Riyad’ın Sahte Güvenlik Arayışı
- Tarih:
Yemen Cephesinde Emperyal Hesaplar ve Siyonist Parantez
Yemen, Suudi Arabistan açısından hiçbir zaman yalnızca güney sınırının ötesindeki komşu bir ülke olmadı. Riyad’ın güvenlik anlayışında Yemen; tarih boyunca nüfuz alanı olarak görülen, siyasi dengelerinin, kabile ilişkilerinin ve iktidar mücadelelerinin Suudi yönetiminin çıkarlarına göre biçimlendirilmek istendiği stratejik bir coğrafya oldu. 1934’teki Taif Antlaşması’yla şekillenen sınır ilişkilerinden bugüne uzanan süreçte Suudi Arabistan, Yemen’de kendisine tehdit oluşturabilecek bir siyasi iradenin güçlenmesini engellemeyi temel önceliklerinden biri saydı. Bu yaklaşım, komşuluk ilişkilerinin ötesine geçerek Yemen’in siyasal geleceği üzerinde bir vesayet kurma arzusuna dönüştü.
Ancak tarih, bir ülkenin güvenliğini komşusunun iradesini bastırmakta aramasının kalıcı istikrar üretmediğini defalarca gösterdi. Yemen’de yaşananlar da bu gerçeğin güncel örneklerinden biridir. Riyad’ın güvenlik adına giriştiği müdahaleler, ülkenin iç çelişkilerini ortadan kaldırmak yerine derinleştirdi; yerel iktidar mücadelelerini bölgesel hesaplaşmaların parçası hâline getirdi. Sonuçta Suudi Arabistan, sınırlarının hemen ötesinde kontrol edilebilir bir siyasi düzen oluşturmak isterken kendi güvenliğini de giderek daha kırılgan bir zemine taşıdı.
Yemen’de 2014’te Ensarullah’ın başkent Sana’yı ele geçirmesi ve 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun askerî müdahaleye başlaması, bölgesel güç mücadelesinde yeni bir dönemin kapısını açtı. Riyad müdahaleyi; uluslararası düzeyde tanınan Yemen yönetimini yeniden tesis etme ve İran’ın nüfuzunu sınırlandırma gerekçeleriyle savundu. Fakat savaşın seyri, askerî üstünlük ile siyasi sonuç üretme kapasitesinin aynı şey olmadığını ortaya koydu. Gelişmiş silah sistemleri, hava gücü ve dış destek, Yemen’in karmaşık toplumsal ve coğrafi yapısını denetim altına almaya yetmedi.
Buradaki temel sorun, Suudi yönetiminin güvenliği yalnızca askerî güç ve caydırıcılık üzerinden tanımlamasıdır. Bir ülkenin sınırlarını koruması meşru bir güvenlik ihtiyacıdır; fakat bu ihtiyacın komşu ülkenin siyasi tercihlerini belirleme hakkına dönüştürülmesi, güvenlik ile tahakküm arasındaki çizgiyi ortadan kaldırır. Riyad’ın Yemen politikasındaki stratejik yanılgı da tam burada belirginleşmektedir: Kendi güvenliğini Yemen’in bağımsız siyasi iradesini sınırlandırmakta arayan bir yaklaşım, karşı koyuşu besleyerek çözmek istediği tehdidi yeniden üretmektedir.
Bugün Suudi Arabistan’ın karşı karşıya bulunduğu tablo, bu çelişkinin ağırlaşmış biçimidir. Yemen’den yönelen füze ve insansız hava aracı saldırılarının Suudi Arabistan’ın havaalanlarını ve enerji altyapısını hedef alması, ülkenin geniş askerî kapasitesine rağmen kritik tesislerini korumakta zorlanabildiğini gösteriyor. Aramco’nun Dahran’daki merkezinin vurulması ve saldırıların enerji piyasalarında yarattığı dalgalanma, meselenin yalnızca sınır güvenliğiyle sınırlı olmadığını da ortaya koyuyor. Riyad, bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalışırken kendi ekonomik düzeninin dayandığı güvenlik mimarisinin ne kadar hassas olduğunu da tecrübe ediyor.
Bununla birlikte Yemen’deki çatışmayı yalnızca Suudi Arabistan ile Ensarullah arasındaki bir mücadeleye indirgemek eksik bir okuma olur. Yemen’in siyasi yapısı parçalıdır: Uluslararası düzeyde tanınan yönetim, güneydeki ayrılıkçı güçler, farklı yerel oluşumlar ve Ensarullah birbirinden ayrışan hedeflere sahiptir. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri dâhil bölgesel aktörlerin öncelikleri de her zaman örtüşmemektedir. Dolayısıyla Yemen, dış güçlerin üzerinde uzlaştığı yekpare bir müdahale sahasından çok, farklı çıkarların birbiriyle çatıştığı ve yerel dinamiklerin dış müdahaleleri sürekli yeniden şekillendirdiği bir alan hâline gelmiştir.
Kızıldeniz’den Gazze’ye Uzanan Stratejik Hat
Yemen’in önemini belirleyen başlıca unsurlardan biri, Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz üzerinden dünya ticaretine açılan stratejik konumudur. Bu güzergâh, yalnızca enerji sevkiyatının değil, Asya ile Avrupa arasındaki ticari dolaşımın da kritik halkalarından biridir. Dolayısıyla Yemen’deki çatışma, yerel bir iktidar mücadelesi olarak kalmamakta; deniz ulaşımı, enerji güvenliği ve küresel ticaret üzerindeki güç rekabetine eklemlenmektedir.
Bu nedenle Kızıldeniz’deki askerî hareketliliği yalnızca seyrüsefer güvenliği söylemiyle açıklamak mümkün değildir. Deniz yollarını kimin denetleyeceği, hangi güçlerin bu hatlarda askerî varlık bulunduracağı ve bölgesel krizlerin hangi aktörlerin müdahalesine gerekçe oluşturacağı, daha geniş bir jeopolitik mücadelenin parçalarıdır. Güvenlik söylemi; kimi zaman gerçek tehditlere karşılık verirken kimi zaman da stratejik nüfuz alanlarını genişletmenin meşruiyet aracına dönüşür.
Gazze’de yaşanan yıkım ile Kızıldeniz’deki gerilim arasındaki bağ da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Filistin meselesi, bölge halklarının siyasi hafızasında yalnızca bir toprak ve egemenlik sorunu değil; aynı zamanda uluslararası düzenin adalet iddiasının sınandığı bir meseledir. Gazze’deki saldırılar sürerken İsrail’in güvenlik önceliklerinin bölgesel deniz yolları ve Yemen üzerindeki askerî hesaplarla kesişmesi, çatışmaların birbirinden bağımsız olmadığını gösteriyor. Bununla birlikte bu kesişmeyi, her aktörün bütün adımlarının tek bir merkezden yönetildiği varsayımına dönüştürmek doğru değildir. Burada belirleyici olan, farklı güçlerin çıkarlarının hangi noktalarda örtüştüğü ve bu örtüşmenin bölge halklarının geleceğini nasıl etkilediğidir.
İsrail açısından Yemen, Gazze ve Lübnan cephelerinden ayrı düşünülemeyecek bir güvenlik alanıdır. Ensarullah’ın İsrail’e yönelik saldırıları ve Kızıldeniz’deki deniz trafiğini hedef alan eylemleri, Tel Aviv’in tehdit algısını genişletmiştir. Ancak İsrail’in bu gelişmeleri kendi bölgesel askerî varlığını meşrulaştırmak için kullanması, güvenlik söyleminin siyasi işlevini de görünür kılmaktadır. Bir tehdidin varlığı, o tehdide karşı geliştirilen her askerî stratejiyi kendiliğinden meşru hâle getirmez; özellikle de söz konusu stratejiler yeni çatışmaları tetikliyor ve sivil halkların güvenliğini daha da aşındırıyorsa…
Suudi-İsrail Yakınlaşmasının Sınırları ve Çelişkileri
Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi meselesi, bölgenin yeni güvenlik mimarisini anlamak açısından merkezi bir öneme sahiptir. İki ülkenin İran’ın bölgesel etkisine ilişkin kaygılarında kesişen noktalar bulunması, stratejik yakınlaşma ihtimalini güçlendirmiştir. ABD’nin bölgedeki askerî varlığı ve güvenlik ortaklıkları da bu kesişmenin kurumsal zeminini oluşturmaktadır. Fakat ortak tehdit algısı, iki ülkenin bütün hedeflerinin aynı olduğu anlamına gelmez; Riyad’ın bölgesel meşruiyet arayışı ile Tel Aviv’in güvenlik ve normalleşme stratejileri arasında önemli farklılıklar vardır.
İsrail’in Yemen’deki askerî harekâta katılmak için Suudi Arabistan’ın onayını aradığına ilişkin haberler, bu yakınlaşma arzusunun somut bir göstergesi olarak okunabilir. Ne var ki Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın İsrail’in doğrudan askerî katılımına mesafeli durduğu da basına yansıyan bilgiler arasındadır. Bu tablo; Riyad’ın İran ve Ensarullah karşısında güvenlik desteğine ihtiyaç duyarken İsrail’le açık bir askerî ortaklığın kendi kamuoyunda yaratacağı siyasi maliyeti de hesaba katmak zorunda olduğunu gösteriyor.
Buradaki çelişki açıktır: Suudi yönetimi bir yandan bölgesel güç iddiasını ve İslam dünyasındaki konumunu korumak istemekte, diğer yandan güvenlik mimarisini ABD merkezli ittifaklara ve İsrail’le kesişen stratejik çıkarlara yaslama eğilimi göstermektedir. Filistin meselesi çözülmeden İsrail’le kurulacak açık bir güvenlik ortaklığı, Riyad’ın bölgesel meşruiyetini güçlendirmek yerine aşındırabilir. Çünkü Filistin, Arap ve İslam dünyasında yalnızca diplomatik bir pazarlık konusu değildir; siyasi iktidarların adalet, dayanışma ve bağımsızlık iddialarının sınandığı temel bir ölçüttür.
Bu nedenle İsrail’in Yemen’e dönük askerî girişimlerinin Suudi Arabistan tarafından nasıl karşılandığı, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği kadar Riyad’ın kendi siyasi meşruiyeti açısından da kritiktir. Normalleşme sürecinin askerî işbirliğiyle hızlandırılmak istenmesi, Filistin meselesini çözmek yerine onu daha geniş bir güvenlik düzeninin tali unsuruna indirgeme tehlikesi taşımaktadır. Bölgenin temel siyasi sorunlarını çözmeden oluşturulan ittifaklar kısa vadede bazı aktörlere manevra alanı sağlayabilir; fakat uzun vadede toplumsal tepkiyi, güvensizliği ve çatışma dinamiklerini ortadan kaldırmaz.
İttifak Siyaseti ve Bölgesel Özerklik Sorunu
ABD’nin bölgedeki rolü, bu güvenlik düzeninin temel unsurlarından biridir. Washington’ın askerî kapasitesi, silah tedariki ve stratejik ortaklıkları, Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarında belirleyici ağırlık taşımaktadır. Ancak dış güvenlik garantilerine bağımlılık, müttefik ülkelerin kendi stratejik özerkliklerini de sınırlar. Silah satın almakla güvenliği sağlamak, askerî teknolojiye sahip olmakla siyasi sonuç üretmek aynı şey değildir. Yemen’deki savaş, bu ayrımın en açık örneklerinden biri hâline gelmiştir.
Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışını Türkiye ve Pakistan’la geliştirdiği yeni savunma ilişkileri üzerinden genişletmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. İmzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğerleri açısından da bir güvenlik meselesi sayılmasını öngören yeni bir çerçeve oluşturmuştur. Türkiye, Suudi Arabistan’ın savunma ihtiyaçlarına teknik ve savunma amaçlı destek sunmaya hazır olduğunu belirtirken, Türk Dışişleri yetkilileri saldırı amaçlı bir askerî rol üstlenilmeyeceğini vurgulamıştır. Pakistan’ın da ittifak kapsamındaki yükümlülükleri ile Yemen’de daha geniş bir savaşa sürüklenmenin siyasi maliyetleri arasında denge kurmaya çalıştığı görülmektedir.
Bu gelişmeler, bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerini ortak mekanizmalarla koruma arayışını gösterse de aynı zamanda önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Savunma işbirliği hangi noktada bir ülkenin güvenliğini korumaktan çıkıp başka bir ülkedeki çatışmanın tarafı hâline gelmeye dönüşür? Bir savunma anlaşmasının varlığı, Yemen’deki bütün askerî hedeflere koşulsuz destek verilmesini gerektirmez. Türkiye ve Pakistan açısından belirleyici olan, Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğünü savunmak ile Yemen’deki savaşın genişletilmesine katkıda bulunmak arasındaki hassas ayrımı koruyabilmektir.
Bölgesel dayanışmanın anlamı, bir ülkenin güvenlik kaygılarını diğer ülkelerin siyasi iradesinin önüne geçirmek değildir. Gerçek stratejik özerklik, büyük güçlerin taleplerine uyum sağlamakla ya da yeni askerî bloklara katılmakla ölçülmez. Asıl ölçüt; bölgesel krizlerde bağımsız karar verebilmek, askerî müdahalenin sınırlarını belirlemek ve çatışmaların siyasi çözümünü önceleyebilmektir. Aksi takdirde yeni ittifaklar, güvenliği artırmak yerine çatışmanın coğrafyasını genişleten mekanizmalara dönüşebilir.
Mekke Paktı, Trump’ın Liderlik Söylemi ve Bölgesel Özerkliğin Sınırları
Yemen denkleminde Riyad’ın yaşadığı güvenlik krizini aşma çabası, yalnızca ABD veya İsrail ile yürütülen örtülü/açık temaslarla sınırlı kalmamış; Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile yeni bir boyuta taşınmıştır. İslami sembolizmi yüksek bu pakt; kolektif savunma taahhüdü, ortak savunma sanayii üretimi ve teknoloji paylaşımı gibi maddelerle kâğıt üzerinde Doğu’nun kendi güvenlik mimarisini inşa etme arayışı olarak sunulmaktadır. Ancak bu ittifakın sahaya yansıması, kâğıt üzerindeki metinlerin ötesinde derin politik ve stratejik çelişkileri barındırmaktadır. Anlaşmanın üç ana aktörü açısından öncelikler son derece farklılaşmaktadır.
Suudi Arabistan: Husilerin (Ensarullah) füze ve İHA saldırıları karşısında zayıflayan hava savunma kapasitesini ve sınır güvenliğini Türkiye’nin teknolojik asimetrik gücü (SİHA, elektronik harp) ve Pakistan’ın konvansiyonel askerî caydırıcılığıyla tahkim etmek istemektedir.
Türkiye ve Pakistan: Riyad’ın toprak bütünlüğünü savunmayı kabul etmekle birlikte, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki doğrudan taarruz operasyonlarına veya savaşı genişletme stratejilerine aktif bir taraf olmaktan özenle kaçınmaktadır. Ankara’nın “destek tamamen savunma odaklıdır” vurgusu ile İslamabad’ın bölgesel bir bataklığa çekilmeme hassasiyeti, paktın sınırlarını çizen temel unsurdur.

Bu kırılgan dengeyi esas karmaşıklaştıran unsur ise küresel güçlerin denkleme müdahil olma biçimidir. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Mekke Paktı’nı “büyük ve cesur bir adım” olarak nitelemesi ve hemen ardından Türkiye’nin Yemen’deki olası bir askerî harekâta katılımı sorulduğunda sarf ettiği “Erdoğan benim çok iyi dostum. Ondan istersem bunu yapar, bence ne istersem yapacaktır” ifadeleri, bölgesel ittifakların sınırlarını ve “stratejik özerklik” iddiasını doğrudan hedef almaktadır. Trump’ın bu şahsi patronaj ve hegemonik üslubu iki temel gerçeği ifşa etmektedir.
Söylemsel Vesayet ve İttifak İllüzyonu: Washington, Mekke Paktı gibi bölgesel girişimleri ABD’nin Ortadoğu’daki askerî yükünü hafifleten, ancak kendi jeopolitik ekseninden çıkmayan yardımcı mekanizmalar olarak okumaktadır. Trump’ın Türkiye’nin askerî karar alma süreçlerini Washington’ın taleplerine bağlayan ifadeleri, bölgesel aktörlerin (Türkiye ve Pakistan) bağımsız hareket etme kapasitelerinin küresel güçler tarafından nasıl bir araç olarak görüldüğünü kanıtlamaktadır.
Meşruiyet ve Sürdürülebilirlik Riski: Türkiye ve Pakistan’ın, Suudi Arabistan ile kurduğu savunma bağı, eğer Washington’ın teşviki veya yönlendirmesiyle Yemen’deki taarruz mekanizmalarının parçasına dönüştürülürse; bu durum Ankara ve İslamabad’ı hem Yemen halkı nezdinde hem de geniş İslam dünyasında tarafsız arabulucu / dengeleyici rolünden çıkarıp çatışmanın doğrudan bir parçası hâline getirir.
Netice itibariyle Mekke Paktı, Suudi Arabistan için sahte güvenlik arayışının yerel ölçekten bölgesel ölçeğe genişletilmesi riskini taşımaktadır. Türkiye ve Pakistan için ise asıl sınav; Suudi Arabistan’ın savunma kaygılarını gözetmek ile Washington ve Riyad’ın stratejik yanılgılarına alet olmamak arasındaki o ince çizgiyi koruyabilmektir. Küresel bir liderin “Ben istersem yaparlar” mefhumuyla basite indirgemeye çalıştığı bölgesel dinamikler, askeri ittifakların tek başına siyasi meşruiyet ve kalıcı barış üretemeyeceğinin acı bir hatırlatıcısıdır.
Askerî Üstünlük Neden Siyasi Çözüm Üretmiyor?
Yemen’deki savaşın ortaya koyduğu temel gerçek, askerî gücün siyasi meşruiyetin yerini tutamayacağıdır. Hava saldırıları, füze savunma sistemleri ve gelişmiş silahlar belirli hedefleri vurabilir; fakat bir toplumun siyasi aidiyetlerini, tarihsel hafızasını ve iktidar ilişkilerini yalnızca askerî yöntemlerle yeniden biçimlendiremez. Dış müdahale yerel aktörlerin güç ilişkilerini değiştirebilir; ancak müdahalenin yarattığı yıkım ve bağımlılık, çoğu zaman yeni direniş biçimlerinin de zeminini hazırlar.
Bu tespit, Ensarullah’ın bütün eylemlerini meşru kabul etmek ya da Yemen’deki diğer siyasi aktörlerin haklarını görmezden gelmek anlamına gelmez. Yemen halkı tek bir hareketten ibaret olmadığı gibi, ülkenin geleceği de dışarıdan desteklenen herhangi bir gücün mutlak hâkimiyetine indirgenemez. Sivilleri hedef alan saldırılar, sivil altyapının tahribi, kuşatma ve insani yardıma erişimin engellenmesi; hangi aktör tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin siyasi ve ahlaki bakımdan sorgulanmalıdır. Bir müdahalenin emperyal nitelik taşıdığını ortaya koymak, karşı taraftaki her uygulamayı eleştiri dışı bırakmayı gerektirmez.
Asıl mesele, Yemen’in kendi siyasi geleceğini belirleme hakkının bölgesel güç rekabeti içinde sürekli ertelenmesidir. Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygıları, İran’ın bölgesel nüfuz arayışı, ABD’nin deniz yolları ve ittifak düzeni üzerindeki çıkarları, İsrail’in güvenlik stratejisi ve Körfez ülkelerinin ekonomik hedefleri farklı biçimlerde Yemen sahasında kesişmektedir. Bu çıkarların her biri kendi gerekçesini üretirken savaşın insani ve toplumsal maliyetini Yemen halkı taşımaktadır. Bu nedenle Yemen’deki çatışmayı yalnızca mezhepsel aidiyetler veya iki bölgesel güç arasındaki rekabet üzerinden okumak, siyasi ve ekonomik çıkarların belirleyici rolünü perdelemektedir.
Yemen’in coğrafi konumu, onu küresel ticaret ve enerji güvenliği açısından önemli kılmaktadır; fakat bu önem, ülkenin geleceğinin dış güçlerce belirlenmesine gerekçe oluşturamaz. Babülmendep’in güvenliği, yalnızca askerî devriyelerin ve füze savunma sistemlerinin sayısıyla sağlanamaz. Deniz ticaretinin güvenliği; kıyı toplumlarının istikrarı, siyasi temsil, ekonomik yaşam ve çatışmaların çözümüyle birlikte ele alınmalıdır. Aksi hâlde askerî tedbirler, bir yandan belirli tehditleri sınırlarken diğer yandan yeni tehditlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.
Güvenlik mi, Nüfuz Mücadelesi mi?
Riyad’ın Yemen politikasındaki temel açmaz, güvenliği siyasi nüfuzla özdeşleştirmesidir. Komşu ülkenin siyasal geleceğini denetim altında tutmak kısa vadede stratejik bir avantaj gibi görülebilir; fakat bu yaklaşımın kalıcı istikrar üretebilmesi için yerel meşruiyete ve toplumsal rızaya dayanması gerekir. Askerî müdahaleyle kurulan düzen, bu iki temelden yoksun olduğunda kırılganlaşır. Yemen’deki savaş, Suudi Arabistan’ın askerî kapasitesini sınadığı kadar güvenlik anlayışının sınırlarını da açığa çıkarmaktadır.
İsrail’le olası askerî yakınlaşma ise bu açmazı daha karmaşık hâle getiriyor. Filistin meselesi çözülmeden ve Gazze’deki yıkımın siyasi sonuçları ortadan kaldırılmadan kurulacak yeni güvenlik ortaklıkları, bölgenin temel sorunlarını aşmak yerine onları daha geniş bir ittifak düzeninin içine taşıyabilir. ABD’nin stratejik ağırlığı, İsrail’in güvenlik öncelikleri ve Körfez monarşilerinin rejim güvenliği arayışı belirli noktalarda örtüşse de bu örtüşme, bölge halklarının barış ve bağımsızlık ihtiyacını karşılayan ortak bir siyasi ufuk anlamına gelmez.
Yemen’de ihtiyaç duyulan şey, bir askerî bloğun diğerini yenmesiyle sınırlı bir çözüm değildir. Gerekli olan; ülkenin farklı siyasi ve toplumsal bileşenlerini kapsayan bir siyasi uzlaşma, dış müdahalelerin sınırlandırılması, sivillerin korunması, insani yardıma engelsiz erişim ve deniz yollarının güvenliğini bölgesel istikrarla birlikte ele alan bütüncül bir düzenin kurulmasıdır. Suudi Arabistan’ın güvenliği de ancak Yemen’i sürekli bir nüfuz alanı olarak görmekten vazgeçmesi ve komşusunun egemenliğini kendi güvenliğinin önkoşulu olarak kabul etmesiyle kalıcı bir temele kavuşabilir.
Çünkü bölgesel güç olmanın ölçüsü, komşularının kaderini belirleyebilmek değildir. Gerçek güç, kendi güvenliğini başkalarının güvensizliği üzerine kurma ihtiyacından kurtulabilmektir. Yemen’deki savaşın gösterdiği en önemli ders budur: Askerî üstünlük siyasi meşruiyetin, ittifaklar bağımsız karar alma kapasitesinin, nüfuz ise kalıcı barışın yerini tutamaz. Riyad’ın sahte güvenlik arayışı bu ayrımları görmezden geldiği sürece Yemen’i de kendisini de yeni çatışmaların eşiğinde tutmaya devam edecektir.



