Picture of Nuh Muaz Kapan
Nuh Muaz Kapan

Sartre’da Bağımlılık, Bulantı ve Özgürlük

A+ A-

Varoluşçu Bir Okuma

Bağımlılık kavramı, modern düşüncede çoğunlukla biyolojik, psikolojik ya da sosyolojik bir problem olarak ele alınır; madde kullanımı, davranışsal tekrarlar ve dürtü kontrol bozuklukları üzerinden tanımlanır. Ancak bu yaklaşım, insanın varoluşsal boyutunu büyük ölçüde dışarıda bırakır. Oysa Bulantı gibi metinler, bağımlılığı doğrudan konu edinmese de, onun en derin köklerine işaret eder. Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğu, bağımlılığı bir alışkanlık ya da zayıflık olarak değil; insanın özgürlüğü, anlam arayışı ve ontolojik eksikliğiyle kurduğu problemli ilişkinin bir sonucu olarak düşünmeye imkân tanır. Bu çerçevede bağımlılık, yalnızca bir davranış değil, insanın kendi varoluşuyla baş etme biçimlerinden biri olarak yeniden tanımlanabilir.

Sartre’ın düşüncesinin merkezinde, insanın özünden önce var olduğu fikri yer alır. Bu, insanın önceden belirlenmiş bir doğaya ya da sabit bir kimliğe sahip olmadığı anlamına gelir. İnsan, ne ise o değildir; ne değilse odur. Bu paradoksal yapı, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik adlı eserinde geliştirdiği “kendinde varlık” ve “kendisi için varlık” ayrımıyla açıklanır. Nesneler kendinde varlıktır: tamamlanmış, kapalı ve olduğu gibi olan. İnsan ise kendisi için varlıktır: kendini aşan, sürekli oluş hâlinde olan ve hiçbir zaman kendisiyle tam örtüşmeyen bir bilinçtir. Bu örtüşmezlik, insanın içinde taşıdığı bir boşluk yaratır. Sartre bu boşluğu “hiçlik” kavramıyla ifade eder. Hiçlik, yokluk değil; insanın kendi varlığına mesafe alabilme, kendini inkâr edebilme ve yeniden kurabilme kapasitesidir.

Ancak bu kapasite, aynı zamanda bir yük getirir. İnsan, ne olduğunu bilmeden var olur ve ne olacağını kendisi belirlemek zorundadır. Bu durum, özgürlüğü kaçınılmaz kılar. Sartre’ın ünlü ifadesiyle insan “özgürlüğe mahkûmdur.” Fakat bu özgürlük, yüzeyde göründüğü gibi hafifletici değil; aksine ağır ve bunaltıcıdır. Çünkü her seçim, bir sorumluluk ve aynı zamanda diğer tüm olasılıkların reddi anlamına gelir. İşte bu noktada bağımlılık kavramı, ontolojik bir anlam kazanır. İnsan, bu belirsizlik ve sorumluluk karşısında, kendini daha sabit, daha güvenli ve daha az talepkâr yapılara bağlama eğilimi gösterir. Bir alışkanlığa, bir ilişkiye, bir role ya da bir maddeye yönelmek, aslında bu özgürlük yükünü hafifletmenin bir yoludur. Bu anlamda bağımlılık, yalnızca bir zayıflık değil; özgürlüğün ağırlığına karşı geliştirilmiş bir varoluş stratejisidir.

“Bulantı” romanı, bu stratejinin çöktüğü bir anı anlatır. Romanın kahramanı Antoine Roquentin, gündelik hayatın sıradanlığı içinde, varlığın kendisiyle yüzleşir. Nesneler artık işlevleriyle değil, çıplak varlıklarıyla görünür hâle gelir. Bir ağaç kökü, bir taş ya da bir sandalye… Bunların hiçbiri artık tanıdık anlamlarını taşımaz. Aksine, fazlalıklarıyla ve nedensizlikleriyle rahatsız edici bir hâl alırlar. Roquentin’in yaşadığı “bulantı”, bu karşılaşmanın sonucudur. Bu, fizyolojik bir rahatsızlık değil; varlığın gereksizliği karşısında duyulan ontolojik bir sarsıntıdır. Dünya artık açıklanabilir değildir; şeyler vardır, ama neden vardır sorusu cevapsızdır. Bu durum, insanın dünyaya yüklediği tüm anlamların çöktüğü bir anı temsil eder.

Bu çöküş, bağımlılığın görünür hâle geldiği andır. Çünkü insan, normalde bu tür bir çıplaklıkla karşılaşmaz. Gündelik hayat, alışkanlıklar, dil, toplumsal roller ve anlam sistemleri, varoluşun bu sert yüzünü örten bir tür perde işlevi görür. İnsan bu yapılar sayesinde dünyayı anlaşılır, düzenli ve katlanılabilir kılar. Ancak bu yapılar çöktüğünde, insan kendi özgürlüğüyle ve dünyanın anlamsızlığıyla baş başa kalır. Roquentin’in bulantısı, tam da bu baş başa kalışın ifadesidir. Bu noktada bağımlılık, bir kaçış değil; aslında bu tür bir yüzleşmeyi erteleyen bir ara yüz olarak düşünülebilir. İnsan, bağımlılıkları sayesinde varoluşun ağırlığını doğrudan hissetmekten kaçınır.

Sartre’ın etik düşüncesinde merkezi bir yer tutan “kötü niyet” kavramı, bu durumu daha da netleştirir. Kötü niyet, bireyin kendi özgürlüğünü inkâr ederek kendini sabit bir kimliğe indirgemesidir. İnsan, özgür olmanın getirdiği sorumluluktan kaçmak için kendini bir rolün içine hapseder ve bu rolü zorunluymuş gibi yaşar. Garson örneğinde olduğu gibi, kişi kendini sadece bir “garson” olarak tanımlar ve bu rolün dışındaki olasılıkları görmezden gelir. Bu durum, bilinçli bir kendini aldatma biçimidir. Bağımlılık da bu çerçevede düşünüldüğünde, kötü niyetin somut bir tezahürü olarak ortaya çıkar. Bağımlı birey, kendi davranışını zorunluymuş gibi sunar; “ben böyleyim” ya da “bırakamam” diyerek özgürlüğünü askıya alır. Oysa Sartre’a göre insan hiçbir zaman tamamlanmış bir varlık değildir; her an kendini aşma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle bağımlılık, yalnızca bir alışkanlık değil; aynı zamanda özgürlüğün reddidir. Bu yaklaşım, Sartre’ı psikanalitik gelenekten ayırır. Sigmund Freud bağımlılığı bilinçdışı dürtüler ve tekrar zorlantısı üzerinden açıklar. Ona göre birey, farkında olmadığı içsel dinamikler nedeniyle aynı davranışları tekrar eder. Sartre ise bu tür bir determinizmi reddeder. Ona göre insan, bilinçdışı bir zorunluluğun değil, bilinçli bir seçimin ürünüdür. Bu nedenle bağımlılık, kaçınılmaz bir kader değil; seçilmiş bir kaçıştır. Bu fark, bağımlılığı etik bir problem hâline getirir. Çünkü artık mesele yalnızca tedavi edilmesi gereken bir durum değil; aynı zamanda yüzleşilmesi gereken bir sorumluluktur.

Benzer şekilde Martin Heidegger’in “düşüş” (Verfallen) kavramı da bu tartışmaya katkı sağlar. Heidegger’e göre insan, çoğu zaman kendi özgün varoluşundan kaçar ve gündelikliğin anonim dünyasına sığınır. Bu sığınma, bireyin kendini kaybetmesine yol açar. Bağımlılık, bu düşüşün somut bir biçimi olarak okunabilir. İnsan, kendi varoluşsal kaygısıyla yüzleşmek yerine, alışkanlıklara ve tekrar eden davranışlara yönelir.

Öte yandan Albert Camus, Sisifos Söyleni adlı eserinde absürd karşısında bir “isyan” önerir. Camus için anlamın yokluğu, bir çöküş değil; bir başlangıçtır. İnsan, anlamsızlığı kabul ederek yine de yaşamayı seçer. Sartre’da ise bu yokluk daha içsel ve sarsıcı bir deneyim olarak ortaya çıkar. Bu fark, bağımlılığın konumunu da değiştirir. Camus’da bağımlılık, aşılması gereken bir zayıflık gibi görünürken; Sartre’da daha derin, daha yapısal bir eğilim olarak belirir.

Sonuç olarak Sartre’ın düşüncesi çerçevesinde bağımlılık, yalnızca bir hastalık ya da zayıflık olarak değil; insanın varoluşsal durumunun bir uzantısı olarak anlaşılmalıdır. İnsan, özgür olduğu için bağımlılığa yönelir; çünkü özgürlük, beraberinde belirsizlik, sorumluluk ve kaygı getirir. Bu nedenle bağımlılık, özgürlüğün karşıtı değil; onun gölgesidir. “Bulantı”, bu gölgenin ortadan kalktığı ve insanın kendi varoluşuyla yüzleşmek zorunda kaldığı bir anı temsil eder. Roquentin’in deneyimi, bağımlılıkların çöktüğü ve insanın çıplak özgürlüğüyle karşı karşıya kaldığı bir eşiktir. Bu eşik, ne bir çözüm sunar ne de bir çıkış yolu gösterir; yalnızca insanın içinde bulunduğu ontolojik gerilimi görünür kılar.

Bu perspektiften bakıldığında, asıl mesele bağımlılıktan kurtulmak değil; onun ardındaki kaçış mekanizmasını anlamaktır. Çünkü insan, bağımlılıklarını terk etse bile, onları üreten ontolojik boşluk varlığını sürdürür. Bu nedenle bağımlılık, ortadan kaldırılabilecek bir sorun değil; sürekli yeniden şekil değiştiren bir varoluş biçimidir. Sartre’ın felsefesi, bu gerçeği romantize etmeden, sert ve doğrudan bir şekilde ortaya koyar.

Kaynakça

Heidegger, Martin. Varlık ve Zaman. (Çev. Kaan H. Ökten). İstanbul: Agora Kitaplığı.

Sartre, Jean-Paul. Bulantı. (Çev. Bertan Onaran). İstanbul: Can Yayınları.

Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik. (Çev. Turhan Ilgaz & Gaye Çankaya Eksen). İstanbul: İthaki Yayınları.

Camus, Albert. Sisifos Söyleni. (Çev. Tahsin Yücel). İstanbul: Can Yayınları.