Sevgi Eksikliği, Yalnızlık ve Allah
- Tarih:
Allah bizi, ‘tesadüf’ gibi gördüğümüz ne çok hikmetle koruyor. Sadece bunun dahi şükründen aciziz. İnsanın insana oynadığı oyunun, kurduğu kötülüğün, takındığı kabalığın haddi hesabı yok, nasıl kendini koruyacaksın ve nereye kadar. O koruyor. Bazen Latîf ismiyle, bazen Mücîb.
Tesadüf kelimesiyle adlandırılan şeylerin ardında işleyen hikmet, tasavvufun merkezî meselelerinden biridir. Zira ehl-i irfana göre tesadüf yoktur; yalnızca idrakin henüz kavrayamadığı bir tertip, nizam vardır. İbn Arabî’nin varlık anlayışında âlem, İlâhî isimlerin tecellî sahasıdır. Her olay, her karşılaşma, hatta her gecikme ve kırılma, bir ismin hükmüyle zuhur eder. İnsan “şans eseri kurtuldum” dediği yerde, aslında Latîf olanın ince bir dokunuşuyla korunmuştur. Şükürden aciz olduğumuz her anda, idrak sınırlarımızı da itiraf etmiş oluyoruz aslında.

Gazzâlî’ye göre insanın en büyük yanılgısı, sebepleri mutlaklaştırmasıdır. Hatta daha sert tarifleri de vardır bunun: sebepleri put yapmak, sebepleri dayanak noktası olarak kabul etmek. Oysa sebepler yalnızca bir perdedir; hakikatte iş(i) gören Allah’tır. İnsan kötülüğün, zulmün ve kabalığın bu kadar yaygın olduğu bir dünyada kendini nasıl koruyacağını bilemez. Aklı sınırlıdır, gücü sınırlıdır, öngörüsü sınırlıdır. Gazzâlî bu noktada tevekkül kavramını öne çıkarır ve günümüzde bir aforizma gibi görülen o sözün hakikatini fırlatır: Tedbir kuldan, takdir Allah’tan. İnsan her şeyi kontrol altına almak ister; oysa kontrol yanılsaması, kaygının en temel kaynaklarından biri. Neyi kontrol edebiliriz ki? Üç farklı alarm kursa bile yataktan kendini bir türlü kaldıramayan ahali, neyi tam olarak idare edebilir ki?
Psikolojinin tasavvufla kesiştiği noktaları seviyorum. Bunları, beklenmedik bir kesişim gibi de görmüyorum hiç İnsanın iç gerçeklerini arayan herkes, hadi herkes demeyelim ama bazıları, mutlaka hakikate yanaşıyor. Jung mesela, insanın bilinçdışıyla kurduğu ilişkiye dikkat çekerken, “senkronisite” kavramını ortaya atıyor; eşzamanlılık. Nedensel bağı olmayan ama anlamlı bir şekilde örtüşen olaylar… Jung’a göre bu tür olaylar, insanın yalnızca dış dünyayla değil, daha derin bir anlam düzeniyle temas ettiğini anlatır. Anlamak için de ferasete yaklaşan bir görgü sistemi gerekiyor elbette. Tasavvufun “hikmet” dediği şeyle Jung’un senkronisitesi arasında dikkat çekici bir paralellik olduğunu düşünmem de bundan. İnsan, kıl payı kurtulduğu bir felaketi “tesadüf” diye yorumlarken, bilinçdışında bunun bir korunma olduğunu sezebilir. Sezginin gerçekleştiği o anı bir şükür hâline getirebilmekte hüner. Yoksa ruhun derinliklerine ulaşmak pek mümkün değil.
İrade ve varoluş üzerine önemli çalışmalarda bulunmuş Otto Rank’a göre insanın temel korkularından biri yaşam kaygısı. Yani insan hem var olmak istiyor hem de var olmanın getirdiği tehlikelerden korkuyor. İnsan insana oynanan oyunlar, kurulan ilişkiler ve dolayısıyla yaşanılan kötülükler, maruz kalınan kabalıklar, Rank’ın ifadesiyle insanın kendini tehdit altında hissettiği kolektif sahneler. Bu ortamda insanın tamamen kendi gücüyle ayakta kalması çok zor. Bir korunmaya ihtiyaç var öyle değil mi, bir muhafazaya, bir güvenli alana? Çünkü insanın korunduğunu, gözetildiğini, hatta yeri geldiğinde gizlendiğini, örtüldüğünü bilmesi kadar onarıcı bir şey de yok. İnsanın hayat yükü ya da Rank’ın tabiriyle yaşama kaygısı böyle hafifler. Aslında burada insanı hafifleten şeyin ‘mutlak sorumluluk vehmi’nden kurtulması. Her şeyin sorumluluğunu alamayacağını bilmesi, hiçbir şeyi bütünüyle yönetemeyeceğini anlaması.
İlahi isimler, pek çok konuda olduğu gibi koruyuculuğun mahiyetini daha derinlikli anlamamıza da yardımcı oluyor. Latîf ismi; Allah’ın kullarına hiç fark ettirmeden, incelikle iş gören, en dar yerlerden hayır çıkaran yanını ifade eder. Bu ismin tecellîsi sessizdir; karşıdan karşıya geçerken bir anlık durmanın bizi hayatta tutması, yanlış bir yola girdiğimizi düşünürken devasa bir trafikten kurtulmamız, hiç beklenmedik bir karşılaşma sonrasında önümüze bambaşka kapıların açılması, mutlaka söylememiz gereken bir şeyi unutarak pek çok tepkiden ve dolayısıyla nazardan korunmamız…İnsan bunları çoğu zaman kendi sezgisine bağlar. Oysa tasavvuf, bu tür anları bir korunma olarak okumamızı sağlar. Biz hep sert müdahalelerle korunmaya alışmışız belki de, ince göremeyişimiz bundan. Latîf olan Allah’ın, kulunun perçeminden tutuşunu hissetmek için ince görmeyi de bilmemiz, öğrenmemiz gerekiyor.
Mücîb ismine gelirsek: istekleri karşılayan, ihtiyaçlara cevap veren, duâları ve niyazları kabul eden. Bu karşılık elbette her zaman bizim istediğimiz gibi olmaz ve olmayacak. İbn Arabî’ye göre Allah, kulunun duasına bazen istediğini vererek, bazen vermeyerek -ahirete bırakarak-, bazen de daha hayırlısını lutfederek icabet eder. Her şeyi tek tip hâline getirmek isteyen biz insanlar, dualarımızın kabulünde de bu yanılgıya düşüyoruz. İstediğimizin verilmeyişi bizi nelerden koruyor hiç bilmiyoruz, burası tamam, ama hiç değilse düşünebiliriz. Dua meselesini de pek hafife alıyoruz sanki, o da ayrı mesele. Oysa biz bazen bir şeyleri dile getirmeden bile korunuyoruz…

Biz en iyisi ‘şükür’de duralım. Şükür sadece verilen nimetlere mi yönelik yoksa başımıza gelmeyen musibetler de işin içinde mi? İnsanın başına gelmeyen dertlerin, imtihanların, kötülüklerin sayısını bilmesi mümkün değil. Bazen düşünüyorum; karşımıza bir perde konsa ve şimdiye kadar nelerden korunduğumuz ortaya çıksa, belki de kabul olunmayan ne çok duamız için ayrıca şükrederiz… İşte tasavvuf bu yüzden “gizli nimetler” kavramından söz eder. Mesela insan zihni, yaşanan acıları kaydediyor; yaşanmayanları zaten fark etmiyor. Ama ruh, kendi sezgi sürecinde bu korunmayı mutlaka hissediyor ve bu his, insanı ya teslimiyete ya da kibre götürüyor. “Yine kendimi bu işten kurtardım” ya da “Bu işi de çözdüm, hallettim” demekle “Allah korudu” veya “Allah’ın izniyle başardım” demek arasında büyük, çok büyük farklar, ihsanlar var.
İnsan, kırılgan olduğunu kabul etme noktasında çok mahir. Fakat orada tıkanıp kalmakla ne elde edilebilir? Tanıdığım (burada okuduğum demek istiyorum elbette) en derin ve entelektüel psikiyatristlerden Eugenio Borgna, Şu Bizim Kırılganlığımız’da “Bütün hayatımın amacı olacak ve onu dolduracak sabit, sürekli, sadık bir sevginin eksikliğini hissettim” diyen bir insandan bahseder. Bu insana mesela ilahi bir himayeden bahsedilseydi ne olurdu?
İnsan asla yalnız değildir. Görmediği, bilmediği ve anlam veremediği, dolayısıyla adlandıramadığı nice hikmetle, ihsanla korunur. Bunu fark etmek çok büyük bir nasip meselesidir, lütuftur; fark etmemekse kahır olarak insana yeter. Yalnızlık da tam orada başlar. Sevgi eksikliği, bu büyük yalnızlığın bir çıktısıdır sadece. Allah sevsin, sevdirsin, âmin.



