Picture of Muhammed Sami Tekbaş
Muhammed Sami Tekbaş

Savaşın Ötesi Küresel Düzenin Yeni Yolu

A+ A-

28 Şubat 2026’da başlayan ve Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı geniş çaplı askeri operasyon, yalnızca bölgesel bir savaş olarak okunamaz. Bu çatışma, klasik anlamda bir güç mücadelesinin ötesinde, küresel sistemin yapısal dönüşümünü hızlandıran bir kırılma anına işaret etmektedir. Zira bu savaş, askeri başarı ile stratejik kazanım arasındaki farkı dramatik biçimde görünür kılarken; aynı zamanda tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu bir yapıya geçişin sancılarını da açığa çıkarmaktadır.

Bu bağlamda mesele, yalnızca İran’ın zayıflatılması ya da İsrail’in güvenliğinin tahkimi değildir. Asıl mesele, küresel güç mimarisinin nasıl yeniden şekillendiği; enerji, finans ve güvenlik eksenlerinin nasıl yeniden dağıldığıdır.

İlk bakışta İran’ın askeri kapasitesinin ciddi biçimde aşındığı açıktır. Hava savunma sistemlerinin çökmesi, donanmasının büyük ölçüde etkisiz hale getirilmesi ve üst düzey liderliğinin hedef alınması, devlet kapasitesinde ciddi bir erozyona işaret eder. Ancak bu tabloyu yalnızca “zayıflama” olarak okumak analitik olarak yetersizdir.

İran’ın stratejik davranışı, klasik konvansiyonel güç dengesi mantığından ziyade “asimetrik dayanıklılık” üzerine kuruludur. Bu çerçevede Tahran’ın temel hedefi kazanmak değil, kaybetmemektir. Bu yaklaşım, özellikle uzun süreli çatışmalarda belirleyici olabilir. Nitekim İran, doğrudan askeri üstünlük kuramasa da üç kritik alanda etkinlik üretmektedir:

    Coğrafi Şok Etkisi: Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol kapasitesi, küresel enerji arzını doğrudan etkileyebilecek bir kaldıraçtır.

    Siyasal Dayanıklılık: Rejimin iç baskı mekanizmaları, dış müdahalelere rağmen çözülmesini engellemektedir.

Dolayısıyla İran bugün askeri olarak zayıf ama stratejik olarak hâlâ oyunun içinde olan bir aktördür. Bu durum, savaşın “taktik kazananı” ile “stratejik kazananı”nın farklı olabileceğini göstermektedir.

İsrail’in Lübnan Saldırıları

Lübnan’a yönelik İsrail saldırıları, yalnızca Hizbullah tehdidini bertaraf etmeye yönelik değildir. Bu operasyonlar, İsrail’in güvenlik doktrininde önemli bir dönüşümü yansıtır: tehditlerin sınır ötesinde ve önleyici şekilde yok edilmesini amaçlasa da yani dünyaya böyle bir izahatta bulunsalar da bu hem İsrail’in hesap vermemezlik, istediği gibi hareket etme ve hiçbir kural tanımadan hareket etmesinin artık kendisi için bir meşruiyet üretmediği ve de giderek destek kaybetmesi bu süreçten karlı çıkmadığını hatta zarar gördüğünü de ortaya koymaktadır.

Ayrıca İsrail’in bu strateji, iki yönlü bir risk üretmektedir:

  Devlet Çöküşü Riski: Lübnan gibi kırılgan bir devletin daha fazla destabilize edilmesi, kontrolsüz alanların artmasına yol açabilir. Bu durum, paradoksal biçimde İsrail için daha büyük güvenlik tehditleri doğurabilir.

   Bölgesel Yayılma: Hizbullah’ın savaşa daha derin angaje olması, çatışmayı çok cepheli bir savaşa dönüştürme potansiyeline sahiptir.

İsrail’in askeri üstünlüğü tartışmasız olsa da, bu üstünlüğün uzun vadeli stratejik istikrar üretip üretmeyeceği ciddi bir soru işaretidir.

ABD: Taktik Güç, Stratejik Aşınma

Amerika Birleşik Devletleri açısından savaşın en kritik boyutu, askeri başarı ile jeopolitik maliyet arasındaki açının giderek büyümesidir. ABD, savaş alanında belirgin bir üstünlük kurmuş olsa da üç temel alanda ciddi aşınma yaşamaktadır:

1. Müttefiklerle İlişkiler: Avrupa ve Körfez ülkeleri, savaşın ekonomik sonuçlarından doğrudan etkilenmektedir. Enerji fiyatlarındaki artış, özellikle Avrupa Birliği ekonomilerini ciddi bir baskı altına sokmuştur. Bu durum, transatlantik ilişkilerde yeni gerilimler üretmektedir.

2. Askeri Kapasite Dağılımı: ABD’nin yüksek teknoloji mühimmat stoklarının hızla tükenmesi, özellikle Doğu Asya ve Avrupa’daki caydırıcılık kapasitesini zayıflatmaktadır. Bu durum, küresel güç projeksiyonunun sürdürülebilirliği açısından kritik bir sorundur.

3. Meşruiyet Krizi: Savaşın uluslararası hukuk açısından tartışmalı olması, ABD’nin normatif liderlik iddiasını zedelemektedir. Bu durum, özellikle Küresel Güney’de anti-Amerikan söylemlerin güçlenmesine yol açmaktadır.

Çok Kutupluluğa Geçiş: Sistemik Bir Kırılma

Bu savaşın en önemli sonucu, uluslararası sistemdeki güç dağılımının yeniden şekillenmesidir. Soğuk Savaş sonrası dönemde kurulan tek kutuplu düzen, artık sürdürülebilir değildir. Yeni dönemin en belirgin özelliği, güç merkezlerinin çoğullaşmasıdır:

  • ABD hâlâ en büyük askeri güçtür, ancak mutlak hegemon değildir.
  • Çin ekonomik ve teknolojik kapasitesiyle alternatif bir kutup oluşturmaktadır.
  • Rusya askeri ve enerji gücüyle sistemdeki ağırlığını korumaktadır.

Bu çok kutuplu yapı, daha istikrarsız ama aynı zamanda daha müzakereci bir uluslararası ortam üretmektedir.

Çin’in Sessiz Yükseliş Stratejisi

Çin, bu çatışmada doğrudan taraf olmamakla birlikte en fazla stratejik kazanç elde eden aktörlerden biridir. Çin’in yaklaşımı üç temel eksende şekillenmektedir:

Ekonomik Nüfuz: Enerji krizini fırsata çevirerek alternatif tedarik zincirleri kurmaktadır.

Diplomatik Konumlanma: Tarafsız ve arabulucu bir aktör olarak kendini konumlandırmaktadır.

Jeopolitik Sabır: ABD’nin yıpranmasını bekleyen uzun vadeli bir strateji izlemektedir.

Bu strateji, klasik askeri güç projeksiyonundan ziyade sistem içi dönüşümü hedefleyen bir yaklaşımı yansıtır.

Enerji Krizi ve Petro-Doların Geleceği

Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla birlikte küresel enerji piyasalarında ciddi bir şok yaşanmıştır. Bu durumun üç temel sonucu vardır:

1. Fiyat Şokları: Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış, küresel enflasyonu tetiklemekte ve özellikle ithalatçı ülkeleri zor durumda bırakmaktadır.

2. Enerji Güvenliği: Avrupa başta olmak üzere birçok bölge, enerji arz güvenliğini yeniden düşünmek zorunda kalmaktadır.

3. Petro-dolar Sistemi: Enerji ticaretinin dolar üzerinden yapılması, ABD’nin küresel finansal gücünün temelidir. Ancak alternatif ödeme sistemlerinin yaygınlaşması, bu sistemi aşındırmaktadır.

Özellikle Çin’in yuan bazlı enerji ticaretini teşvik etmesi, uzun vadede doların küresel rezerv para statüsünü sorgulatabilir.

Küresel Ekonomik Darboğaz

Savaşın ekonomik etkileri yalnızca enerji piyasalarıyla sınırlı değildir. Gübre, lojistik ve üretim maliyetlerindeki artış, küresel ekonomiyi çok katmanlı bir krizle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum şu temel riskleri de beraberinde getirir:

  • Resesyon Riski: Küresel büyüme hızının ciddi biçimde düşmesi
  • Borç Krizi: Gelişmekte olan ülkelerde borç sürdürülebilirliğinin zayıflaması
  • Sosyal İstikrarsızlık: Artan yaşam maliyetlerinin siyasi krizlere yol açması

Bu savaşın en çarpıcı özelliği, klasik anlamda bir “kazanan” üretmemesidir. ABD ve İsrail askeri olarak üstünlük kurmuş olabilir; ancak bu üstünlük, stratejik ve ekonomik maliyetlerle dengelenmektedir. İran ise ağır kayıplar vermesine rağmen sistemik bir direnç göstermektedir.

Asıl kazanan ya da kaybeden ise devletler değil, uluslararası sistemin kendisidir. Tek kutuplu düzen çözülmekte, yerine daha parçalı, daha rekabetçi ve daha belirsiz bir yapı ortaya çıkmaktadır. ,

Bu yeni dünya düzeninde güç, yalnızca askeri kapasiteyle değil; ekonomik dayanıklılık, enerji kontrolü ve diplomatik esneklikle tanımlanacaktır. Orta Doğu’daki bu savaş, işte tam da bu yeni paradigmanın habercisidir.