Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Siyonizmin Meşruiyet Bunalımı Ve Sandıktan Çıkan Mefluç Siyaset

A+ A-

İsrail’de sandıklar bir kez daha açıldı, oylar sayıldı ve ortaya çıkan tablo modern siyaset biliminin süslü kavramlarıyla “tıkanıklık” ya da “koalisyon krizi” olarak tanımlansa da meselenin özü çok daha derin bir hakikate işaret ediyor o da Siyonist projenin moral, siyasal ve varoluşsal tükenişidir.

Seçim sonuçları ne iktidardaki dinci-aşırı sağcı bloğa ne de güya “liberal ve seküler” muhalefete tek başına iktidar kapısını açıyor. Likud ve müttefiklerinin 53 sandalyede kalması, buna karşın muhalif blokların da meclis çoğunluğunu yakalayamaması, İsrail toplumunun işgal ve savaş hukuku etrafında nasıl mefluç (felç olmuş) bir yapıya dönüştüğünü belgeliyor. Ancak bu tablonun ardındaki asıl sosyo-politik resim, Batı’nın kurguladığı “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” illüzyonunun tamamen çöküşüdür.

Sağ ile Sol Arasındaki “Ahlaki” İllüzyon

Batı medyasında ve bazı liberal çevrelerde Netanyahu’nun gitmesiyle her şeyin düzeleceğine, İsrail’in “makul ve sevimli” günlerine döneceğine dair sığ bir illüzyon besleniyor. Netanyahu’yu feda ederek Siyonist işgal rejiminin itibarını kurtarma çabası, tarihsel gerçeklikle bağdaşmayan hüsnühatıldan öte bir şey değildir.

Bugün Netanyahu’nun rakibi olarak parlatılan Gadi Eisenkot, Yair Lapid veya Naftali Bennett’in siyasal ufkuna bakıldığında; Gazze’deki soykırım, Batı Şeria’daki etnik temizlik, Mescid-i Aksa’nın statüsünü çiğneme ve apartheid rejimini derinleştirme hususunda Likud’dan esaslı bir farklarının olmadığı görülür. İsrail siyasi spektrumu sağdan sola, sekülerinden dincisine kadar tek bir sarsılmaz temele dayanır. Filistin topraksızlaştırması ve yerleşimci “Siyonist inşa.”

Geçmişte İşçi Partisi döneminde barış ve iki devletli çözüm söylemleri altında yürütülen politikalar neyse, bugün fanatik sağcıların kaba şiddetiyle yürütülen politikalar aynı madalyonun iki yüzüdür. Dün “barış masası” gölgesinde yutulan Batı Şeria toprakları, bugün Ben-Gvir ve Smotrich gibi açıkça faşist unsurların eliyle yakılıp yıkılmaktadır. Yani ortada bir zihniyet farkı değil, sadece bir üslup ve taktik farkı vardır. Liberal Siyonizm, suçlarını küresel sistemin diline uygun bir kılıfla sunmayı başarırken; dindar-siyonist blok bu cürümcülüğü pervasızca söze dökmektedir.

II. İşgal Siyasetinin Toplumsal Mutabakatı ve Seçim Yansımaları

İsrail toplumunun oy tercihleri ve meclise taşıdığı figürler incelendiğinde, bu rejimin nasıl bir toplumsal çürümeye battığı ayan beyan ortaya çıkar. Knesset’e giren vekillerin beyanatları, Münih Sözleşmesi’nden bu yana insanlığın şahit olduğu en açık soykırım söylemleridir: “Gazze’de masum yok,”, “Çocuklar geleceğin düşmanlarıdır, “Filistinlilerin sürülmesi şarttır.”

Kamuoyu araştırmalarında Filistinlilerin zorla sürülmesine verilen %80’leri aşan destek, meselenin sadece siyasetçilerin aşırılığıyla açıklanamayacağını, toplumsal bir histeriye ve kollektif bir suça dönüştüğünü gösterir. Moshe Feiglin gibi eski vekillerin *”Bizim hakimimiz Uluslararası Ceza Mahkemesi değil, Tanrı’nın seçilmiş halkıdır”* diyerek sergilediği teolojik kibir, Siyonizmin kendini evrensel insani ve hukuki değerlerin üzerinde gören ırkçı-teokratik özünü gözler önüne sermektedir.

Arap Partilerinin “Kilit” Konumu ve Siyonist Bloğun Varoluşsal Korkusu

Seçimlerin belki de tek fiili galibi, sandalye sayısını 19’a çıkararak mecliste tarihsel bir sıçrama gerçekleştiren Arap partileridir. Ancak bu durum, Siyonist sistemin iç çelişkilerini daha da görünür kılmıştır.

Netanyahu’nun seçim gecesi yaptığı açıklamalar, rejiminin Arap seçmene ve temsilcilerine bakışını açıkça özetlemektedir: “Seçimler terörü destekleyen Arap partileri tarafından çalınmıştır.” Sandığa yansıyan iradeyi “sahtekarlık”, “terör” ve “güvenlik tehdidi” olarak niteleterek Şin Bet’i göreve çağırmak, İsrail meşruiyet sisteminin vatandaşlık tanımının ne kadar ırkçı bir temele oturduğunu teyit eder.

Muhalefet tarafında ise solcu Demokratlar dışında hiçbir Siyonist parti, Arap temsilcilerle açık bir koalisyona yanaşamamaktadır. Muhalefet, Netanyahu’yu devirmek için Arap vekillerin dışarıdan desteğine muhtaç olsa da bu desteği resmi bir ortaklığa dönüştürmekten “demografik ve ideolojik bir dehşet” duyarak kaçınmaktadır. Bu durum, Siyonizmin kendi anayasal-siyasi çıkmazıdır: Hem “demokratik” olduğunu iddia etmek hem de nüfusun asil unsuru olan Arapların siyasi iradesini “meşruiyetsiz” ilan etmek.

Sandık koalisyon pazarlıklarıyla çalkalanırken, Tel Aviv yönetimi içerideki mefluç yapıyı dışarıda savaşı tırmandırarak örtmeye çalışmaktadır. Netanyahu’nun “zafer havası” estirmesi ve kendisini İran ile müttefiklerine karşı tek muktedir lider olarak pazarlaması, iktidarını korumanın tek yolunun kan dökmek ve işgali derinleştirmek olduğunu bildiğindendir.

ABD ve Washington’daki aktörler (özellikle Trump yönetimi), Netanyahu ile Eisenkot’un birleştiği “Ulusal Birlik” adı verilen bir hükümet formülü için bastırırken; Ben-Gvir gibi radikal isimlerin tasfiyesini istemektedir. Ancak Batı’nın bu çabası, rejimin itibar kaybını durdurmaya yönelik kozmetik bir hamleden ibarettir.

İran’a yönelik tırmandırılan askeri tehditler, Katar üzerinden iletilen ve Tahran tarafından “kabul edilemez” bulunan teklifler, Ortadoğu’da kalıcı bir barış arayışını değil; işgalci gücün lehine sürdürülebilir bir “ne savaş ne barış” durumu yaratmayı hedeflemektedir. Oysa bölge halklarının ve direniş hatlarının aradığı şey, geçici ateşkesler değil; işgalin, apartheid rejimi ve Siyonist saldırganlığın tamamen son bulduğu kalıcı bir adalet düzenidir.

Meşruiyet ile İktidar Arasındaki Yarılma

Bir siyasal düzenin krizi, her zaman iktidarını kaybetmesiyle başlamaz. Bazen devlet kurumları çalışmaya, seçimler yapılmaya, hükümetler kurulmaya ve güvenlik aygıtı faaliyet göstermeye devam eder; fakat bütün bu mekanizmaları bir arada tutan meşruiyet zemini aşınmaya başlar. Siyasal iktidar, yönetme kapasitesini korurken yönetme hakkını gerekçelendirmekte zorlanır. İşte İsrail’in yaşadığı krizi yalnızca seçim aritmetiği üzerinden değil, bu ayrışma üzerinden okumak gerekir.

Burada belirleyici soru, kimin kaç sandalye kazandığı değil, hangi siyasal düzenin hangi ilkeler adına sürdürüldüğüdür. Bir hükümetin parlamentoda çoğunluk elde etmesi, onun bütün politikalarının ahlaki ve hukuki açıdan meşru olduğu anlamına gelmez. Seçim zaferi, iktidarın kurumsal yetkisini belirleyebilir; fakat bu yetkinin nasıl kullanıldığına ilişkin soruları ortadan kaldırmaz. Çoğunluk iradesi, temel hakların, sivillerin korunmasının ve uluslararası hukukun yerine geçemez.

Bu ayrım, İsrail’in kendisini demokratik bir devlet olarak tanımlaması ile Filistinlilerin yaşadığı siyasal ve hukuki koşullar arasındaki gerilimi anlamak bakımından özellikle önemlidir. İsrail vatandaşlarının seçimlere katılması, partilerin rekabet etmesi ve hükümetlerin değişebilmesi demokratik kurumların varlığına ilişkin göstergelerdir. Ancak bu göstergeler, işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan insanların hakları, hareket özgürlüğü, siyasal temsil imkânları ve kendi kaderini tayin hakkı gibi meseleleri tek başına çözmez.

Dolayısıyla tartışılması gereken, İsrail’de seçimlerin yapılıp yapılmadığından ibaret değildir. Asıl mesele, demokrasinin sınırlarının nerede çizildiği ve bu sınırların dışında bırakılan insanların hangi haklara sahip olduğudur. Bir siyasal sistem kendi vatandaşları arasında rekabetçi seçimler düzenlerken başka bir nüfus üzerinde kalıcı denetim kuruyorsa, demokratik meşruiyet iddiası daha geniş bir hukuki ve ahlaki değerlendirmeyi zorunlu kılar.

Bu noktada meşruiyet bunalımı, devletin yarın çökeceği anlamına gelmez. Bir devlet, dış destek, askerî kapasite ve kurumsal dayanıklılık sayesinde meşruiyet kaybına rağmen uzun süre varlığını sürdürebilir. Fakat iktidarın devam etmesiyle siyasal düzenin adalet temelinde savunulabilir olması aynı şey değildir. Güç, bir rejimin ömrünü uzatabilir; ancak gücün varlığı, o rejimin haklılığını kanıtlamaz.

İsrail siyasetindeki asıl yapısal sorun da burada belirginleşmektedir: Siyasal iktidarın devamlılığı ile bu iktidarın üzerinde yükseldiği düzenin evrensel haklar karşısında savunulabilirliği giderek daha fazla birbirinden ayrışmaktadır. Bu yarılmanın gelecekte nasıl sonuçlanacağı ayrı bir sorudur. Fakat yarılmanın kendisi, seçim sonuçlarından daha derin bir siyasal tartışmanın konusudur.

Değişen Yönetimler, Süren Yapısal Sorunlar

Netanyahu karşıtlığını Filistin meselesinde köklü bir dönüşümün garantisi olarak görmek, İsrail siyasetini tek bir liderin kişiliğine indirgeme tehlikesi taşır. Bununla birlikte, sağ, merkez ve sol partilerin tümünü hiçbir ayrım gözetmeden aynı siyasal iradenin parçaları olarak tanımlamak da analitik bakımdan yetersizdir. Asıl mesele, bu partilerin hangi temel politikaları paylaştığını, hangi konularda ayrıştığını ve iktidar değişikliğinin hangi alanlarda gerçek bir dönüşüm yaratabileceğini ortaya koymaktır.

Liberal Siyonizmin sınırları, tam da bu karşılaştırmada belirginleşir. Liberal bir siyasal dil; hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, bireysel haklar ve çoğulculuk gibi ilkeleri savunabilir. Ancak bu ilkelerin Filistinlilerin hakları söz konusu olduğunda ne ölçüde geçerli kabul edildiği ayrıca sorgulanmalıdır. Demokratik kurumların korunmasını savunmak ile işgalin sona ermesini, eşit hakları ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak birbiriyle ilişkili olmakla birlikte özdeş siyasal hedefler değildir.

Bir hükümetin yargı bağımsızlığını zayıflatmasına karşı çıkmak, o hükümetin Filistin politikasına alternatif oluşturulduğunu tek başına göstermez. Benzer biçimde, aşırı sağcı yerleşimci hareketlere mesafeli durmak da yerleşim politikasının temelini reddetmek anlamına gelmez. Belirleyici olan, muhalefetin yalnızca yönetim tarzına mı itiraz ettiği, yoksa toprak, egemenlik, eşit yurttaşlık ve Filistinlilerin siyasal statüsü gibi temel meselelerde de bir dönüşümü mü savunduğudur.

Bu nedenle İsrail siyasetini değerlendirirken söylem ile politika arasındaki mesafeyi ölçmek gerekir. İki devletli çözümden söz eden bir partinin yerleşimlerin genişletilmesi karşısındaki tutumu, güvenlik kaygılarını öne çıkaran bir liderin Filistinlilerin siyasi haklarına ilişkin yaklaşımı ve hukuk devleti vurgusu yapan bir hareketin işgal altındaki topraklara yönelik politikası birlikte incelenmelidir.

Böyle bir inceleme, İsrail’deki bütün siyasal aktörlerin aynı olduğu sonucunu peşinen kabul etmez. Bunun yerine, farklılıkların hangi noktada gerçek bir politika değişikliğine dönüştüğünü sorar. Eğer partiler arasında belirgin üslup ve yöntem farkları bulunmasına rağmen toprak kontrolü, yerleşimler veya Filistinlilerin eşit hakları konusunda temel süreklilikler ortaya çıkıyorsa, o zaman yapısal eleştiri somut bir zemine kavuşur.

Buradan çıkarılacak sonuç, her hükümet değişikliğinin anlamsız olduğu değildir. Hükümet değişiklikleri savaşın seyri, sivillerin korunması, diplomatik müzakereler, insani yardım ve yargısal hesap verebilirlik bakımından önemli sonuçlar doğurabilir. Ancak bu değişikliklerin anlamı, yalnızca iktidardaki kişilerin değişmesiyle değil, temel politikaların ne ölçüde dönüştüğüyle ölçülmelidir.

Dolayısıyla liberal Siyonizm eleştirisinin hedefi, farklılıkları inkâr etmek değil, farklılıkların sınırlarını görünür kılmaktır. Bir siyasal hareketin kendisini daha makul, daha seküler veya daha demokratik bir dille ifade etmesi, Filistinlilerin hakları bakımından hangi somut sonuçları ürettiği sorusunu ortadan kaldırmaz. Siyasal meşruiyetin sınavı, yalnızca içerideki demokratik kurumların korunması değil, bu kurumların dışında bırakılanların hakları karşısında alınan tutumdur.

Arap Temsili ve Demokratik Eşitlik Sorunu

Parlamenter siyasette sayılar önemlidir; ancak sayısal güç ile siyasal kabul aynı şey değildir. Arap partilerinin parlamentodaki sandalye sayısı arttığında yalnızca koalisyon hesapları değişmez. Aynı zamanda, devletin kendisini tanımlama biçimi ile yurttaşlarının siyasi iradesine nasıl yaklaştığı arasındaki ilişki de yeniden tartışmaya açılır.

Bu tartışmada iki farklı düzeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, Arap vatandaşların seçimlere katılma, aday olma ve parlamentoda temsil edilme haklarıdır. İkincisi ise bu temsilin hükümet kurma süreçlerinde eşit bir siyasi ortaklık olarak tanınıp tanınmamasıdır. Birinci düzeyde temsil imkânının bulunması, ikinci düzeyde eşit siyasi kabulün sağlandığını kendiliğinden göstermez.

Parlamenter bir sistemde hiçbir parti, yalnızca parlamentoya girdiği için hükümet ortağı olma hakkını otomatik olarak kazanmaz. Koalisyonlar programlar, siyasi tercihler ve karşılıklı müzakereler üzerinden kurulur. Bununla birlikte, belirli bir topluluğun temsilcilerinin kimlikleri nedeniyle baştan gayrimeşru sayılması ile bu temsilcilerle belirli politikalar konusunda anlaşmazlığa düşülmesi arasında temel bir fark vardır.

İşte İsrail’deki Arap temsilinin siyasal anlamı, bu ayrımın incelenmesinde yatmaktadır. Arap partileri hükümet kurma denkleminde belirleyici olduklarında, sistem bir paradoksla karşı karşıya kalabilir: Parlamenter çoğunluğun oluşması için gerekli görülen oylar, aynı çoğunluğun siyasi meşruiyet tartışmalarında dışlanabilir. Böyle bir durumda sorun, yalnızca koalisyon pazarlığının başarısızlığı değildir; kimin meşru bir siyasi muhatap sayıldığına ilişkin sınırların kendisidir.

Bu sınırların nasıl çizildiği, devletin eşit yurttaşlık iddiası bakımından önemlidir. Eğer bir siyasal sistem, bazı yurttaşların oylarını seçim sonuçlarını belirlerken geçerli kabul ediyor, ancak onların temsilcilerini kimlikleri nedeniyle siyasal ortaklık için kabul edilemez sayıyorsa, demokratik temsil ile iktidar paylaşımı arasında bir gerilim oluşur. Bu gerilimin her somut örneği ayrıca incelenmelidir; fakat varlığı, demokratik eşitlik üzerine daha kapsamlı bir tartışmayı gerekli kılar.

Arap partilerinin yükselişini yalnızca Netanyahu karşıtı bir blokun güçlenmesi olarak okumak da eksik kalacaktır. Bu yükseliş, Arap vatandaşların kendi siyasi taleplerini hangi kurumlar aracılığıyla ifade ettiklerini, bu taleplerin hükümet politikalarına ne ölçüde yansıdığını ve parlamenter temsilin gündelik yaşamda gerçek bir eşitliğe dönüşüp dönüşmediğini sorgulamayı gerektirir.

Böylece seçimlerin anlamı, kimin hükümeti kuracağından daha geniş bir çerçeveye taşınır. Temsil edilenlerin siyasal iradesi, iktidarın paylaşımına hangi koşullarda katılabilir? Bir devletin demokratik niteliği, yalnızca çoğunluğun karar verme hakkıyla mı ölçülür, yoksa azınlıkların eşit siyasi özne olarak kabul edilmesiyle mi tamamlanır? Bu soruların cevabı, İsrail’deki koalisyon krizinin ötesine uzanır. Çünkü demokratik meşruiyet, yalnızca sandığın kurulmasıyla değil, sandıktan çıkan iradenin kimlere ait olduğuna bakılmaksızın siyasi bir gerçeklik olarak tanınmasıyla da ilgilidir.

İç Siyaset ve Bölgesel Savaş

İç siyasetteki tıkanıklık ile dış politikadaki askerî tırmanış arasındaki ilişki, İsrail’in mevcut durumunu anlamak bakımından önemli bir araştırma alanıdır. Fakat bu ilişkinin doğru kurulabilmesi için iki ayrı iddia birbirinden ayrılmalıdır: Savaşın iç siyasette belirli sonuçlar üretmesi ve savaşın özellikle iç siyasi sorunları çözmek amacıyla başlatılması ya da sürdürülmesi.

Birinci iddia, gözlemlenebilir siyasal sonuçlar üzerinden incelenebilir. Askerî çatışmalar güvenlik gündemini öne çıkarabilir, muhalefetin hükümeti eleştirme biçimini değiştirebilir, kamuoyunun önceliklerini dönüştürebilir ve koalisyon ortakları arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirebilir. Savaş koşullarında hükümetin kararları, bütçe tercihleri ve güvenlik politikaları siyasetin merkezine yerleşebilir.

İkinci iddia ise daha ağır bir kanıt yükü taşır. Bir hükümetin savaş ortamından siyasi yarar sağlaması, savaşı bu yararı elde etmek amacıyla yürüttüğünü tek başına kanıtlamaz. Böyle bir sonuca varabilmek için karar alma süreçleri, siyasi aktörlerin açıklamaları, askerî değerlendirmeler, koalisyon pazarlıkları ve diplomatik girişimler birlikte incelenmelidir.

Bu ayrım, Netanyahu yönetiminin bölgesel stratejisini değerlendirirken özellikle önemlidir. İç siyasi krizlerin dış politikadaki sertliği artırıp artırmadığı, savaşın koalisyonun devamlılığı üzerindeki etkileri ve güvenlik söyleminin siyasi sorumluluğu nasıl biçimlendirdiği somut olaylar üzerinden araştırılabilir. Böylece niyet okumak yerine, siyasal mekanizmaların nasıl işlediği gösterilebilir.

Bölgesel savaşların bir başka boyutu da uluslararası ittifakların niteliğidir. ABD’nin İsrail’e verdiği diplomatik, askerî ve siyasi desteğin kapsamı; bu desteğin koşulları; Washington ile Tel Aviv arasındaki görüş ayrılıkları ve bölgesel aktörlerin hesapları birbirinden ayrılmalıdır. Bir müttefike destek vermek, o müttefikin her politikasının koşulsuz biçimde benimsendiği anlamına gelmez. Aynı şekilde, diplomatik baskının varlığı da tek başına kalıcı bir politika değişikliğini göstermez.

Burada asıl soru, dış desteğin hangi koşullarda sınırlayıcı, hangi koşullarda kolaylaştırıcı bir rol oynadığıdır. Askerî ve diplomatik destek, hükümetin hareket alanını genişletebilir. Buna karşılık uluslararası hukuk, kamuoyu baskısı, ekonomik ilişkiler ve diplomatik maliyetler bu hareket alanını daraltabilir. İsrail’in bölgesel politikasını anlamak, bu güçlerin nasıl etkileştiğini incelemeyi gerektirir.

Kalıcı barış meselesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Ateşkes, çatışmaların yoğunluğunu azaltabilir ve sivillerin korunması için zorunlu bir zemin oluşturabilir. Ancak kalıcı çözüm, yalnızca silahların geçici olarak susmasına indirgenemez. Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı, güvenlik, eşit haklar, yerinden edilmiş insanların durumu, toprak ve egemenlik meseleleri çözülmeden çatışmanın temel nedenleri ortadan kalkmış sayılmaz.

Bu nedenle bölgesel siyasetin başarısı, yalnızca askerî üstünlük veya geçici caydırıcılık üzerinden ölçülemez. Asıl ölçüt, çatışmayı yeniden üreten koşulların azaltılıp azaltılmadığı ve tarafların haklarını güvence altına alan siyasi bir düzenin kurulup kurulamadığıdır. Güvenliğin kalıcılaşması, başka bir halkın sürekli güvencesizliği üzerine inşa edilemez.

Tarihsel Süreklilik ve Siyasal Değişim

Siyasal düzenlerin geleceği hakkında kesin hükümler vermek, özellikle kriz dönemlerinde cazip görünür. Çöküş söylemi, mevcut gelişmeleri tek bir tarihsel doğrultuda birleştirerek güçlü bir anlatı kurar. Ancak tarih, her meşruiyet krizinin rejim değişikliğiyle sonuçlandığı doğrusal bir süreç değildir. Bazı sistemler dönüşür, bazıları sertleşir, bazıları reformlarla istikrar kazanır, bazıları ise uzun süreli bir kriz içinde varlığını sürdürür.

Bu nedenle Siyonizmin geleceğini tartışırken, mevcut krizi kaçınılmaz bir çöküşün kesin işareti olarak sunmak yerine, yapısal gerilimlerin hangi koşullarda dönüşüm yaratabileceğini sorgulamak daha açıklayıcıdır. Burada üç ayrı süreç önem taşır.

İlk süreç, uluslararası meşruiyetin aşınmasıdır. Bir devletin politikaları uluslararası hukuk, insan hakları ve sivil koruma ilkeleri üzerinden daha yoğun biçimde sorgulandığında diplomatik maliyetler artabilir. Ancak bu maliyetlerin gerçek bir politika değişikliğine dönüşmesi, uluslararası aktörlerin tutumuna ve uyguladıkları araçlara bağlıdır.

İkinci süreç, toplumsal ve siyasal bölünmelerin derinleşmesidir. Bir toplumun güvenlik, kimlik, din, eşitlik ve toprak meselelerinde ortak bir siyasal yönelim üretememesi, hükümet kurma süreçlerini ve kurumların işleyişini zorlaştırabilir. Fakat bölünme tek başına çöküş yaratmaz; kimi zaman mevcut düzenin sertleşmesine veya yeni ittifakların oluşmasına da yol açabilir.

Üçüncü süreç ise siyasal alternatiflerin ortaya çıkmasıdır. Mevcut düzenin eleştirisi, ancak farklı bir kurumsal ve siyasi gelecek tasavvuruyla birleştiğinde dönüştürücü bir kapasite kazanabilir. Bu alternatifin temelinde eşit haklar, sivillerin korunması, hukuki hesap verebilirlik ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı bulunabilir. Ancak bu ilkelerin nasıl uygulanacağı; güvenlik, egemenlik, temsil ve tarihsel hak iddialarının nasıl ele alınacağı somutlaştırılmalıdır.

Dolayısıyla tarihsel değişim, yalnızca bir ideolojinin ahlaki itibar kaybetmesiyle açıklanamaz. Kurumsal kapasite, ekonomik koşullar, uluslararası ilişkiler, toplumsal hareketler ve siyasi alternatiflerin gücü birlikte belirleyicidir. Meşruiyet kaybı önemli bir baskı yaratabilir; fakat bu baskının hangi yönde sonuçlanacağını siyasal mücadeleler belirler.

Bu bakımdan İsrail’deki seçim krizinin önemi, geleceği kesin olarak haber vermesinde değil, mevcut düzenin çözmekte zorlandığı çelişkileri görünür kılmasındadır. Krizin tarihsel anlamı, önceden belirlenmiş bir sonuca işaret etmesinden çok, hangi soruların artık ertelenemez hâle geldiğinde aranmalıdır.

Sonuçta mesele, bir rejimin ne zaman çökeceğini ilan etmekten ziyade, hangi koşullarda meşruiyetini koruyabildiğini, hangi koşullarda aşındırdığını ve hangi dönüşümlerin daha adil bir siyasal düzenin önünü açabileceğini anlamaktır. Tarihsel hüküm, retorik kesinlikle değil, bu süreçlerin dikkatli analiziyle kurulabilir.

Tarihin Kaçınılmaz Hükmü

İsrail’deki seçim sonuçları bir hükümet çıkarabilir ya da ülkeyi peş peşe yeniden seçimlere sürükleyebilir. Fakat hangi koalisyon kurulursa kurulsun, meclis aritmetiği hangi formülü verirse versin değişmeyecek tek bir hakikat vardır o da İsrail, moral meşruiyetini yitirmiş, işgal ve soykırım üzerine kurulu yapısını sürdürebilmek için sürekli savaşa, kana ve küresel güçlerin haksız desteğine muhtaç hale gelmiştir.

Siyonizm, modern tarihin en büyük adaletsizliklerinden biri olarak inşa edildi ve bugün kendi iç çelişkilerinin, ırkçı fanatizminin ve Filistin halkının bükülmez direnişinin karşısında siyaseten ve ahlaken duvara dayanmış durumdadır. Sandıktan çıkan kriz, bir hükümet krizi değil; bir rejimin tarih önündeki kaçınılmaz çöküşünün habercisidir.