Sekiz Yılın Muhasebesi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Dr. Mehmet Uçum’a Bir Reddiye
- Tarih:
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı sayın Dr. Mehmet Uçum, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin sekizinci yılı dolayısıyla X üzerinden kaleme aldığı yazıda sistemi “halkın gücünü artıran”, “demokratik meşruiyeti güçlendiren” ve “kuvvetli icrayı sağlayan” bir model olarak nitelendiriyor. (https://x.com/mehmetucum/status/2075075343321387120?s=46 ) Sekiz yıllık uygulamaya bakıldığında ise bu değerlendirmelerin önemli bir bölümünün tartışmaya açık olduğu görülmektedir.
Öncelikle hükümet kurma krizlerinin ortadan kalkmış olması tek başına bir demokratik başarı ölçütü değildir. Demokratik sistemlerin amacı yalnızca hızlı hükümet kurmak veya karar almak değil; alınan kararların denetlenebilir, hesap verebilir ve hukuka uygun olmasını sağlamaktır. Güçlü yürütme ile denetlenmeyen yürütme aynı şey değildir. Modern anayasal devletlerin temel amacı, iktidarı hızlandırmaktan önce onu hukukla sınırlandırmaktır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin en temel tartışma konusu da yürütme yetkisinin büyük ölçüde tek elde toplanmasıdır. Cumhurbaşkanı hem yürütmenin başı hem siyasi parti genel başkanı olabilmekte, üst düzey kamu yönetimini belirlemekte ve yürütme alanında geniş yetkiler kullanabilmektedir. Buna karşılık Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin klasik denetim araçlarının önemli ölçüde daraltıldığı da inkâr edilemez bir gerçektir. Gensorunun kaldırılması, yürütmenin Meclis karşısındaki siyasi sorumluluğunu zayıflatmış; kuvvetler ayrılığı bakımından yeni tartışmalar doğurmuştur. Mevcut sisteme geçilirken öne sürülen temel gerekçelerden biri, yasamanın yürütmeden bağımsızlaşarak asli görevi olan kanun yapma faaliyetini bizzat yerine getireceği yönündeydi. Ancak bugün TBMM’ye sunulan kanun tekliflerinin tamamının de-facto biçimde Cumhurbaşkanlığı ve bakanlık bürokrasisi tarafından hazırlanması, kuvvetler ayrılığının sağlanmadığını, yasama ile yürütme arasındaki fiilî iç içeliğin devam ettiğini ve hatta yürütmenin yasama üzerinde daha baskın konumda olduğunu gösteren en önemli göstergelerden biridir.
Dr. Uçum, sistemin karar alma süreçlerini hızlandırdığını ve devlet yönetiminde etkinliği artırdığını ifade etmektedir. Ancak hız, tek başına iyi yönetim anlamına gelmez. Son sekiz yılda yaşanan ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, yargının ve kurumların bağımsızlığına ilişkin tartışmalar ve kamu yönetiminde yaşanan sorunlar, hızlı karar almanın her zaman isabetli sonuçlar üretmediğini göstermektedir. Demokratik hukuk devletlerinde önemli olan yalnızca kararın süratle alınması değil; istişareyle olgunlaştırılması ve etkin biçimde denetlenebilmesidir.
Yazıdaki yüzde 50+1 kuralının toplumsal kutuplaşmayı azalttığı iddiası da uygulamayla tam olarak doğrulanmamaktadır. Teorik olarak geniş toplumsal kesimlere ulaşmayı teşvik eden bu sistem, pratikte seçim öncesi zorunlu ittifak siyasetini kalıcı hâle getirmiştir. İttifaklar çoğu zaman ortak ilkeler etrafında değil, seçim kazanma amacıyla kurulmuş; bu durum siyasal pazarlıkları artırmış ve temsil krizlerini beraberinde getirmiştir. Toplumdaki kutuplaşmanın azaldığını söylemek ise son yıllardaki siyasal dil ve toplumsal tartışmalar dikkate alındığında oldukça güçtür.
2023 seçim sonuçlarının parlamenter sisteme kesin bir toplumsal ret olarak yorumlanması da anayasal açıdan isabetli değildir. Demokratik seçimler, belirli bir dönemde seçmenin siyasi tercihlerini ortaya koyar; hiçbir hükümet sistemini tartışılmaz ve değiştirilemez hâle getirmez. Anayasal modellerin eleştirilebilmesi ve gerektiğinde yeniden tartışılabilmesi demokrasinin doğal sonucudur.
Dr. Mehmet Uçum’un yazısında dikkat çeken bir diğer kavram ise “talep siyaseti”dir. Yazıda, halka dayanan talep siyasetinin başarılı; “tez siyaseti”nin ise başarısız olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu ayrım demokratik siyasetin mahiyetini eksik açıklamaktadır.
Elbette siyaset halkın sorunlarını ve beklentilerini dikkate almak zorundadır. Ancak siyaset yalnızca mevcut talepleri takip eden bir faaliyet değildir. Aynı zamanda anayasal ilkeler ışığında toplum için yön gösterme, uzun vadeli kamu yararını gözetme ve gerektiğinde popüler olmayan doğruları savunabilme sorumluluğunu da taşır. Tarih boyunca köleliğin kaldırılması, kadınların seçme ve seçilme hakkı, sosyal devlet anlayışı ve temel hakların genişletilmesi gibi birçok demokratik kazanım, mevcut toplumsal taleplerin değil; güçlü hukuki ve ahlaki tezlerin ürünü olmuştur.
Bu nedenle talep siyaseti ile ilke siyasetini birbirinin alternatifi gibi görmek doğru değildir. Gerçek demokratik siyaset, halkın taleplerini hukuk devleti ilkeleriyle buluşturabilen siyasettir. Çoğunluğun anlık beklentileri ile anayasal değerler arasında denge kurabilen yönetim anlayışı demokrasiyi kalıcı kılar. Aksi hâlde siyaset, uzun vadeli kamu yararı yerine günü kurtaran popülist tercihlere indirgenme riski taşır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin sekiz yıllık uygulamasının sonunda yapılması gereken, sistemi peşinen kutsamak ya da peşinen reddetmek değildir. Gerçek ihtiyaç, uygulamanın sonuçlarını anayasal ilkeler çerçevesinde soğukkanlı biçimde değerlendirmektir. Bir hükümet sisteminin başarısı yalnızca yürütmenin hızına göre değil; hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını, temel hak ve özgürlükleri ve kurumsal dengeyi ne ölçüde güçlendirdiğine göre ölçülmelidir.
Türkiye’nin ihtiyacı, hangi hükümet sistemi tercih edilirse edilsin, kişilere göre değil kurumlara göre işleyen; hesap verebilirliği esas alan; kuvvetler ayrılığını güçlendiren ve hukukun üstünlüğünü tartışmasız biçimde güvence altına alan bir anayasal düzendir. Demokratik rejimlerin gerçek gücü, iktidarın sınırsızlaşmasında değil, hukukla sınırlandırılabilmesindedir.



