Picture of Fatih Necmeddin Altıntaş
Fatih Necmeddin Altıntaş

Sırasını Bekleyenler

A+ A-

Operasyonlar, belediye transferleri, yargı tartışmaları, okullarda yaşanan asayiş sorunları, çeteleşme iddiaları, her gün ekranlara dökülen irili ufaklı skandallar ve fon soygunu… Haksızlık ve hukuksuzluk iddialarının, sosyal ve adli krizlerin bu kadar ayyuka çıktığı, görünür olduğu bir ülkede neden güçlü, örgütlü ve kitlesel bir toplumsal itiraz ortaya çıkmıyor? Son zamanlarda kafamı çok kurcalayan bu soruya, birlikte gözleme dayalı bir yanıt bulmaya çalışacağız.

Bu soruya yanıt ararken genellikle izlenen ilk yol hepimizce malum ve basittir: İtirazın yukarıdan aşağıya doğru bir liderlik mekanizmasıyla örgütlenmesi gerektiğini savunuruz. Sorunu hemen muhalefetin basiretsizliğinde, muhalif figürlerin etkisizliğinde ya da kitlelere ilham veremeyişinde ararız. Bunu zaten her gün yapıyoruz; evde, işte, bir kafede ya da sosyal medya mecralarında muhalefet liderlerini yetersizlikle suçlayarak kendi vicdanımızı rahatlatıyoruz. Bu durum da aslında bizi hakikatten uzaklaştırıyor olabilir. Bu kez kolaycı yolu değil, zor olanı seçecek ve sorunun cevabını doğrudan toplumun kendisinde, bizde, yani aşağıdan yukarıya bir baskı oluşturamayan kendi gerçekliğimizde arayacağız.

Şunu önden söylemeliyim ki toplumsal itirazın eylem şekillerinin nasıl olacağı değil derdimiz. İtiraz olursa, eylem şekilleri olağan bir şekilde günümüz koşullarına göre değişecektir zaten. Bizim derdimiz itirazın nereye kaybolduğunu anlamaya çalışmaktır.

Cumhuriyet tarihimiz, 2000’li yılların öncesine kadar en küçük hak kaybında sokaklara dökülen, boykotlar örgütleyen, mitingler düzenleyen dinamik bir toplumsal muhalefet hafızasıyla doludur. Bazı muhalif kitleler geçmişe özlemle bu eski içerikleri sosyal medyada sürekli dolaşıma sokarlar. Geçmiş görselleri paylaşmak ya da klavye başında öfke kusmak, günümüz insanına itiraz etme görevini tamamlamış gibi bir rahatlama getiriyordu. Son yıllarda ise karşımızda bambaşka bir toplum var: Sesi neredeyse tamamen kısılmış, tepkisizleşmiş, olan biteni izlemekle yetinen kitleler.

Bu toplumsal sessizliğe de yine hep birlikte hazır bir gerekçe üretiyoruz: “Millet korkuyor kardeşim!” Ardından o bildik ezberler sıralanıyor: “Silivri soğuk”, “Vatandaşın işi var, aşı var, başını belaya sokmak istemiyor”, “Hayat mücadelesi verirken kimse sokağa çıkmaz”, “Aman tadımız kaçmasın.”

Bütün bu gerekçeleri bir an için tamamen haklı ve geçerli kabul edelim. Fakat o zaman şu soruyu sormak zorundayız: Yahu bu ülkede hiç mi korkmayan yok? Hiç mi geleceği elinden alınmış ve bu haksızlığa öfkelenen bir kitle kalmadı? Neden toplumun en azından bir kesimi bile kitlesel bir tepki üretemiyor? Eğer meseleyi sadece korku üzerinden açıklamaya çalışırsak, toplumun pasifliğini kişisel bir zaafa ya da bir sinmişliğe indirgemiş oluruz. Oysa ortada çok daha rahatsız edici, çok daha derin bir soru duruyor: Ya toplum yalnızca korktuğu için susmuyorsa? Ya geniş bir kitle, gücün nasıl çalıştığını gördüğü ve günün birinde o gücün kendisine de yarayabileceğini düşündüğü için susuyorsa?

İşte bu noktada, çeyrek asırlık iktidar pratiğinin toplumla kurduğu o görünmez bağ ortaya çıkıyor. İktidarın uzun yıllar boyunca gücü kullanma, dağıtma ve denetleme biçimi; sadece kurumları, yasaları ya da ekonomiyi dönüştürmekle kalmadı. Çok daha derinde, toplumun güç, fırsat, ayrıcalık ve ahlak kavramlarıyla kurduğu ilişkiye yeni bir boyut kazandırdı. Burada felsefi ya da soyut bir ahlak tartışması yürütmeyeceğiz. Ahlakın güçle olan ilişkisinde yaşanan mantık kaymasını kavramaya çalışacağız.

25 yıllık kesintisiz iktidar, toplumun gözü önünde çok açık bir ders verdi: Yeterli gücün, doğru ağların ve doğru kanalların elinde olduğunda neleri başarabileceğin, nelerin üzerini örtebileceğin ve hangi kapıları zahmetsizce açabileceğin tüm yöntemleriyle ilan edildi. Bu güç siyasi bir mevkiden doğabileceği gibi; bürokratik bir tanıdıktan, ticari bir imtiyazdan ya da yerel bir ağdan da beslenebilir. Gücün getirdiği bu muazzam imtiyaz ağı, eskisinden farklı olarak toplumun en kılcal damarlarına kadar sızdırıldı. İnsanlar, dün kendileri gibi sıradan olan komşularının, akrabalarının ya da arkadaşlarının bu güç ağına dâhil olduktan sonra geçirdiği muazzam statü değişimini yakından izlediler. Ve en nihayetinde şu düşünce kitlelerin zihnine bir tohum gibi ekildi: “Bu imkân günün birinde bana da nasip olabilir.”

Önceleri bir insan; bir haksızlık, bir hukuksuzluk, bir yolsuzluk ya da iltimas gördüğünde buna ahlaki bir zemin üzerinden yüksek sesle itiraz edebilirdi. Çünkü o haksızlık, toplumun genel kuralına aykırı bir ihlaldi. Bugün ise durum çok daha karmaşık ve ürperticidir. Artık insanlar gördükleri haksızlığa veya kayırmacılığa itiraz etmek yerine; doğru ağlara dâhil olarak o ayrıcalık imkânına kendilerinin de erişebilme ihtimalini hesaplıyorlar.

Böylece her şeye itiraz etmesini beklediğimiz o insan, zamanla sisteme başkaldıran bir muhalif olmaktan çıkıp, sisteme dâhil olmak için “sırasını bekleyen” bir aktöre dönüşüyor. “Şimdi ses çıkarmayayım, düzeni karşıma almayayım; neme lazım, günün birinde sıra bana da gelebilir” düşüncesi, toplumsal muhalefetin enerjisini içten içe emen en büyük sünger haline geliyor.

Böyle bir zihinsel dönüşüm gerçekleştiğinde, toplumsal muhalefetin neden örgütlenemediğini artık bambaşka bir zemin üzerinden okumak gerekir. Bir insan haksızlığa uğradığında veya şahit olduğunda iki farklı tutum sergileyebilir. İlk tutum ilkeseldir: “Bu yapılan yanlıştır ve kimseye yapılmamalıdır” der. İkinci tutum ise araçsaldır: “Bu bana yapılmasın ama günün birinde güç benim elime geçtiğinde ben de yapabilirim” der. Türkiye’de ne yazık ki ikinci tutumun ağırlık kazandığı bir zihniyet iklimi inşa edildiğini yaşananlardan hep beraber gözlemliyoruz.

Bu yapı içinde toplum ikiye değil, aslında katmanlı bir piramide bölünmüş durumdadır: Piramidin en tepesinde gücü doğrudan elinde tutanlar ve kullananlar vardır. Hemen altında, günün birinde o güce ve onun getirdiği imtiyazlara erişebilme umuduyla mevcut adaletsizliklere göz yuman, sessiz kalan “sırasını bekleyenler” durmaktadır. En altta ise bu sıradakilere yakın durmaya çalışan, onlara yaranarak sıraya dâhil olmak isteyen üçüncü katman yer alır. Normal şartlarda sosyolojik olarak itirazın, öfkenin ve toplumsal patlamanın öncüsü olması beklenen bu en alttaki genç ve güvencesiz kitle; hızlıca köşeyi dönme, kısa yoldan ağlara eklemlenme ve bir hami bulma hayalleriyle pasifleştirilmiş, umudun umuduna mahkûm edilmiştir. Ve piramidin tamamen dışında kalan, haksızlığa ilkesel olarak itiraz eden o küçük kitle ise gün geçtikçe yalnızlaşmakta, marjinalleşmekte ve sesini duyuramaz hale gelmektedir.

Bu dönüşümün en korkunç tarafı, ahlaksızlığın artık toplum nazarında lanetlenen bir eylem olmaktan çıkıp, ulaşılması arzulanan bir “ayrıcalığa” dönüşmesidir. Ayrıcalık, sistemik bir suç olarak görülmemekte; aksine başarının, akıllılığın ve muktedir olmanın bir kanıtı olarak kabul görmektedir. İnsanlar mevcut düzenin ahlaki kurallarını reddetmiyor; o kuralsızlığa kendi erişim imkânlarını arıyorlar. “Makama gelirsem…”, “Şu ihaleyi alırsam…”, “Benim de çevrem olursa…” diye başlayan cümleler, toplumsal adaletsizliği meşrulaştıran uyuşturuculara dönüşüyor.

Kısacası, sokakların eskisi gibi olmamasının, eylemsizliğin ve derin toplumsal sessizliğin asıl sebebi yalnızca karakollar, mahkemeler ya da cezaevi korkusu değildir. Asıl sebep, toplumun geniş kesimlerinin mevcut güç matrisine dair gizli bir beklenti içine sokulmuş olmasıdır. İktidar, uzun süreli yönetme pratiğiyle topluma şunu çok iyi öğretti: Güç, tüm ilkesel değerlerden daha kullanışlıdır.

Mesele “Bunlar yanlış yapıyor” itirazından çıkıp, “Evet yanlış yapıyorlar ama güç benim elime geçtiğinde ben de yapacağım” zımni kabulüne evrildiği gün; muhalefetin sokağa, sandığa ya da toplumsal gösterilere çağrı yapmasının hiçbir pratik karşılığı kalmaz. Çünkü sırasını bekleyen bir kitleyi, sıranın kendisine hiç gelmeyeceğine ikna etmediğiniz sürece, onları mevcut düzenin bir parçası olmaktan vazgeçiremezsiniz.