Selçuk Küpçük ile Söyleşi
- Tarih:
“Yaşama biçimimiz doğal olarak müzik üretimini de etkiliyor”

Röportaj: Remzi Çetinkaya
Türk müziğinin son kırk yılında, türkü formunu modern estetik arayışlarla ve şiirle buluşturan özgün isimlerden biri olan Selçuk Küpçük, yalnızca bir müzisyen değil; aynı zamanda edebiyat, düşünce ve kültür tarihine yayılan çok katmanlı bir entelektüel üretimin temsilcisi. Şarkılarında Anadolu’nun hafızasını modern insanın yalnızlığıyla yan yana getiren Küpçük; şiir, müzik, sinema ve kültür politikaları üzerine yaptığı çalışmalarla da Türkiye’nin kültürel dönüşümüne içeriden tanıklık ediyor. Bu söyleşide Selçuk Küpçük’le müzikal serüvenini, şiirle kurduğu derin ilişkiyi, yerellik ve modernlik tartışmalarını, kültürel hafızayı ve bugünün sanat ortamında üretmenin imkânlarını konuştuk.
Müzikal serüveninizde türkü formu, modern müzik arayışları ve şiirle kurduğunuz ilişki hep iç içe ilerliyor. Sizi bu melez estetiğe yönelten temel itki neydi?
Benim estetik üretimim bu ikisinin bir arada ilerlediği bir öykü çünkü. Yani ilk bestemi yaptığımda ilk şiirlerim de yavaş yavaş edebiyat dergilerinde yayınlanmaya başlamıştı. Bir de ben hatırı sayılar bir kitaplığın önünde büyüdüm. Babama ait bu kitaplık benim dünyaya açılan pencerem oldu. İlkokul 5.sınıfta babamdan bana bağlama almasını istemiştim. Çocukluğum ve ilk gençliğim bu kitaplığın önünde şiir kitapları okuyup, bağlama çalmakla geçti ayrıca. Sonra işte bu okuduğum şiirleri bestelemek istedim. Hatta rahmetli Abdurrahim Karakoç dahil şiirlerini okuyarak büyüdüğüm önemli şairlerle tanıştım. İlk bestem Türk Edebiyatı dergisinde rastladığım Halil Soyuer’e ait “Başımdaki Duman”dır. Sonra devamı geldi.
Şarkılarınızın arka planında güçlü bir şiirsel damar var. Hangi şairler sizi estetik olarak şekillendirdi?
Modern Türk şiirinin örnekleri ağırlıklı olmakla beraber geleneksel halk şiirimizden de yararlandım. Dediğim gibi üniversite yıllarımdan itibaren edebiyat ve düşünce dergilerinde metinlerim yayınladı. Dolayısı ile şiirimizin atardamarlarını iyi biliyorum. 2015 yılında yayınladığım “Modern Türk Şiirinde Bellek Arayışı” mesele ettiğim kimi poetik konuları ele alan bir kitaptır. Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, İlhami Atmaca, Abdurrahim Karakoç, Osman Sarı, Osman Yüksel Serdengeçti, Mustafa Özçelik, Yavuz Bülent Bakiler, Dilaver Cebeci gibi birçok şairin şiirini şarkılaştırdım yıllar içerisinde.
Geleneksel müzik ile çağdaş düzenlemeleri harmanlarken “öz”ü korumak sizin için ne ifade ediyor?
Ayakları bu topraklara basmayan estetik üretimin sorunlu olduğunu düşünürüm. Karacaoğlan’ı, Erzurumlu Emrah’ı, Veysel’i bilmeden ve onların insan, evren, eşya algısından beslenmeden yürünecek yol bizi yabancı yerlere götürür muhtemelen. Bu biraz evvel bahsettiği şairler form olarak modern şiir yazmalarına rağmen ruh ve anlam dünyası olarak bize ait bir kimlik sunarlar. Onun dışında Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Kuloğlu gibi geleneksel şiirimizin köklerinden de besteler yaprak bu ilişkimi diri tutmaya çalıştım.

Selçuk Küpçük, “Aşk ve Teselli” (2018, Kopernik Kitap)
isimli kitabında şarkılar, sanatçılar,
müzik akımları üzerinden Türk modernleşmesini anlattı.
Bu kitabıyla TYB’nin “Müzik Kitabı Ödülüne layık görüldü.
Müzikte ‘yerlilik’ tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yerli olan ile yerelleştirilen arasında nasıl bir fark var?
İnternet ağı ve global öykü ile artık yerel bir unsur kalmadı kanaatimce. Bu post-modern tahayyülde her şey merkeze kontrolsüzce de akabiliyor. Ama yerli kalmak bir kimliği korumak çabası aynı zamanda. Belki merkeze karşı direnmenin de felsefi kodları.
İMÇ’nin çok önemli, sivil bir mekan olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’de müzik piyasasının üretim ilişkileri, sanatçının özgünlüğünü nasıl etkiliyor?
“Piyasa” kavramı çoğunlukla “özgün” olmayı etmez. Toplumun ortak beğeni düzlemi aynı zamanda pazar demektir. Türkiye’de piyasa kavramının mekanı uzun yıllar İMÇ idi. Ancak ben İMÇ’nin çok önemli, sivil bir mekan olduğunu düşünüyorum. Özellikle devletin bazı müzik türlerine dair yasakları karşısında 1970 öncesi Doğubank İş Hanı’ndan Unkapanı’na kadar bu mekanlar sivil üretim merkezi olarak işlev gördüler. Özel televizyonların olmadığı uzun yıllar boyu buradan üretilen çalışmalar ülkenin sivil sesleri oldu. Bunu da belirtmek gerekli.
Son yıllarda Türkiye’de kültürel dönüşümler hızlandı. Bu dönüşümün müzik ve sanat üretimine yansımalarını nasıl gözlemliyorsunuz?
Yaşama biçimimiz doğal olarak müzik üretimini de etkiliyor. Şimdi yapay zeka ile beraber müzik üretiminde bir sürü mesele yeniden ele alınmak zorunda. Dijitalleşen yaşama biçimimiz bunu zorluyor. Bunun iyi ya da kötü bir gelişme olması ayrı bir konu. Kötü desek de bizim dışımızda şekillenen bir tekno-dünya var. Arabesk müzik öyküsünü tamamladı mesela. Yani onu besleyen toplumsal katman merkez’e ulaşınca merkez’in yaşama biçimini elde edince yakınılacak bir durum hatta “baba” figürüne ihtiyaç da kalmadı. “Orhan Baba”ya ihtiyaç duymuyor artık. “Baba” evin dışında yani kamusal alanda sığınılacak bir temsildi. Şimdi sermayeye ulaşan ve arzuladığı merkez gibi yaşayan çevre’nin dolayısı ile bir temsile ihtiyacı yok. Çünkü parası, kurumları ve dönüşmüş, merkez’e benzemiş bir dili var. Bundan sonraki öyküyü ise kanaatimce rap müzik devralıyor.
Popüler kültürün hegemonik etkileri karşısında ‘kalıcı eser’ üretmenin imkânlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben, kökleri ile bağlantı kurabilen her üretimin bu topraklarda mutlaka karşılığı olacağını düşünüyorum. Bu, popüler müzik üretimi açsından da böyle. Tabi Batı’nın, iletişim ağları üzerinden dayattığı bir kültür var. Dünyanın en ücra köyündeki insan da artık buna muhatap. Ancak bu mesele ikili biçimde iç içe de girebiliyor. Elindeki cep telefonu üzerinden periferinin üretimi de akışa dahil olabiliyor. Ya da mesela önceden caz festivallerine davet edilmeyen periferi üretimi şimdi dahil ediliyor. Özellikle post-modern düşünürler ile başlayan Batı’nın içeriden kendisine yönelik eleştiriler Batı dışı kültürel aksların da onlar tarafından önemsenmeye başlanmasına kapılar araladı. Post-kolonyal çalışmalar vs.
Anadolu insanının hikâyeleri sizin müziğinizde önemli bir yer tutuyor. Bugünün Anadolu’suna baktığınızda hangi değişimleri en görünür buluyorsunuz?
Anadolu insanı artık bir sanatsal üretimle kendisini anlatacak aracıya ihtiyaç da duymuyor olabilir. Cep telefonu üzerinden kendi sosyal medyası ile öyküsünü bütün dünyaya açabiliyor. Öykü anlatma biçimi bence değişti. Bu, sanatçılar için ne anlama geliyor, üzerinde düşünmemiz gerekli. Yeni Türkü’nün bir söyleşisinden hatırlıyorum, “Toplum bizi artık beslemiyor” anlamına gelen bir manşeti vardı söyleşinin. Bu mesele bahsettiğim durumla ilgili kanaatimce. Sosyal medya ile artık İstanbul’daki insan da Anadolu’nun köyündeki de aynı bilginin muhatabı.
Türkiye’de devlet kurumunun kültür üretimi
konusunda kendi tezleri söz konusu başından beri.
Sizce Türkiye’de kültür politikaları, sanatçının üretim motivasyonunu destekleyen bir yapıda mı?
Kültür politikalarından anlamamız gereken devlet ise, Türkiye’de devlet kurumunun kültür üretimi konusunda kendi tezleri söz konusu başından beri. Bu tezlerin toplumla çatıştığının en görünür hali arabesk. Yasaklar, devlet kurumlarının görmezden gelmesi, küçümsemesi, aşağı görmesi vs. Bu, karışık bir mesele. Sinemacılar devlet bizi desteklesin ister mesela. Ben ise gölge olmasın, beni engellemesin yeterli derim. Rahmetli Recep Yazıcıoğlu valilik yaptığı Anadolu şehrine devletin para ayırarak opera, bale vs gibi bir bina yapma gayretini anlamsız bulduğunu söylerdi.
Şarkı sözlerinizde şiirsellik güçlü bir yer tutuyor. Söz yazarken hangi süreçler devreye giriyor? İlham mı, disiplin mi daha ağır basar?
Yani netice itibariyle birçok dergide şiirler yayınladım. Bunlar kitaplaştı. İş, bestelenecek şiiri ortaya çıkarmaya gelince tabi teknik bir uyum aranıyor doğal olarak. Son yıllarda açtığımız Youtube kanalımızdan yeni dönem bestelerimi yayınlıyorum. Bunların çoğunun sözlerini de kendim yazıyorum artık. Söz yazarken önce bir öykü ararım tabi. Ve o öyküyü çağrıştıran bazı temsiller. Ama sonrası muhakkak çalışmakla şekilleniyor.

“Edebiyat Dergileri Atlası” (2025, Hece Yayınları)
1980’den 2020’lere, çıkmış ve kapanmış dergileri
konu edinen, 732 sayfalık içeriği ile
alanında en önemli kaynak eser.
Şiir ile müzik arasında nasıl bir geçişkenlik görüyorsunuz? Bir metnin şiire mi, şarkıya mı dönüşeceğine nasıl karar veriyorsunuz?
Bu teknik ayrımı ta baştan yaparım zaten. Ona göre yoğunlaşırım. Tabi bu kendi şiir ve şarkı sözü üretimim için geçerli. Yoksa Abdurrahim Karakoç’un şiirini bestelemek için oturduğumda artık karar vermişimdir zaten neyin şarkı olacağına.
Dünyayı, eşyayı, evreni algılama biçimi değişince,
insanın kendisini algılama hali de dönüşüyor.
Geleneksel anlatılarla modern insanın yalnızlığını aynı potada eritmeniz çok ilgi çekici. Bu tema bilinçli bir tercih mi, yoksa doğal bir akış mı?
Benim kendi algılama biçimimle ilgili belki de. O metne yüklediğim anlam, şarkıya dönüştüğündeki okuma biçimim, şarkının formu muhtemelen böyle bir bileşim de çıkartıyor olmalı ortaya. Bunu tabi sizin sorunuz üzerine fark ediyorum. Ama şöyle: Modern bir çağda yaşıyoruz ve metin geleneksel de olsa bizim ona yüklediğimiz anlam kendi yaşam tecrübemizden hareket ediyor bence. Çok yalnızız artık. Modern insan kırda da belki yalnızlık yaşıyor olabilir. Dünyayı, eşyayı, evreni algılama biçimi değişince, insanın kendisini algılama hali de dönüşüyor.
Müziğinizde yer yer toplumsal meseleleri işlediğinizi görüyoruz. Sanatçının politik sorumluluğunu nasıl tanımlıyorsunuz?
Temelde kendi meselelerimi anlatmayı tercih ediyorum ama tabi sorumlulukların farkındayım. Bu sorumluluklarımı önemsiyor ve seviyorum. Doğu Türkistan’ı, Bosna’yı, Filistin’i es geçerek yaşamak vicdani bir hafiflik benim için. 12 Eylül’ü de anlattım tabi kimi şarkılarda. O beni mesela çok etkileyen bir travmadır. Ruhsati’nin bestelediğim şiirinin girişindeki “Bir vakte erdi ki bizim günümüz, yiğit belli değil mert belli değil” sözü zaten bence yeterince toplumsal.
Toplumsal hafızanın giderek zayıfladığı bir çağda; türkü, şiir ve müzik size göre nasıl bir hafıza mekânıdır?
Biz bunlarla hem geçmişin belleğini bugüne çağırıyoruz hem de bugünü kayıt altına alıyoruz yaptığımız şarkılarla, türkülerle. Erzurumlu Emrah’ın “Leyla” şiirini bestelediğimizde geleneksel ve tasavvuf ile iç içe giren aşk kavramını yaşadığımız çağa muhatap kılıyoruz. Eğer gelenek ile doğru ilişki kurmuş isek şimdi yeni ürettiğimiz metin de -şarkı da bir metin- bizden sonraya doğru kanallarla gidecektir muhtemelen.
Evcil bir adamım. Evimi çok seviyorum.
Sizin için ‘ev’, ‘memleket’, ‘yol’ gibi temalar kişisel bir anlam taşır mı? Hayat hikâyeniz sanatınıza nasıl sızıyor?
Ben evcil bir adamım. Evimi çok seviyorum. Dışardaki işlerim biter bitmez ev benim için korunaklı bir alandır. Pandemi döneminde mesela yıllardır ertelediğim bir çok şeyi tamamladım. 700 küsur sayfalık dergiler kitabımı bu dönemde bitirdim mesela. İzleyemediğim sayısız filmi, dinleyemediğim sayısız şarkıyı pandemide tamamladım. Yani ev benim için üretim mekanı. Kendimle baş başa kaldığım, kendimi dünyadan korumaya çalıştığım kutsal bir alan. Tek başıma yolculuk yapmayı da severim az tercih etsem de. Her yolculuğumda içe doğru da yol alırım ben. Kendimle çok konuşur, eskiyi çokça çağırır, yüzleşirim. Memleket ile ise -ki, memleketimde yaşadım, yaşıyorum hep- hemşehrilik ilişkisinden ziyade hatıralar dünyası olarak anlam kurarım. Bu yüzden önemserim. Yıllardır her yaz mevsimi çocukluğumun geçtiği köyümde kalıyorum mesela. Dalları arasında büyüdüğüm armut ağacına baka baka. Yapraklarının hışırtısı içerisinde çocukluğuma yol alarak.
Üretim süreçlerinizde yalnızlık ve içe kapanma ne kadar belirleyici?
Hep içe kapanma. İnziva gerekli. Benim açımdan böyle. Yazı yazarken de müzik çalışırken de hem sessizlik hem de yalnızlık önemsediğim bir hal.

Selçuk Küpçük’ün aynı zamanda yüksek lisans tezi olan
“Türk Sinemasında Politik Milliyetçilik” (2025, Loras Yayınları)
Kitabı, 1960’lardan günümüze Ulusal Sinema, Devrimci Sinema,
Milli Sinema arayışları karşısında politik milliyetçi mahfilin tezlerini
ve çalışmalarını konu edinen bir kitap.
Bugün dönüp baktığınızda, sanat yolculuğunuzun en kritik dönemeçleri hangileriydi?
Müzik açısından, Ankara’da üniversite öğrencisi iken Hasan Sağındık ile tanışmam, onunla konserlere başlamam ve devamında gelen albümler. Şiir ve edebiyatla ilişki kurmam ve bu ilişkiyi hiç kesmemem bakımından ise kitaplığı olan bir evde büyümem sanırım.
Müzik sizin için bir ‘şifa’ alanı mı, bir ‘anlatı’ mı, bir ‘direniş’ mi? Hangisi daha baskın?
Dönem dönem değişti sanırım bu. 90’larda, o yoğun konserler sürecinde eleştirdiğimiz dünyaya karşı direnme ve kendimizi anlatma idi belki. Yeni yaptığım şarkılar ise bence müziği, sizin dediğiniz gibi daha metafizik bir alanda tanımladığım, şifa olarak gördüğüm yeni bir süreç.
Bir gün ‘Selçuk Küpçük külliyatı’ diye bir şey konuşulsa, bunun hangi temel duygular etrafında anılmasını isterdiniz?
Bu çok tahrik edici bir soru. Ama yalnızlık, dünyaya karşı hayal kırıklığı, ayaklarını bu topraklara basarak, yerli kalarak şarkı ve şiir söyleme kaygısı… Bunlar sanırım.
Bugünlerde sizi en çok heyecanlandıran veya üzerinde çalıştığınız projeler neler?
Ben yıllardır hem dergi topluyor hem de müzik kaseti biriktiriyorum. Kitaplarımın ikisi bu gayretimin ürünü. Bu yaz başlamak istediğim kitap, tıpkı dergiler kitabım gibi büyük boy ve görsellerle desteklenen, Türkiye’nin öyküsünü müzik arayışları, isimler, dönemler, sanatçılar üzerinden anlatacağım bir çalışma. Bunun parçaları uzun makaleler şeklinde dergilerde yayınlanmıştı aslında. Ek makaleler ile son halini alsın istiyorum. Tabi yeni şarkılar yapıyorum sürekli. Çalıştığım temalarla ilgili öğrendiğim ve metne dönüştürdüğüm her şey beni heyecanlandırır açıkçası.
Selçuk Küpçük kimdir?
Gazi Üniversitesinde PDR eğitimi gördü. Ordu Ün. Güzel Sanatlar Fakültesinde sinema üzerine yüksek lisans yaptı. Birçok dergide şiir, müzik, sinema ve poetika metinleri yayınlayan Küpçük’ün kendi bestelerinden oluşan albümleri ve Selda Bağcan, Hasan Sağındık gibi birçok sanatçı tarafından seslendirilmiş eserleri bulunuyor. 2018 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Müzik Kitabı Ödülüne layık görülen ve müzik-toplum-siyaset-modernleşme gibi konuları ele alan “Aşk ve Teselli” isimli kitabı yanı sıra “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”, “Modern Türk Şiirinde Bellek Arayışı”, “Kirletilmiş Ölümler Kitabı ve Büyük Tefsir”, “Edebiyat Dergileri Atlası”, “Türk Sinemasında Politik Milliyetçilik” isimli çalışmaları yayınlandı.



