Picture of Remzi Çetinkaya
Remzi Çetinkaya

Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi ve Yirminci Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa Siyaseti Üzerine Bir Değerlendirme

A+ A-

Giriş: Namık Kemal’den Filibeli’ye İslamcılık Düşüncesinin Seyri

Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi üzerine portre ve metinler üzerinden yaptığımız okumaya devam ediyoruz. İlk iki yazıda Namık Kemal üzerinde durmuş, onun Cezmi romanı ve Renan Müdafaanamesi kitapları üzerinden fikirlerini anlamaya çalışmıştık. Namık Kemal üzerinden yaptığımız okumaya şimdi de Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’den devam ediyoruz.

I. Hayatı ve Fikri Konumlanışı

1865 yılında doğan Ahmet Hilmi 1914 tarihinde ani bir ölümle erken yaşta vefat etmiştir. Babası Şehbender (Konsolos) olduğu için Şehbenderzade diye adlandırılmıştır. Çeşitli memuriyet görevlerinde bulunduktan sonra İttihat ve Terakki’ye katılmış, yazılar yayınlamaya başlamıştır. Bu yazılarından dolayı sürgün edilmiş ancak 2. Meşrutiyet ilan edildikten sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Bu arada da birçok kere gazete çıkarmış, çeşitli gazete ve dergilerde de yazıları yayınlanmıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra İttihatçıları da eleştirmeye başlamış, Devri Hamid’de olduğu gibi istibdata karşı çıkmıştır. Hürriyet ve İhtilaf grubuna da eleştirilerde bulunmuş, bu grubun mensubu olmamıştır. 1914 de aniden vefat etmiştir. Vefatı zehirlenme sebebi ile olduğu düşünülmektedir. İlk defa Siyonizm ve Masonluk üzerine yazılar yazan bir kişi olduğu için onlar tarafından zehirlenmesi olasıdır.

Çıkarmış olduğu gazetenin isminin İttihad-ı İslam olmasına ve yayınlamış olduğu eserlerin sadece isimlerine bakarak ne derece önemli bir İslamcı olduğu görülecektir. Ömrünü yazıları ve fikirleri ile İslam Birliği’ne adamış önemli bir fikir adamını konu ediniyoruz.

II. Eserin Tarihsel Bağlamı       

İnceleyeceğimiz eser olan Yirminci Asırda Alemi İslam ve Avrupa Siyaseti Filibeli Ahmet Hilmi’nin önemli metinleri arasındadır. Öncelikle eserin yayınlandığı tarihi ele almak gerekir. Eser 1910 yıllarında ilk defa yayınlanmıştır. Dönem 1908 de hareketle Meşrutiyet’in ilan edildiği, İkinci Abdülhamid’in tahtan indirilip İttihat ve Terakki’nin iyiden iyiye yönetimi devralmaya başladığı dönemdir. Bir yandan da Avrupa devletlerinin sömürgecilik yarışında iki bloğa ayrıldığı bir dönemdir. Önce bir Avrupa okuması, daha sonra İslam dünyası ve tehlikeleri okuması görürüz.

III. Avrupa Medeniyeti: “Medeni Vahşet”

Batı ve batılılaşma karşıtı bir yazar görürüz karşımızda. Mehmet Akif’te kulağımıza yer eden “Tek dişi kalmış canavar!” olan medeniyet Filibeli’de de “medeni vahşet” olarak karşımıza çıkar. Avrupa fenni ilimleri geliştirir ve kullanır fakat bunu tahakküm ve vahşetlerine bir araç olarak kullanmaktadır. Avrupa rekabet ve mücadeleyi hayat hakikati olarak benimsemiştir. Onların hayatında dinin bir tesiri artık kalmamıştır. “Avrupa kavimlerinin sanayi seviyesi her mütefekkiri hayran edecek bir azamettedir. Lakin manevi medeniyetinin sukut ettiği zillet derecesi, tarihte misli görülmemiş bir alçaklıktır.”

Yazarda birçok yerde sosyalizm karşıtlığı görülmektedir. Filibeli’ye göre sosyalizm komünizme götürür, komünizm de çocuk ve kadınlara kadar malda ortaklıktır ve onun sonu da anarşidir. Avrupa bu çöküşün içine yuvalanmıştır ve bu aşamaları geçerek mutlaka batacaktır. Avrupa halkları müstebitlere isyan edecekler ve yirmi beş yıl sonunda sosyalist yönetimlere geçecektir. Avrupa kısmen sosyalist ve faşist yönetimlere birinci dünya savaşı sonrası dönmüştür. Fakat ikinci dünya savaşının da etkisiyle bir sonraki aşamaya geçilmemiştir. Aslında her dönem İslamcının gözünde Avrupa medeniyeti bir ahlaki çöküş içindedir ve bu çöküş çok yakın bir zamanda gerçekleşecektir.

Yazara göre Avrupa da tarihi dönemler itibari ile müstebitlerin yönettiği bir devir yaşamaktadır. Yalnız eski müstebitlere göre daha vahşi ve daha kan dökücüdürler fakat onlardan daha çok rıza üretmişlerdir. Yeni müstebitlerde “beşeri ihtirasları daha geniş ve daha umumi bir mikyasta okşamanın yolunu bulmuşlardır.” Büyük çoğunluk mutlu azınlığın zevk ve ihtiyaçlarını en kısa zamanda karşılamakla meşguldürler ve bu meşguliyetlerinin farkında değillerdir. Yazar burada bir kapitalizm okuması yapamamış, ekonomik nedenlere girememiştir. Kapitalist üretim ilişkileri, sömürgecilik ekonomisi ve sanayi sermayesinin yapısı konularına girememiştir. Sosyalizm konularını da yüzeysel ve yanlı bir bakış açısıyla bakmış, gelişen Marksist okumaları takip edememiştir. Tartışma yine Batının ahlakı ve ilmi arasında kalmıştır.

IV. Asıl Sebep: Müslümanların Dağınıklığı

Filibeli bir kısa bir medeniyetler tarihi okuması yapar. Üç bin yıl evvel doğudaki kavimlerin Avrupa’ya yürüyüşü ile Avrupa bir aydınlanma yaşar. Bu aydınlanmanın sonucunda Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi bilginler ortaya çıkar. Daha sonra Hristiyanlıkla Avrupa’ya yeni bir yürüyüş yapılır. Avrupa’ya ulaşan Hristiyanlık tüm öz benliğinden kopar. Bir sonraki dönemde İslam’ın aydınlığı dünyayı sarmaya başlar. Yunan medeniyetinden de aldıkları ile ilim ışığını yaymaya devam etmişler, öğrendiklerini düzeltmişler, yenilemişler ve fersah fersah geçmişlerdir. Yazar İbni Haldun’un toplumların doğup, büyüyüp daha sonra öldükleri üzerine çalışan tarih felsefesini alır. İslam Medeniyeti de bu aşamalardan sonra gerilemeye başlamıştır, Osmanlı her ne kadar fetihlerle genişleme ve ışığı yayma şansı bulmuşsa da gerilemeye çare olamamıştır. Sonuçta 400 milyonluk Avrupa tüm dünyaya hakim olmuştur. Osmanlı, İran ve Çin gibi hala siyasi istiklalini korumaya çalışan ülkeler varsa da geri kalan bütün Müslümanlar esaret altındadır. Filibeli bugün de geçerli olan şu tespiti yapar: “İnsaniyetin şeref ve imtiyazı olan hukuk, adalet, mürüvvet, müsavat, kardeşlik, hürriyet vs. gibi mefhumların ancak hakimler arasında bir manası, bir hükmü olup mahkumlara bunların hiçbir şümulü yoktur.” Bu erken dönem bir uluslararası hukuk eleştirisi olmak bakımından çok önemlidir. Siyasal alanda ulusların değil hakimlerin hukuku işlemektedir.Bütün bu olanların sebebi Avrupa’nın gücü müdür yoksa Müslümanların hamiyetsizliği, gafleti ve dinsizliği midir? Burada Müslümanların kalplerinin dağınık olması en büyük sebeptir. O yüzden Filibeli İttihad, adalet, eşitlik ve hürriyet demektedir.

V. Avrupa Devletleri ve İngiltere Tahlili

Filibeli daha sonra Avrupa ülkelerini tek tek tahlil eder. Burada tahlilin yönü onların Osmanlı ve Müslümanlara dönük olan taraflarıdır. Avrupa’da iki kutup artık oluşmuştur. 1910’lu yıllarda iki kutbun artık görünür olduğunu anlıyoruz. İttifak ve İtilaf devletleri. Tek tek Osmanlı karşısındaki durumları incelenir bu bölümlerde. Tek tek o bölümleri incelemeyeceğiz ama önem kazanan bölüm İngiltere ile ilgilidir. Diğer batı devletleri Müslümanlara karşı çok şiddetli ve mütecaviz iken İngiltere bu şiddet ve tecavüzü başka bir siyaset güderek yapmaktadır. İngiltere bulunduğu yerlerde yönetici elitin tamah ve ihtiraslarına oynamakta, böylelikle yerel halkı bu yöneticilerin tamah ve ihtiraslarını yöneterek esaret altında tutmaktadır. Esirler boynundaki zinciri hissetmemektedir. İngiltere bu yönüyle diğer Batılı ülkelere göre daha tehlikelidir.

VI. Vehhabilik Meselesi

İngiltere başlığının altında Vehhabiliği bu yüzden bir alt başlık olarak ele alır. Filibeli’ye göre Vehhabilik surete bakıldığında Ehli Sünnet ile eş değerdir. Fakat tehlike tam da buradadır. Filibeli’ye dindarlık gelenek ve mukaddeslere bağlılık ile güç bulmaktadır. Vehhabilik bütün bunlara karşıdır. Din çağın ihtiyaçlarına göre yeni ahkamlar geliştirilerek ayakta kalmaktadır. Bütün bu gelenek, tarih ve kültürden gelen şeyleri, ayrıca zamanın ihtiyaçlarına göre geliştirilen hukuku bidat adı altında ortadan kaldırdığımızda istinat edecek bir yapı kalmamaktadır. Bu da nasıl kaynaklara dönmek olarak görülen Protestanlık dinsizliğe dönüştüyse bu da aynı etkiyi gösterecektir. Ayrıca sömürüye karşı İngiltere ve Fransa’ya mücadele eden dini yapılar tarikatlar olmuştur. Vehhabilik de tam bu tarikatlara karşı bir ideoloji olmuştur. Günümüzde Şii karşıtlığı görüntüsü altında Vehhabilik Müslümanları etkilemeye devam etmektedir. Hızlı bir yenilik çağında bidatlere karşı olmak adı altında aslında karşıt olduğu tarikatlar üzerinde de etkili olmuş, kaynaklara dönüş propagandası ile akademiyi etkisi altına almış, farlılıklara karşıtlık adı altında ise ayrıştırmaları arttırmıştır. Mezhep ve meşrep ayrıntısına girmeden sadece bu noktayı göstermesi bakımından Filibeli’nin tespitleri önemlidir.

Ayrıca Vehhabilik kısmında Filibeli’nin eleştirileri bu isim üzerinde kalmıştır, geleneklere bağlı olmakla birlikte dindeki yenileşmelere karşı değildir. Bir reform eleştirisi olmaması onu da o kanata yakın olduğunu gösterir. Ayrıca farklı bir bölümde içtihat kapısının kapalı olmasını eleştirmesi de bir göstergedir.

VII. Ekonomik Tahlil: Yerli Sanayi ve Koruyucu Yaklaşım         

Filibeli’ye göre en büyük mesele kör taklitçiliktir. Batının zenginliği insanların gözünü boyamıştır. Onlar gibi yaşamak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek adet olmuştur. Ahlaki bir çöküş yaşanmaktadır. Bu sefahat düşkünlüğü ve ahlaki çöküş batıda da vardır ama batının iyi yönleri de vardır. Batının ahlakını değil iyi taraflarını alalım düşüncesi ilk dönem İslamcıların genel düşüncesidir diyebiliriz. Osmanlı ekonomik olarak Batının gerisindedir. Ziraat alanında orta çağ seviyesinde hatta onun gerisindedir. Sanayi alanında da Osmanlı neredeyse hiç yoktur. Ulaşım ve makine ihtiyaçları çok büyüktür. Fakat burada Filibeli’ye göre bir açmaz vardır. Osmanlı ülkesi yetersiz de olsa üretmektedir. Üretim ulaşım imkanlarının kıtlığı nedeniyle üretim yapan mahalin kendisine ve az da olsa çevresine göre yapılmaktadır. Ekonomik deyimle artı değer üretilmemektedir. Fakat ulaşım ve nakil yetersizliğinden dolayı bu üretim dağıtılamadığı için ulaşım probleminin çözülmesi gerekir. Ulaşım problemi çözüldüğünde ise etki tersine olmuştur. Ulaşım imkanı ile birlikte ithal mallar pazara inme şansı bulmuş, yerli ürünlere ihtiyaç ve yöneliş artmış, dolasıyla ülke sömürüye açılmıştır. Ulaşımın olmadığı zamanlarda malların kısıt olmasından dolayı zenginlik bir elde toplanıyor ve bölge dışına çıkmıyordu. Ulaşım imkanları ile ithal mallar en küçük pazara bile girerek bollaştı, dolasıyla yerel zenginlerin gücü azaldı. Fakat bu imkanlar üreticiye yönelmedi, ithal eden ülkelere ve aracıları zengin yaptı. Para da bölgede kalmayarak bölge hatta ülke dışına çıktı.

Bunun çözümü olarak ithal malları almak yerine kendi ürünlerimizi üretmeliyiz. Bunun için de yerli sanayi kurulmalıdır. Yerli sanayi ürünleri yine de ithal ürünlere göre biraz daha pahalı olacaktır. Burada yerli ürün korunmalıdır. Bu devletin gücü ve imkanları dairesindedir. Bu yerli sanayi için sermaye gerekliliği vardır. Sermaye için imkanlar birleştirilmelidir. Fakat bizde bireycilik hakimdir. İttihat, aynı amaca yönelmek bunun için şarttır. Yerelde her bölge kendi içinde bu gelişmeyi sağlamalıdır. Öz olarak bu milli ve mahalli birliktelik kurulmalıdır. Bunun için de ahlak güzelliği, milli ve manevi duygular ve vatan sevgisi neşredecek vasıtalar bulunmalı ve kullanılmalıdır. Bizdeki mektepler yetersizdir, ecnebi mekteplerse milletine ve maneviyatına uzak insanlar yetiştirmektedir. Bu mekteplere muhtaç olmayacak hale gelinmelidir. Bu bağlamda Filibeli’de yerelden genele ulaşan bir milli iktisat fikrinin temellerini görürüz.

VIII. Siyonizm ve Masonluk

Yukarıda ilk başlarda yazarın Siyonizm ve Masonluk konularına ilk değinen kişilerden olduğunu aktarmıştık. Bu konuyu biraz daha açalım. Filibeli’ye göre şimdilik dahilde bulunan Yahudiler bir tehlike oluşturmamaktadır. Fakat Avrupa’daki Yahudilerin durumu gerçek manasıyla bilinmemektedir. Avrupa’da Yahudiler hem banker, tüccar gibi mesleklerle ekonomiyi elde tutarlarken, bir yandan da siyasi ve fikri alanda birçok önemli şahsiyete sahiptir. Şimdi de Siyonizm ile Yahudilere dünya üzerinde bir yurt planı yapmaktadırlar. Bu da Filistin topraklarında bir devlet anlamına geliyor. Yazara göre bu devlet Osmanlı himayesinde ve egemenliği altında kurulmak isteniyor. Bu bölgeye göçler de artmış durumda ve vatan toprağı kopartılmak istenmektedir.

Yahudiler Avrupa’daki hür düşünce ortamından yararlanmaktadır. Avrupalılar dinin onlara göre engel olan taraflarından kurutulmuş ve dinin etkin olmadığı bir hayat benimsemişlerdir. Yahudiler ise bu ortamdan yararlanmakta fakat dinlerine helal getirmemektedir. Yahudi sermayedarlar ekonomik gücü ellerinde tutmaktadırlar, Avrupalılar dinlerinden koparak kendilerini hür düşünceye adarlarken, Yahudiler cemaat bağları sayesinde bir birlik ve tek vücutluk sergilemektedirler. Yahudiler Avrupalılar arasında bağlar zayıflarken daha çok birlik olmaktadırlar ve bu Siyonizm denen olguyu ortaya çıkarmıştır. Siyonistler kendi bağlarını sağlamlaştırırken diğer insanları da kendilerine hizmet ettirmek için farmasonluğu ortaya çıkarmışlardır. Görünürde masonluk dinlere eşit mesafede her din ve görüşten insanların bir araya gelebildiği bir dayanışma yapısıdır. Böyle görünmekle birlikte aslında masonluk kabalist, Talmud ve Tevrat’a dayanan bir dini yapıdır ve Siyonistler bu mezheple yüz yıllardan beri gelen öçlerini insanlardan alacaktır. Masonluğun bütün inanç ve ritüelleri Kabala’dan ortaya çıkmıştır. Bu inanca göre şeytan kötü bir varlık değil, bir önderdir. Yazar bu bölümde ayrıntı ve pasajlarla görüşünü desteklemiştir.

IX. Meşrutiyet, Milli Hakimiyet ve İslam Milleti

Filibeli tam bir meşrutiyet taraftarıdır. Saltanat düzeni üzerine önemli bir eleştirisini görmeyiz fakat kendisi hukuk, adalet, eşitlik, ittihat ve hürriyetten yanadır. Meşrutiyetin ikinci ilanını büyük bir inkılap olarak görmektedir ve şu sözlerle betimlemektedir. “Türkiye ordusunun gayret ve hamiyeti İslamiyesi sayesinde bir inkılabı harika-nüma yaparak ölümden kurtulmuştur.” Ona göre bu inkılapla büyük bir uyanış meydana gelmiştir. Fakat meşruti yönetimde iki gaye ortaya çıkar. Biri ulusların çıkarları diğeri ise unsurların birliği. Her unsur önceliği Osmanlılık olarak görüyor olsa ittihad çok kolay olurdu. Fakat her unsur kendi çıkarlarını öne koyduğu için böyle bir birliktelikten söz edemeyiz.

Sonuç: Filibeli’nin İslamcılık Tasavvuru

Filibeli’ye göre Türkler hiçbir Müslüman unsuru kendilerinden farklı ve aşağıda görmemiştir. Dinin vermiş olduğu bir birliktelik vardır. Fakat diğer unsurlar böyle olmamıştır. Din, kavmiyet ve lisan meseleleri öne çıkmıştır. Meşruti bir yönetimde bu talepler de karşılanabilir taleplerdir fakat burada bir nüans vardır. Unsurlar bu taleplerini Osmanlı sistemi içinde kalarak almak görüşünde değillerdir. Örneğin Rum vatandaşlar için milli birliktelik noktası İstanbul değil Atina’dır. Bu da lisan, din ve kavmiyet meselesini başka boyuta çıkarmaktadır. Böylelikle Filibeli Osmanlıcılığa bir eleştiri getirmektedir. İslam dini haricindeki unsurların dış bağlantı arzusu bunun önüne geçmektedir. Müslüman unsurların böyle bir dış bağlantıları bulunmamaktadır. O sebeple Müslümanlar arasında bir ittihadı anasır şarttır. Osmanlı’dan ayrılacak herhangi bir Müslüman unsur bağımsız kalamayacaktır. Bunun en önemli örneği, Fas ve Cezayir gibi ülkelerdir. Hamiyetli ve Cengaver insanların ülkeleri olmalarına rağmen bağımsız kalamamışlardır. Dünya üzerinde Müslüman olup bağımsız kalabilen tek devlet Osmanlıdır. O sebeple arada küçük ihtilaflar olmasına rağmen bu ihtilaflar çözülebilecek boyuttadır ve Müslümanlar arasında ittihadı anasır şarttır.

Filibeli bu görüşlerinden sonra milli hâkimiyetten bahseder. Milli hakimiyet çelişkili ve birbiri ile çatışan görüşlerin birlikteliği ile kurulmayacaktır. Bu anarşiyi doğurur. O sebeple milli hakimiyet tek çoğunluğun görüşleri üzerine kurulmalıdır, bu da Müslüman unsurların birlikteliği ile kurulacak İslam Milleti hakimiyetidir. Bu ittihat gerçekleşirse gayri müslim anasır da Osmanlılığa hizmete, sadakate ve iltihaka mecburdur.

Eserin son bölümünde ise Osmanlı’nın hangi ittifaka dahil olması gerektiği üzerine ilginç bir bölüm yer alır. İttifakların ikisi de Müslümanların aleyhinedir ve onlara karşı bir ittifaktır. Ne ittifak ne de itilaf devletleri Müslümanların çıkarlarının yanındadır, hatta Müslümanlara karşıtlıkta iki ittifak da aynı derecelerdedir. Fakat gelecek çatışmada ittifaksız kalmak da Osmanlı varlığını tehdit eden bir durumdur. Yazar burada iki grubun da durumunu tahlil eder ve ilginç bir çıkarımda bulunur. Sömürgelerin büyük bölümü Müslüman ülkeler olması bakımından İngiltere en tehlikeli devlettir. Karşıt olunduğunda sadece Osmanlı Ülkesi değil bütün İslam ülkeleri zarar görecektir. İngiltere ile yapılacak ittifakla, ittifak hukukundan gelecek bir durumla İngiltere Müslümanlara çok fazla dokunmayacaktır. O yüzden İngiltere’nin ittifakına yollar aranmalıdır der.

Özetle bakacak olursak yazar meşruti yönetimden yana, Müslümanların birlikteliğine inanan, Osmanlıcılığın değil İslam milleti bünyesinde İslamcılığın çözüm olduğunu savunan bir taraftadır. Batı taklitçiliğine karşıdır, Batının iki yüzlü olduğunu, sömürmek için yola çıktığını bize anlatır. Batının ahlaken çökmüş bir yapı olduğu, bu ahlaki çöküntünün bize de sirayet ettiği görüşündedir. Batı sömürü sayesinde güçlenmiştir, ahlaksız ve iki yüzlüdür fakat ondan öğrenilecek şeyler de vardır. Sanayide gelişmeler Filibeli’nin de kayıtsız kalmamasına sebep olmuştur. Türkiye yerelde dayanışma ile, kendi üretimini yaparak ve sanayisini kurarak gelişebilir, bu da ancak birliktelikle olur. Birliktelik ise ahlaki ve manevi kuvvetler devreye girerse ancak sağlanabilir. Daha önce incelediğimiz Namık Kemal’e göre daha derli toplu fikirler ortaya koymuştur fakat batının güçlenmesinin nasıl olduğu, Müslümanların yaşadığı dünyanın niçin zayıfladığı konusunda tahliller eksik kalmıştır. Ayrıca İttihadı İslam fikri güzelken, bunun yolları konusunda neler yapılması gerektiği izah gerekmektedir.