Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

Sen de Haklısın, ama Nasıl?

A+ A-

Bugün herkes bir hüküm makamında oturuyor. Trafikte, borç alacak ilişkisinde, karı koca arasında, kısacası gündelik hayatın her köşesinde kendince hükmünü çoktan vermiş bir kadı var. Adalet yerini o anki duygusal tavra bırakmış durumda. Haklı olmanın kadir kıymeti kalmadığı, kim daha güçlüyse, daha kızgınsa, daha kırgınsa, daha yüksek sesle konuşuyorsa hüküm onun lehine işliyor. Oysa iki örnek anlatı bu konuda bize fikir verebilir. Biri, kadı makamında oturduğu halde herkese haklılığını dağıtan Nasreddin Hoca’nın fıkrası; öteki ise hüküm makamının sahibi olarak adalet dağıtan Hz. Süleyman’ın kıssası. İkisi de aynı soruyu sorar: Haklı olmak ne demektir ve kim, hangi makamdan, hangi halde haklıdır?

Hoca kadıyken bir gün dostlarından biri gelir, komşusuna açtığı davayı anlatır ve sorar: “Hoca, haklı mıyım?” Hoca düşünür, “haklısın” der. Ertesi gün komşu gelir, aynı davayı kendi açısından anlatır, o da “haklısın” cevabını alır. Kapı arkasından dinleyen karısı dayanamaz, “dün davacıya, bugün davalıya haklısın dedin. İkisi birden haklı olur mu?” Hoca bir süre düşünür, “sen de haklısın, karı!” der.

Hoca’nın tarzına anlam vermek zordur, ama o yanlış bir şey söylemez. Davacı kendi zaviyesinden gerçeği anlatır, davalı kendi zaviyesinden, karı da kendi zaviyesinden. Hoca üçüne de hakkını teslim eder, ama hiçbiri hakkında hüküm vermez. İsmail Güleç, Nasreddin Hoca’nın Biri Bir Gün’de fıkranın eski bir Yahudi fıkrası olarak da bilindiğini ve çeşitli yorumlara konu olduğunu aktarır. Kılıç, fıkrayı siyah & beyaz arasında gri tonları da gören bulanık mantıkla açıklar. Lütfi Filiz’e göre iki tarafa eşit mesafede durup rengini belli etmemek münafıklıktır ve o zaman ilahi adalet tecelli etmez. Aynı Filiz fıkraya bir de marifet ehli bir mürşidin bakışından bakar: Hak’tan başka şey görmeyenin gözünde şikayet de şikayetçi de kalmaz. Güleç düğümü şöyle çözer: Hoca üç ayrı mertebedeki kişiye kendi makam ve haline göre haklı olduğunu söylemektedir, yoksa “bir makamda ve halde iki kişi haklı olmaz” (s. 29).

Kitabı okurken kenarına şunu not etmiştim: Herkes ancak kendi makam ve halinde haklı olabilir, kimse her makam ve halde haklı olamaz. Hoca bunun ilk yarısını tasdik eder. İkinci yarısı fıkrada açıkta kalır, çünkü onu cevaplayacak olan bir hükümdür. Oysa davacı da zarardadır ve Hoca kadıdır, makamı vardır, ama hükmü yoktur.

Hz. Süleyman kıssasında ise yaralı bir kuş gelir, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Süleyman dervişi çağırtır. Derviş kuşu avlamak istediğini, yaklaştığını, kuşun kaçmadığını, üzerine atıldığını ve kaçmaya çalışırken kanadının kırıldığını anlatır. Süleyman kuşa döner, “bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın?” diye sorar. Kuş cevap verir: “Onu derviş kıyafetinde gördüm. Avcı olsaydı kaçardım.” Süleyman kuşu haklı bulur: “Dervişin kolunu kırın.” Kuş araya girer: “Sakın! Kolu iyileşince yine yapar. En iyisi hırkasını çıkarın ki benim gibiler aldanmasın.”

İki anlatı arasındaki farkı kırık kanatta aramak yanıltır. Hoca’ya gelen davacı da zarardadır, Hoca da Süleyman kadar hüküm makamındadır. Fark, hükmün nereden doğduğundadır. Koltuk hüküm yetkisi verir, hükmü vermez. Hüküm, hakikati gözetmekle ve adaletli olmakla ortaya çıkar.

Süleyman bunu üç adımda yapar. Önce dinler ve hak verir: Kuşa güvenen, aldanan hâlinde, dervişe avcı hâlinde. “Bu adam da haklı”, bir peygamberin ağzından “sen de haklısın”dır. Burada Hoca’yla aynı yerdedir. Sonra hükmü bir ölçüye bağlar ve ölçü, Hoca’nın açıkta bıraktığı sonuçtur: Kimse her hal ve makamda haklı değildir. Derviş avcı halinde haklı olabilir ama hırka, “bana yaklaşabilirsin” diyen bir makamın işaretidir. Avcılık hâlini dervişlik makamının işaretiyle birlikte taşıyan, her hâl ve makamda haklı olamaz. Kuş da öyledir: Kısas hakkı vardır, şeriatı isteyebilir ama kendi hakkını ölçü almaz, bir başka kuşun aldanmasını da gözetir. Son adımda hükmü verir ve mührü hırkaya basar. Bu hüküm, tarafların haklılıklarını toplamaktan doğmaz, hakikate göre tartmaktan doğar. Hak sözcüğü hem gerçeği hem adaleti hem de mutlak olanı, El-Hak’ı barındırır. Haklılık bu bütünün küçük bir payıdır, hakikat ise bütün halleri ve makamları birlikte gözetir.

Peki Hoca neden hükmetmez? Beşerliğine bağlayabilir miyiz? Bağlayabiliriz, ama ince bir şartla. Bir beşer her zaviyenin gerçeğini görüp teslim edebilir, zaviyelerin ötesindeki bütünü görmek ise herkese verilmemiştir. Hakikati görmeden verilen hüküm adalet olmaz, keyfilik olur. Hoca’nın “haklısın”ı bu yüzden rengini gizleyen bir münafığın değil, gördüğünü söyleyen bir beşerin sözüdür. Fakat beşerlik gerekçedir, mazeret değildir. Kadı koltuğundaki, zararı “haklısın”la geri çeviremez. Herkes Süleyman olamaz; ama olamayan ona öykünmek zorundadır, eğer hüküm verecek… Tarafları dinlemek, hakkını vermek, sonra kimin hangi hâlde haklı olmadığını menfaatine değil hakikate yaklaştığı ölçüde ayırmak. Süleyman’ın mertebesi herkese verilmemiştir, yönü ise herkese gösterilmiştir.

Bugün maalesef herkesin bir doğrusu var ve o doğrusuna göre hüküm vermekte. Evet, herkesin dünyaya açılan bir penceresi var ve her pencereden manzara farklı görünmekte. Hoca bunun farkındaydı, ama karşımızda zarar gören ve adalet arayan biri varken ve o davaya bakan bizsek, bu yetmez. Süleyman olamayız, ama hüküm makamında oturuyorsak, ona öykünmek ve dahası hakkı gözetmek zorundayız, yoksa gücü gözetir, onun altında ezilir kalırız.