

Gri, burada sadece bir renk değil; kontrollü, ölçülü ve görünmez olma arzusunun ifadesi. Belki de bu yüzden, en renksiz hâlimizle var olmaya çalışıyoruz. Dikkat çekmemek, kendimizi ele vermemek için. Oysa renk, biraz da cesarettir. Görünür olmayı, farklı olmayı göze almaktır.

Baharı sadece dışarıda bırakıyoruz. Oysa onu içeri davet etmek mümkün. Mekânlarımıza, eşyalarımıza, hatta ilişkilerimize renk katmak. Belki de asıl kaybettiğimiz şey renkler değil, renklerin bizde uyandırdığı duyguları taşıma cesaretidir.  Modern hayatın düzeni, bizden sadece mekânlarımızı değil, duygularımızı da sadeleştirmemizi ister gibi. Fazlalık olarak görülen her şey—renkler, taşkın sevinçler, ani hüzünler—yavaş yavaş törpülenir.

Geriye daha ölçülü, daha kontrollü, ama aynı zamanda daha yoksul bir iç dünya kalır. Oysa insan, ancak taşabildiği kadar insandır. .Unutmayalım hiçbir renk tek başına doğmaz. Renk dediğimiz şey, aslında bir karşılaşmadır ve başka renklerle anlam kazanır. Renklerin birbirine karışması gibi, duyguların da birbirine değmesi gerekir. Bizi birbirimize yaklaştıracak olan tam da budur. Aksi hâlde hayat, düz bir yüzeyde kayıp giden bir zamana dönüşür.

Mekânların renksizliği ile ruhun suskunluğu arasında görünmez bir bağ var. Duvarlar sadeleştikçe hatıralar da silikleşiyor, eşyalar soldukça hikâyeler kısalıyor. Belki de bu yüzden, geçmişi düşündüğümüzde ilk hatırladığımız şeyler renkler oluyor: bir kapının tonu, bir örtünün deseni, bir akşamüstünün ışığı…

Renk, hafızanın dilidir. Onu kaybettiğimizde sadece estetik bir yoksunluk yaşamayız; aynı zamanda kendimize dair izleri de yavaş yavaş sileriz. Bu yüzden renkleri geri çağırmak, yalnızca bir beğeni meselesi değil, bir hatırlama ve yeniden var olma  çabasıdır.