Picture of Gülsüm Karaağaç
Gülsüm Karaağaç

Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine Veyahut Kalbimizi Bıraktığımız Yerlerin “Sınırlı” İhlalleri

A+ A-

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin diye başlıyordu şair. Sadece bir sürgün müydü bilinmez. İnsanın ondan sürgünüydü belki de. Bıraktığı birçok ruh hali vardı. En çok da özlemdi. Ancak bu özlem kavuşunca dinen değil de kavuştukça daha da artan bir özlemdi.  İnsan sürgündeydi. İnsanın sürgünüydü evet.

Alemin başladığı yerdi, inanmışların toplandığı, güneşin uğruna batmadığı yerdi.  Ne kadar ilginç güneşin uğruna batmaması. Bilim ne der buna acaba? Sahi her şey bilimle açıklanıyor muydu? Çok önemi var mıydı ki?

Uğruna çokça destanların şiirlerin yazıldığı o kutsal mabet. Karakoç’un dediği gibi gökte yapılıp yere indirilen şehirdi. Kutsallığı doğrudan göklerden geliyordu. Peygamber (s.a.v.) yaşadığı üzüntülere binaen zamandan münezzeh yaptığı yolculuk bu şehreydi.  Düşünsenize çok sevdiğiniz eşinizi ve size sahip çıkmış, sizi koruyup kollamış çok sevdiğiniz amcanızı art arda kaybettiğiniz bir zamanda Allah kuluna kafidir dercesine onu mübarek toprağa yolcu edip katına çıkardığı isra hadisesinin yaşandığı mübarek şehirdi. Kutsallığı taş toprak değildi belki, kutsallığı ona atfedilen birçok duyguyu ve hadiseyi içinde barındırmasındandı.

Bir Kudüs seferiydi.  Allah’ın ismini verdiği bu mekâna gidebilmek için çetrefilli bazı süreçler geçse de görmenin heyecanı “kâmil insan” sabrıyla süreci yaşatıyordu. 

Ülke sınırları varlığını ilk kez bu kadar acınası hissettiriyordu. Neticede gidilen yerler ata yadigarıydı. Oysa böyle olmamalıydı sınırların acınası çizgisi.  Prosedür müydü yoksa bezdirmek için yapılan bazı uygulamalar mıydı?  Olayın farkında olmayan uzaktan yorumlar prosedür olduğunu, sürece dahil olanlar ise bezdirme politikası olduğunu iliklerine kadar hissediyordu.  Amman havaalanında 5 saat bekleyiş, Amman’dan çıkış için tekrar valizleri x-ray den geçirip gene pasaport kontrolü ve tampon bölgeye doğru yol alış. Akabinde ve maalesef İsrail bayrakları ve Allenby Sınır Kapısı. Sözde Müslümanın yaptığı mı yoksa işgalci güruhun yaptığı mıydı tuhaf olan. İşgalci güruh görevini yapıyordu da peki ya Müslüman? Allenby Sınır Kapısında yaşanılanlar işgalcilerin korkusuydu. Valiz kontrolleri pasaportlar, pasaportlarımızı alıp bekletmeler, falanlar filanlar. İlginç noktalardan biri şu ki; Müslümanlar kalabalık bir grup halinde bir sırada kontrolden geçerken, mor giyimli Hristiyan din adamları grubu ciddi kontrollere tabi olmadan geçiyordu.

Velhasıl-ı kelam her şey bitmiş sabah namazından akşam namazını etmiş ancak Filistin topraklarına girmiştik. Önce Eriha’ya gidip Hz. Musa’nın kabrini ziyaret ettik. O meşhur Kudüs hurmalarının anavatanı ise Eriha şehri. İlaçsız doğal hurmalar bu bölgeden. Gübre girişi yasak, bomba yapılır korkusu taşıyor işgalci topluluk. Yoktan var etmek coğrafya insanının en büyük gücü.

Nihayet Kudüs topraklarındayız. Şehre giriş ve yol boyunca gözlerimizin Mescidi Aksa’yı arayışı… Evet Kubbett-üs Sahra görünüyor artık. Şehrin en görkemli yapısı. Hz. Ömer’in şehrin anahtarlarını almak için gittiği bu şehirde Mescidi Aksa çöp yığınlarıyla dolu ve neresi olduğunu ancak sonradan Müslüman olmuş biri şahitliğinde öğreniyorlardı.  Kolları sıvayan Hz. Ömer ve diğerleri çöplerden arındırıyorlar 144 dönümlük kutsal mekânı derken Hz. Ömer namaz kılıyor ve orası Kıble Mescidi olarak geçiyor. Çöp yığınlarından Emevi Halifesi Mervan’ın yaptırdığı görkemli yapıya… Bu görkemli yapı bizi karşılıyordu. Mescidi Aksa Kadim Kudüs’ün içinde, Kadim Kudüs’ün çevresi Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı surlarla çevrili. Surların kapısı var. Özellikle Sahire ve Şam (Şehitler) kapısından kadim Kudüs’ün içine girmeye çalışıyoruz. İlk sabah namazı için hatta teheccüd için çıktığımız bu yolda kapıları aşıp önce kadim şehre girmeye çalışsak da şehir kapılarında duran işgalci askerler “Where are you from?” a göre içeri alıp ya da almıyor. Söylemeseniz bile ya pasaportunuza bakıp ya da giyiminize vs. bakıp Türkiye’den olduğunuza karar veriyor ve “go home” ile gönderiyor. Didişmek yok. Dalaşmak yok.  Türkiye’den gidecek hiç kimsenin hakkına girmek yok. İşgalci topluluk en ufak şeyleri büyütüp, sorun çıkardınız ve alınmayacaksınız diyebilir.  Korku değil bu, sadece kalan grupları tehlikeye atmamak. Türkiye’nin varlığını sekteye uğratmamak.

İlk sabah hiçbir kapıdan şehrin içine giremiyoruz. Ancak sabah namazı kılınıp şehrin içindeki dükkanlar açılmaya başladıkça şehir kapılarından işgalci askerler geri çekiliyor ve en azından şehrin içine girmeye başlıyoruz. Şehrin sokaklarını geziyor, öğle namazını Hz. Ömer Camiinde kılıyoruz. Selâhaddin-i Eyyubi’nin Kıyamet Kilisesinin üzerine yaptırdığı odasına gidiyoruz. Ve hala Selâhaddin-i Eyyubi’nin torunlarının orda yaşadığını bilmek ve kapısında Türk bayrağının olması tarihi tokat gibi çarpıyor yüzümüze.

Yahudi mahallesine doğru yol alıyor, işgalcilerin yerli halkı evlerinden zorla çıkartıp işgal ettikleri o bölgenin içinden geçiyoruz. Çocuk kalabalığı fazla, çocukların kıyafetleri sade. Roma’dan kalma sütunlar işgal ettikleri bölgelerde.  Burak duvarını işgal etmişler, ağlama duvarı olarak tanımlıyorlar.  Bu kısmı çok uzaktan, yüksek bir yerden ancak görebiliyoruz. Bu kısmın Mescidi Aksa’ya açılan kapısı Megaribe Kapısı. Mescidi Aksa’nın 14 kapısı var ancak bugün 10 kapısı açık ve onlardan Megaribe Kapısı tamamen işgalcilerin elinde. Mescidi Aksa’ya baskınları buradan yapıyorlar.  

Megaribe kapısı- Burak duvarının hemen yanı- Baskınların yapıldığı kapı

Bütün bu olanları görmek ağır gelse de kavuşmak zamanını çekiyor insan. Yolumuz doğru Mescidi Aksa kapısına. Sonunda Silsile kapısındayız. Kosovalı olan gençten bir rehber, ben ve birkaç arkadaş için benimle deyince ilk kez o an kavuşuyoruz Mescidi Aksa’ya. Çıksan giremezsen, girdin mi de çıkmamak en güzeli. İkindiden yatsıya kadar buradayız. Kubbet-üs Sahra, Kıble Mescidi, Mervan Mescidi, Kadim Mescid, Baburrahme Mescidi. Hepsinde namaz kılıyoruz. Evet farkındayız 144 dönümlük arazinin hepsi Mescid-i Aksa, nerde kılsan aynı oranda sevap. Ancak her mescid o kadar güzel ki bizleri buyur ediyor ve tarihin akışını hatırlatıyor bize. Kıble Mescidinde Hz. Ömer’in sesine sesimizi katıyoruz mesela. Peygamber Efendimizin tüm peygamberlere imamlık yaptığı o kutsal mabette biz de varız diyoruz.  Ve peygamberlerin sesinin yankılandığı bu bölgeye zerrece de olsa sesimizi dahil ediyoruz. İçeride aldığın haz, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir metanın veremeyeceği, maneviyatın en yüce, kurtarıcı olduğuna şahitlik ediyoruz.

Hacerül Müşerrefe- Kubbetüs Sahranın içi

Dünya dertlerinin bir kenara bırakıldığı, akla dahi gelmediği bir yer. Kısmen tasvir edilen mahşeri de hatırlatıyor. Nitekim mescidin kapısından geçmek için çok kişi gidebilir ancak tek kişi de girebilirsin, dönüp arkaya bakmak yok.  Ribat* burada neden bu kadar önemli?  Burayı boş bıraktığın her an tehlike altında, Baburrahme Kapısı (Golden Gate dedikleri), içinde bulunan Baburrahme Mescidini bir ara sinagog yapmaya çalışırlarken murabıtlar fark ediyor. Her an üzerinde kötü emeller olan toprağın asıl sahibi ALLAH azze ve celle olsa da dünyadaki koruması Kudüslülerde. Sabah namazından yatsı namazına kadar buradalar ve bunu dönüşümlü yapıyorlar. Türklerin talepte bulunması, buraya gelmesi inanılmaz mutlu ediyor Kudüs halkını. Türkiye deyince hemen gelip sarılıyorlar. 

Gerek sokaklarında gerek dükkanların içinde sürekli kuran sesleri yükseliyor ya dinliyorlar ya da okuyorlar. Kadim Kudüs sokaklarını temizleyen görevli, cebindeki telefonundan Kuran sesi yükselirken görevini icra ediyor. Mescitlerde çocuklar kuran ezberi veriyor bir büyüğüne. Muntazam görüntüler. Sığınılacak tek yer var, Allah’ın kelamı. Bütün inançlarının dipdiri kalmasının sebebi bu işte. Güçleri buradan geliyor.

Miraç sabahı hıtta kapısının yoğunluğu- kapıdan geçiş için keyfi bekletiyorlar

Aşırı cömert bir halk olduğunu görmek biraz mahcubiyet veriyor.  Belki kendi topraklarımızdan getiremediğimiz duyguların yabancılığı belki de Gazze’nin yanı başımızda oluşu kursağımızda bırakıyor cömertliklerini. Utanıyoruz.

El Halil’e gitmek için yol boyu üzüm bahçelerini görüyoruz. Ve inanılmaz verimli topraklar. Üzüm bahçeleri bize Buhtunnasır’ı hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi “İbrahim” şiirinde ne diyordu; asma bahçelerinde dolaşan güzelleri Buhtunnasır put yaptı. İşte tam da bu duygunun en güncel halini yaşıyoruz, bir zamanlar Buhtunnasır’ın güç gösteri yeri olan belde şimdi de başkalarının gayri ahlaki gücüne maruz kalıyor.

Mescisi Aksa- Kıble mescidi

Asıl Gazze yakınlığını El Halil şehrinde hissediyoruz, Gazze El Halil’e 50 km kadar uzaklıkta. Aramızda duvarlar var. Gidip göremiyoruz. El Halil’e Hz. İbrahim Camii için gidiyoruz. Halilurrahman Camii’nde Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak, Hz. Yusuf kabirleri mevcut. Haremi Şerife girmek için de birçok aramadan geçiliyor ancak biz o gün çok önceden yapılmış 10 gün siz serbest ibadet edebilirsiniz 10 gün de biz protokolüne denk geliş günlerinden biri sebebiyle rahatça giriyoruz ve bu sebeple inanılmaz insan kalabalığı.  Evet, kalabalık Müslüman camia açısından umut verici; Endonezyalısından Hindistanlısına, Türkünden Avrupalısına birçok milletten insanlarla kutsal mescidi ziyaret ediyoruz. Ancak sonrasında Yahudilerin peygamberlerimiz mekânında tepinerek ibadet edeceklerini bilmek kalbimizi acıtıyor. Halilurrahman Camii çıkışında Osmanlıdan kalma ve şu an da TİKA tarafından devam ettirilen aş evi bizi karşılıyor. Hala ecdadın izinin yansımasını görmek gurur verici. Bir müddet bu aş evinde zaman geçiriyoruz.

Cebeli Mükebbir’ den Kudüse bakış- Hz ömer kudüse burdan girip bu dağdan tekbir getirerek selam vermiş kudüse

Sonra Zeytindağı’na doğru yol alıyoruz. Zeytindağı’ndan Mescidi Aksa’ya kuşbakışı bir bakışla selam veriyoruz.  Yakından, uzaktan, içinden görmenin yaşattığı her duygunun farkını hissediyoruz tam da bu noktada. Vakit akşam saati, Kudüs’te son akşam. Mescidi Aksa’da -eğer girebilirsek içeri- belki de son zamanlarımız diye şartları zorluyoruz. Sahire Kapısından Kadim Kudüs’e giriyoruz. Sonra Hıtta Kapısından içeri girmek istesek de işgalci askerler kapanacağını ve giremeyeceğimizi söyleyip bizi geri çeviriyor ancak hemen yakınındaki Kral Faysal Kapısına yöneliyoruz kapıda duranlar hiç ilgilenmiyorlar böylece Mescidi Aksa’yla tekrar kavuşuyoruz. Kolayca Mescidi Aksa’ya girmenin heyecanıyla şartları zorlayıp, bir kapıdan kovulup başka kapıları zorlamayla girmenin heyecanı bize zor zamanlardaki inanç gücünün çok daha yüksek olduğunu hatırlatıyor. Bir emekle, mücadeleyle elde edilenin kıymeti ile rahatça kolaylıkla bir şeylere ulaşmanın kıymeti arasındaki farkı o an duygularımızla hissediyoruz. Mücadele; inancımızı, kabullenişimizi, sahiplenişimizi, doğasına uygun yaşayışımızı saf halle tertemiz tutuyor.

Kudüs ve El halil arası bereketli topraklar

Mescidi Aksa’nın içinde derin bir nefes alıyoruz, okuduğumuz, dinlediğimiz her Mescidi Aksa tarihi zihnimizden geçiyor. Miraç gecesinin yaşanması zamandan münezzeh bir mekân olduğunu, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in tüm peygamberlere imamlık yapışı ve burada namaz kıldırışı, Burak bineğiyle isra yolculuğu, Bilal-i Habeşi’nin burada Hz. Ömer’in ısrarıyla ilk ezanı okuyuşu tüm bunlar zihnimizde canlanıyor o an. Kıble Mescidinde karşılaştığımız Filistinli bir abinin peygamber efendimiz Burak bineğini bu duvara bağlıyor, oysa bağlanmasaydı bineğin orda durmasına Allah’ın gücü yetmez miydi? İfadesi ve sonrasında Burak bineğinin burada temsilen bağlanışı Müslümanların ipinin burada bağlı olduğunu ifade eder, söylemi o an aydınlanma yaşamamızı sağlıyor.

Tüm bu zihin meşguliyeti ve bir o kadar da dinginliğinden sonra artık Mescidi Aksa’dan ayrılıyoruz. Ya sabah görebileceğiz ya da bir daha görüşmek üzere vedalaşacağız.  Gene sabah, denediğimiz ilk kapıdan giremiyoruz, sonra Şam kapısına yöneliyoruz, dosdoğru giderken yol Kadim Kudüs’ün içinde ikiye ayrılıyor, tam olarak yol ayrımındayız, sol tarafta ilerde işgalci askerler uzaktan görünüyor, temizlik işçisi Kudüslü bir abi elleriyle sağ tarafı gösteriyor bize. Son anda sağdan devam ediyoruz ve Nazır Kapısından Mescidi Aksa’ya girebiliyoruz. Her sabah namazında sadece Kıble Mescidi açık, diğer mescitler kapalı, biz de namazlarımızı eda etmek için Kıble Mescidine yöneliyoruz. İçeri girebilmenin heyecanı ile tekrar görüşmek üzere demek için kucaklaşıyoruz. 

Şair;

“Mescidi Aksa’yı gördüm düşümde

Götür Müslümana selam diyordu,

Dayanamıyorum bu ayrılığa

Kucaklasın beni İslam diyordu.”

derken sene 1979’du. 1918’den beri İslam’ın kucaklamasına hasret bu belde bugün 2026 ‘da hala bu hasreti yaşıyordu. 

Bir Kudüs ziyaretiydi. Peygamberin tavsiyesi, Müslümanların hala dert ettiği bir mekandı. Bir Kudüs seferiydi. Özellikle tüm İslam camiasının beklendiği kutsal mabetti. En çok da Türkiye Müslümanlarının hasretle beklendiği yer, mübarek belde de sınır ihlalleri çok ciddi boyuttaydı. İslam ülkelerinin birlik ve beraberlikle hareket etmeyişi sınır ihlalinin boyutunu da etkiliyordu. Herkes Selahaddin’i bekliyordu Selahaddin olmaya gönüllü kimse yoktu oysa. Kudüs gidip görünce harın daha da alevlendiği bir yerdi, özgür değildi.  Zincirlerin kırılmaya ihtiyacı vardı, bunu ancak birtakım inanmışlar yapabilirdi. Kudüs inanmışları bekliyordu.