Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

Seyreyle Güzel

A+ A-

Gelecek endişesi hayatın bazı belirsizliklerine ilişkin korkularımız ve öngörülemezliklerine mukabele edecek yeterliliğimizin olup olmadığı kaygısından kaynaklanır. Epikür’ün deyişiyle endişe sallanan sandalye gibidir; bize yapacak bir şey verir ama hiçbir yere götürmez.  Bin endişe ile malûl oluşumuz, üç beş damla kandan ibaret kudretimiz arasındaki gerilim trajedidir.

Trajedi kelimesine yekten ve peşinen pesimist ve olumsuz bir anlam yükleriz. Kelime; tragos (τράγος) keçi aoidē / ōidē (ᾠδή) şarkı türkü, ezgi kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve keçi şarkısı anlamını taşır. Trajedi bir hissediş ve ifade biçimi olarak insanın kader karşısındaki çaresizliğini, büyük çatışmalarını dile getirir. Trajedinin merkezinde felaketten çok insanın sınırlılıkları vardır. Dolayısıyla trajedi, gündelik dildeki çok kötü durum/olay anlamından daha derin bir kavram alanına sahiptir. Yani trajedi başa gelen acıyı imlemez sadece insanın o acıyla kurduğu derin ve hatta besleyici ilişkisini anlatır. Bu bakımdan hayatın trajikliği insanın farkındalığı ve bunu ifade ihtiyacına ilişkindir.

“Herkes sonundan korkar ben ise evvelimden korkarım.” Hz. Ali efendimize atfediyor bu ifadeyi Ken’an Rifai, Mesnevî şerhinde, herkesin kendi tabiatına (شَاكِلَتِه۪ۜ) göre iş yaptığı/yapacağı hakikatini izah ederken. İnsanın evvelinden kasıt sanırım onun mayası, olsa gerek. Tabiatımızın mahiyetine ilişkin bilgiyi ancak yaşayarak edinebiliyoruz. Kendi evvelimizi ahirimize doğru yürürken tanıyabiliyoruz.

“İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir; cahiliye döneminde hayırlı olanlar, İslamiyet’i benimsedikleri zaman da en hayırlılardır.” mealinde rivayet edilen hadis-i şerifi de hatırladım bu bağlamda. Bu hadis-i şerife İsmet Özel’in Kırk Hadis’te düştüğü şerhi de. Şöyle diyordu şair: “Bizim ne cins madenler olduğumuz konusunda bir değişiklik yapma şansımız yoktur ama en azından o madenin ne işe yarayacağı konusunda, işe yarayıp yaramayacağı konusunda bir irade seçimimiz olabilir.”

Gelecek endişesi gidişimizin nereye ve ne mahiyette olacağına odaklıdır. Dışımızdaki dünya bizi en başta güvenlik ve rızk endişesiyle döver durur. Bu endişelerden tam olarak emin olmak mümkün değildir. Bu tükenmez endişeyi ancak evvelde hangi madenden karıldığımız konusunda bir dikkatle teskin edebiliriz.  Kendimizi algılama biçimimiz ve düzeyimiz endişelerimizi de bu noktada bir imkâna dönüştürebilir.

Bir başka açıdan İbn-i Arabi’nin şu sözüne dikkat verelim: “Her kulun hâline uygun düşen ilahi bir isim vardır ki onun rabbi o isim sayılır. Kul bir bedendir, ona tekabül eden ilahi isim ise onun kalbi gibidir.” İnsan şahsiyeti onun için takdir olunan isimle terbiye olur ve bu terbiye yoluyla insan kendisini keşfetmeye devam eder. Burada Jacques Derrida’nın dil ve anlam üzerine düşünceleri de hatıra gelir. Derrida, bir sözcüğün anlamının kendi içinde kapalı ve tamamlanmış hâlde bulunmadığını söyler. Bir işaret, başka işaretlerle kurduğu farklılık ve yakınlık ilişkileri içinde anlaşılır. Varlık yoklukla, merkez çevreyle, ses sessizlikle birlikte düşünülür. Anlam, tek başına ve sabit bir öz olmaktan ziyade ilişkiler ağı içinde ortaya çıkan bir hadisedir.

Hayatın derinliklerinde işleyen şey mutlak açıklık değil tenasüptür. Her şeyin görünür olması gerekmez yerli yerinde olması ve fonksiyonunu icra etmesi yeterlidir. Çoğu vakit başımıza gelenlerin anlamına değil hesabına odaklanırız. Hesabı bir şekilde denkleştirip kapatınca rahatlayacağımızı zannederiz. Ancak bu mahsuplaşma bir türlü gerçekleşmez çünkü hesaba dâhil olan parametreler sürekli değişir.

İnsanın kendisini tanıma serüveni de buna benzer. Kendimizi mutlak ve müstakil bir varlık olarak görmekle değil zamanla, mekânla, başkalarıyla, maruz kaldığımız hadiselerle ve nihayet kendimizi nispet ettiğimiz hakikatle kurduğumuz münasebet içinde kavrayabiliriz. Nasıl bir kelime diğer kelimelerden bağımsız olarak okunamıyorsa insan da kendi bağlamından bütünüyle ayrılarak anlaşılamaz. Bu anlamda insanın kaderle ilişkisi bilgi meselesinden çok nispet meselesidir. Ne kadar bilirsek bilelim varlığın künhüne malumat bakımından vakıf olamayız ve fakat bize mahsus kılınan ve sürekli değişen yerin farkında olarak seyre dalabiliriz.

Kendini biricik kılacak ismi/vasfı bulmak ve bütün bağlam içinde yerini kavrayabilmek bir irfani biliş meselesidir. Bu biliş neticesinde endişe yerini seyre bırakır. Yolculuk, sefer anlamının yanında “seyr” kelimesi bir şeyi zevk alarak gözle takip etme, bakma, izleme, temâşâ anlamlarını da karşılar. Her iki manada seyr akıp giden zamanla ilişkimizi niteler. Alışverişimiz zaman iledir. Dünyanın karmaşası ardında, ezeli ve ebedî sarkaç içinde hayatın mantıklı ve harika müziğini bulmaktan söz ediyordu
İşin Aslı, Judit ve Sonrası isimli kitabında Sándor Márai ve sözü kadere getirerek “içerdiği her şey birdenbire dışarı fışkırmış, meyvesi zehirli bir bitkinin göz alıcı güzelliği gibi kendini gösteriyordu. Tek yapmam gereken onu seyretmekti.” diyordu.

Başımıza gelenleri önü ardı kesik sonuç olarak görmeye meyilliyiz. Hâlbuki hiçbir iş son ucundan ibaret değildir. Sonuç olarak gördüklerimiz sayısız değişkenin ilişkisinden doğan yeni başlangıçlardır. Bir nakışın bir santimetrekaresine bakarak bütünü hakkında hüküm vermek nasıl mümkün değilse hayatın herhangi bir ânına bakarak da onun nihai manasını tayin etmek mümkün değildir. Acı dediğimiz şey bu bütünlükten kopuk yahut habersiz noksan bakışın ismidir.