Sıkılmaya Hakkımız Yok Mu?
- Tarih:
Sessiz ve eski bir tren istasyonundasınız. Bir sonraki trenin gelmesine daha tam dört saat var. Zaman bir türlü geçmek bilmez. Çantanızdan bir kitap çıkarıp okumaya çalışırsınız, dikkatinizi toplayamazsınız. Gidip duvardaki hiç gitmeyeceğiniz yerlerin bilet fiyatlarına bakarsınız. Sırf yapacak bir şey olsun diye yol kenarındaki ağaçları sayar, istasyon binasının önünde turlarsınız. Saatinize bakarsınız; sadece beş dakika geçmiştir. Yere çöküp kumun üzerine rastgele çizgiler çizersiniz. Saate her bakışınız, zamanı geçirme çabanızdır. Zaman üzerinize bütün ağırlığıyla çöker, sizi o bunaltıcı boşluğun içine hapseder.
Martin Heidegger, felsefe tarihinin en can sıkıcı sahnelerinden biri olan bu istasyon bekleyişini, insanın kendi uyuşukluğunu kırabileceği nadir uyanış anlarından biri olarak görür. Ona göre bu derin sıkıntı, dünyanın sıradanlığından koptuğumuz ve ölümlü olduğumuz gerçeğiyle yüzleştiğimiz felsefi bir eşiktir. İnsanın bu karanlık boşlukla, yani kendi varlığının ağır yüküyle yüzleşmemek için ürettiği kaçış yollarını ise Blaise Pascal somut bir av sahnesiyle anlatır. Pascal, insanların saatlerce bir tavşanın peşinden kan ter içinde koşmasını incelerken önemli bir gerçeği vurgular: İnsanın derdi gerçekten o tavşanı yakalamak mıdır? Hayır, o tavşanı pazardan alıp hediye etseniz bile kabul etmezler. İnsanı asıl çeken şey tavşanın kendisi değil, avın yarattığı o koşturmaca ve gürültüdür. Kendi iç yalnızlığımızı, hiçliğimizi ve bir gün öleceğimiz gerçeğini düşünmekten öylesine korkarız ki, bu boşluğu ancak tutkuyla bağlanacağımız sahte hedefler üreterek, kendimizi bir meşguliyet gürültüsüyle uyuşturarak kapatabiliriz. Nitekim Pascal’a göre bütün mutsuzluğumuz, odamızda tek başımıza sessizce oturamamaktan kaynaklanır.
Bugün o ıssız istasyonlarda ağaçları saymıyor, ormanlarda tavşan peşinde koşmuyoruz. Çünkü modern çağın ekonomik düzeni ve algoritmaları, hayatımızdaki tüm sessizlikleri ve bekleme anlarını paraya çevrilecek birer kayıp olarak kodladı. Otobüs durağında geçirdiğimiz o birkaç saniyelik boşluk, cebimizden çıkardığımız siyah ekranlar aracılığıyla anında devasa bir teknoloji sektörüne aktarılıyor. Ekranı her kaydırışımızda yenilenen o sonsuz bildirim akışı, günümüzün tavşan avıdır. Tıpkı eskiden avlananlar gibi bizim de derdimiz ekrandaki o içeriklere ulaşmak değil, zihnimizi hayatın ağır yükünden kurtaran o aralıksız dijital gürültüye sığınmaktır. Jonathan Crary’nin de dikkat çektiği üzere, milyarlarca dolarlık internet sistemleri, bekleme veya duraklama anlarımızı yutarak uyku dışında dokunulmamış hiçbir doğal boşluk bırakmadı.
Bu kesintisiz uyarılma hali, bizi medeniyetin zirvesinde derin düşünen bir insan olmaktan çıkarıp, vahşi doğada yemek yerken bile etraftaki tehlikelere karşı tetikte bekleyen bir hayvana geriletiyor. Byung-Chul Han, aynı anda birkaç ekrana bölünen zihnimizin bu çoklu iş yapma takıntısının aslında ilkel bir hayatta kalma tepkisinden farksız olduğunu söyler. Walter Benjamin ise hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz o can sıkıcı anları “deneyim yumurtasını kuluçkaya yatıran rüya kuşu” olarak tanımlamıştı. Zihin, ancak o derin sessizlik aralıklarında dış dünyadan aldığı ham bilgiyi sindirir ve gerçek bir bilgeliğe dönüştürür. Fakat aşırı hız ve uyarılma, o ürkek rüya kuşunu yuvadan çoktan kaçırdı. Bizler hiçbir şeyi içimizde sindiremiyor, maruz kaldığımız devasa veri yığınını tıpkı bir uyuşturucu gibi tüketiyoruz.
Batı felsefesinin bir kriz ve bunalım olarak tarif ettiği bu boşluk hali, İslam düşüncesinde insanın kendi hakikatini duyabilmesi için zorunlu olan uzlet ve halvet makamıdır. İmam Gazzâlî, kalabalıkların ve dünyalık işlerin zihni dağıtıp kalbi paslandırdığını; bu gürültünün insana adeta bir narkoz vererek ruhsal duyarlılığını öldürdüğünü belirtir. Benzer şekilde Mevlânâ’nın o meşhur ney örneği, içsel boşluğun en zarif ifadesidir. Neyin içinden ilahi nefesin geçebilmesi için içinin tamamen boş olması gerekir; içi çamurla veya çöple dolu bir kamıştan hiçbir ses çıkmaz. İbnü’l-Arabî’nin yalnızlık anlayışında ise bu durum, ilahi çağrının anlaşılması, kalbin dünyevi yüklerden temizlenmesi ve ilahi yansımalara açık hâle gelmesiyle ilişkili derin bir boyut kazanır. Bizler ise bugün zihnimizi ve can kulağımızı, dijital dünyanın bitmek bilmez gürültüsüyle tıkıyoruz.
Sıkılma hakkımızı teknolojik bir rahatlığa gönüllü olarak bırakırken, aslında dünyayı kavrama ve kendi adımıza karar verebilme gücümüzü yitiriyoruz. Beklemenin, duraklamanın ve kendi içimizde kaybolmanın o dönüştürücü gücünü reddederek, kendimizi dijital bir uyuşukluğun içine hapsediyoruz. Tüm sessizliklerin veriye döküldüğü, hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz her anın aleyhimize işleyen bir veri akışına dönüştüğü bu sistemde, bir gün o siyah ekranları tamamen kapatıp içimizdeki o dipsiz kuyuya bakmak zorunda kalırsak, o sağır edici boşlukta bizi bekleyen şey derin bir uyanış mı olacak, yoksa çoktan teslim ettiğimiz ruhumuzun boşluğu mu olacak?



