Teknik Rasyonaliteden Ahlaki Sorumluluğa: Modern İklim Anlatılarının Eleştirisi-2
- Tarih:
İklim Krizine Giriş: Çevresel Gündemin Yeni Boyutu
Tarihsel olarak çevre sorunları, çoğunlukla yerel ölçekte gözlemlenen ve bölgesel çözümlerle yönetilmeye çalışılan olgular olarak ele alınmıştır. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, bu sorunların sınır tanımayan doğası, küresel ölçekte bir farkındalık ve iş birliğini zorunlu hâle getirmiştir. Bu bağlamda iklim değişikliği, çevre sorunlarının yalnızca bir alt başlığı olmaktan çıkarak, onları küresel düzeyde temsil eden bir üst kavramsal çerçeveye dönüşmüştür. Atmosfer bileşiminin değişmesi, ortalama sıcaklıkların artması, kutuplardaki buzulların erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, ekstrem hava olaylarının sıklaşması ve iklim kuşaklarının kayması gibi etkiler; yalnızca doğal sistemleri değil, aynı zamanda ekonomik yapıları, göç dinamiklerini, gıda güvenliğini ve toplumsal dengeleri de derinden etkilemektedir.
İklim krizine dair farkındalık ise, birkaç on yıl içinde oldukça sancılı bir evrim geçirmiştir. Başlangıçta bilimsel çevrelerin sınırlı uyarılarıyla gündeme gelen bu mesele, zamanla uluslararası politikaların ve anlaşmaların merkezine yerleşmiştir. Bu sürecin önemli dönüm noktaları arasında 1972 Stockholm Konferansı, 1988’de IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) kurulması ve 1992’de Rio’da düzenlenen Dünya Zirvesi, iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası mutabakatın ilk büyük adımı olarak kabul edilmektedir. 1992 zirvesinde yayımlanan “Rio Bildirgesi” ve “Agenda 21” başlıklı sonuç belgeleri, çevre ile kalkınma arasında denge kurulması gerektiğini vurgulamış; ülkeleri çevre politikalarını uzun vadeli kalkınma planlarına entegre etmeye davet etmiştir. Bu belgeler, ilk bakışta çevresel bir bilinçlenmenin işareti gibi görün gibi görünse de, asıl odak noktasının doğanın korunmasından ziyade, kaynakların sürdürülebilir biçimde işletilmesi olduğu açıktır. Rio’ya giden yol, çevresel bilincin evrimini ve uluslararası toplumun bu krize yaklaşımını anlamak açısından kritik bir süreci yansıtır.
Günümüzde oldukça popüler olan “Sürdürülebilir kalkınma” kavramının temelleri biraz öncesinde atılarak, zirvenin temel ilkesi olarak sunulmuştur. Ancak bu kavram, çevreyi bağımsız bir etik özne olarak değil, ekonomik büyümenin devamlılığını sağlayan bir araç olarak çerçevelemiştir. Bu yönüyle Rio Zirvesi, çevre krizine dair ciddi bir farkındalık oluşturmakla birlikte, doğanın öz değerine yönelik herhangi bir ilkesel çerçeve sunamamıştır. Kısacası, zirvede benimsenen yaklaşım doğaya yönelik etik bir sorumluluk duygusundan değil, ekonomik sistemin kendi sürekliliğini sağlama refleksinden beslenmiştir. Bu da çevre politikalarının sahici dönüşümler yaratmak yerine, sistem içi bir düzenlemeye dönüşmesi riskini doğurmuştur.
1992 Rio Zirvesi, çevresel söylemin küresel ölçekte kurumsallaşmasında önemli bir eşik olmakla birlikte, etkili ve bağlayıcı adımlar atılabilmesi için yeterli zemin oluşturamamıştır. Bu nedenle, Rio’dan sonraki yıllarda daha somut ve taahhüt içeren adımlar için uluslararası toplum yeni arayışlara yönelmiştir. Bu sürecin en somut halkası, 1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanan “Kyoto Protokolü”dür.
Kyoto Protokolü, özellikle sanayileşmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltmalarını hedefleyen, tarihsel sorumluluğu esas alan ve bağlayıcı yükümlülükler öngören ilk uluslararası anlaşma olma niteliğindeydi. Ancak protokol, tam da bu nedenle büyük bir dirençle karşılaştı. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere birçok gelişmiş ülke ekonomik büyümelerini sınırlayacağı gerekçesiyle anlaşmayı imzalamaktan ya da onaylamaktan kaçındı. ABD Senatosu, Kyoto Protokolü’nü 95’e karşı 0 oyla reddetti. Bu durum, iklim meselesinde ekonomik çıkarların etik ve kolektif sorumluluğun önüne geçtiğini açıkça ortaya koydu.
Kyoto’nun başarısızlığa uğramasında yalnızca siyasi irade eksikliği değil, aynı zamanda küresel enerji piyasasındaki çıkar gruplarının etkisi de belirleyici oldu. Bu noktada “fosil lobisi” olarak anılan enerji şirketleri ve onlarla ilişkili finansal ağlar, iklim politikalarının zayıflamasında önemli bir rol oynadı. Petrol, doğal gaz ve kömür şirketleri, bilimsel verileri itibarsızlaştırmak, kamuoyunu şüpheye düşürmek ve politika yapıcıları baskılamak amacıyla milyonlarca dolar bütçeli propaganda kampanyaları yürüttüler. Bazı enerji devlerinin ise iklim değişikliğini inkâr eden araştırmaları fonladığı ve kamuoyunu yanıltmaya çalıştığı çeşitli bağımsız araştırmalarla ortaya kondu. Bu şirketlerin lobicilik faaliyetleri, özellikle ABD ve Kanada gibi ülkelerde iklim politikalarının oluşumunu doğrudan etkileyerek uluslararası anlaşmalardan çekilme ya da etkisizleştirme yönünde baskı oluşturdu.
Kyoto sonrası süreçte, bu lobilerin etkisi yalnızca iklim anlaşmalarının gecikmesine değil; aynı zamanda kamuoyunda iklim değişikliğinin bir “komplo” ya da “spekülatif kriz” olarak algılanmasına da neden olmuştur. Öte yandan, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin Kyoto Protokolü’nü ilk aşamada bağlayıcı yükümlülük olmaksızın desteklemeleri, gelişmiş ülkeler açısından ek bir gerekçe oluşturmuştur. Protokol, tarihsel sorumluluğu temel alarak yalnızca sanayileşmiş ülkelere bağlayıcı hedefler öngörmüştü. Ancak bu durum, özellikle ABD tarafından haksız rekabet ve ekonomik dezavantaj gerekçesiyle eleştirildi. ABD, Çin ve Hindistan’ın hızla büyüyen ekonomilerine rağmen sera gazı emisyonları konusunda yükümlülük altına alınmamalarını adaletsiz buldu ve bu nedenle anlaşmaya taraf olmadı. Çin ve Hindistan ise, tarihsel emisyon yükünün büyük oranda Batı ülkelerine ait olduğunu ve kendi kalkınma haklarının sınırlandırılamayacağını savunarak yükümlülük altına girmeyi reddetti. Bu görüş ayrılıkları, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki güven krizini derinleştirmiş ve uluslararası iklim rejiminin uygulanabilirliğini ciddi biçimde zedelemiştir. Dolayısıyla Kyoto, teknik bir anlaşmadan çok daha fazlasını temsil eder: küresel eşitsizliklerin, tarihsel sorumlulukların ve ekonomik çıkarların çatıştığı karmaşık bir müzakere zemini. değil; aynı zamanda kamuoyunda iklim değişikliğinin bir “komplo” ya da “spekülatif kriz” olarak algılanmasına da neden olmuştur. Dolayısıyla Rio ile başlayan çevresel duyarlılık, Kyoto ile daha kurumsal ve bağlayıcı bir forma evrilmeye çalışsa da, küresel enerji sisteminin gücü ve sermaye ağlarının etkisi bu sürecin etkinliğini ciddi biçimde sınırlamıştır.



