Teknik Rasyonaliteden Ahlaki Sorumluluğa: Modern İklim Anlatılarının Eleştirisi-4
- Tarih:
Paris Anlaşması’nın imzalanması başlangıçta küresel çapta bir iyimserlik yaratmış olsa da, bu hava kısa sürede dağılmış; yerini çeşitli eleştirilere ve hatta komplo teorilerine bırakmıştır. Anlaşmanın gönüllülük esasına dayalı ve bağlayıcı hükümler içermeyen yapısı bazı çevrelerce yetersiz bulunurken; daha dikkat çekici olan, anlaşmanın çevresel değil, ekonomik ve kültürel tartışmalar üzerinden hedef alınmasıdır.
Fosil yakıt lobileri, yeşil yatırımlardan kısa vadede bekledikleri finansal getiriyi göremeyince bu dönüşümü desteklemekte gönülsüz davranmaya başladılar. Büyük enerji şirketleri, kamuoyuna açıkladıkları karbon azaltımı hedeflerine rağmen düşük karbonlu yatırımlarını geri çekmeye ya da askıya almaya yöneldiler. Bu durum, yeşil dönüşümün ekonomik çıkarlarla ne denli iç içe geçtiğini ve sermaye temelli motivasyonlara bağlı kaldığını ortaya koydu.
Bu süreçte Bill Gates gibi küresel aktörlerin yapay et, hücre kültürlü proteinler ve sentetik gıdalar gibi alternatifleri öne çıkarması, iklim krizinin merkezine tarım ve hayvancılığı yerleştiren yeni bir söylem doğurdu. Oysa bilimsel literatürde sanayi ve enerji üretimi, iklim değişikliğinin başat nedeni olarak tanımlanırken, birdenbire hayvancılık sektörü “günah keçisi” haline getirildi. Bu yön değişimi, özellikle popülist siyasetçiler ve medya figürleri tarafından kullanılarak Paris Anlaşması’nın tarımsal üretimi yasaklayacağı, hayvan yetiştiriciliğine son verileceği ya da insanlara yapay et dayatılacağı gibi asılsız iddialarla kamuoyuna sunuldu.
Gerçekte Paris Anlaşması, tarım ya da hayvancılığı yasaklayan herhangi bir hüküm içermemektedir. Anlaşma, devletlerin kendi ulusal katkı beyanlarını özgürce belirlemesini esas alır. Ancak iklim krizinin karmaşık doğası ve bu alanın hızla politikleşmesi, bilimsel gerçeklerin kültürel korkularla yer değiştirmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim “bize yapay et yedirecekler”, “hayvan yetiştiremeyeceğiz”, “tarım bitecek” gibi söylemler, Paris Anlaşması’nın içeriğinden çok, modern çevre politikalarının kimler tarafından yönlendirildiğine dair endişeleri yansıtmaktadır.
Dolayısıyla Paris sonrası dönemi yalnızca teknik taahhütler bağlamında değil, aynı zamanda algı yönetimi, ekonomik güç dengeleri ve kültürel direniş ekseninde değerlendirmek gerekmektedir. Anlaşmaya yönelik eleştirilerin bir kısmı yapısal zaaflara dikkat çekerken, önemli bir kısmı da çevre politikalarının sermaye grupları, siyaset ve medya işbirliğiyle nasıl yeniden çerçevelendiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Paris Anlaşması’nın ardından Avrupa Birliği, 2019 yılında “Avrupa Yeşil Mutabakatı” (European Green Deal) adlı kapsamlı bir iklim ve çevre stratejisi açıklayarak, kıta genelinde 2050’ye kadar karbon nötr olma hedefini ortaya koydu. Bu mutabakat, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, ticari ve sanayi politikalarının da yeşil dönüşüm çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını içeriyordu. Karbon düzenleme mekanizmaları, sınırda karbon vergileri, sürdürülebilir finans prensipleri ve yeşil teknolojilere yatırım gibi başlıklar, Avrupa Birliği ile ticaret yapan ülkeler için önemli bir dönüşüm baskısı yarattı.
Türkiye, Avrupa Birliği ile güçlü ekonomik bağlara sahip bir ülke olarak bu dönüşümün dışında kalamazdı. Nitekim Türkiye, 2021 yılında Paris Anlaşması’nı onayladıktan kısa bir süre sonra, 2022 yılında İklim Kanunu hazırlıklarını hızlandırdı. Ancak bu süreç, yalnızca çevresel kaygılarla değil, aynı zamanda AB ile ticari ilişkilerin zarar görmemesi yönündeki ekonomik motivasyonlarla şekillendi. Zira sınırda karbon düzenleme mekanizması (CBAM), Türkiye’nin çelik, çimento, alüminyum ve gübre gibi ihracat kalemlerinde ciddi vergi yükleri doğurabilecek nitelikteydi.
Türkiye’nin İklim Kanunu hazırlıkları da tıpkı Paris Anlaşması gibi popülist tepkilerle karşılaştı. Özellikle kamuoyunda “tarım bitecek”, “hayvancılık yasaklanacak”, “yapay et zorunlu olacak” gibi temelsiz iddialar, iklim politikalarının içeriğinden ziyade, Batı kaynaklı bir dayatma olarak algılanmasına neden oldu. Türkiye’deki bazı medya kanalları ve siyasi figürler, bu dönüşüm sürecini bir “ulusal egemenlik” meselesi gibi çerçeveleyerek direnci artırdı. Oysa hazırlanmakta olan İklim Kanunu, Paris Anlaşması’nın öngördüğü gibi ulusal katkı esasına dayanmakta, herhangi bir sektöre doğrudan yasak ya da yaptırım getirmemekteydi.
Sonuç olarak Türkiye, hem ekonomik ilişkilerini korumak hem de iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmek adına iklim yasallaşma sürecine girmiştir. Ancak bu süreç, bilimsel temelli bir çevre politikasından çok, dışsal baskılara yanıt ve içsel dirençlerin yönetimi çerçevesinde şekillenmiştir. Bu da tıpkı Paris sonrası küresel algılarda olduğu gibi, Türkiye’de de iklim politikasının ekonomik, politik ve kültürel gerilimlerle örülü karmaşık bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
Türkiye’de iklim düzenlemeleri, tıpkı birçok ülkede olduğu gibi büyük ölçüde ekonomik kaygılar ekseninde şekillenmiştir. Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın ve Paris Anlaşması’nın oluşturduğu dışsal baskılar, Türkiye’yi iklim politikalarını güncellemeye ve yasal altyapısını yeniden inşa etmeye yöneltmiştir. Bu kapsamda hazırlanan İklim Kanunu, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası taahhütlerine uyum sağlama yönünde önemli bir adım olarak görülse de, söz konusu düzenlemelerin temel motivasyonu doğrudan çevresel ya da etik kaygılar değil, çoğunlukla ekonomik uyum ve rekabet gücü kaygıları olmuştur.
İklim Kanunu’nun hazırlanış süreci, esasen Avrupa Birliği ile olan ticari ilişkilerde sorun yaşanmaması, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) kapsamında ek maliyetlerin önüne geçilmesi ve ihracatın sekteye uğramaması hedefleriyle yönlendirilmiştir. Bu yaklaşım, çevreyi koruma yükümlülüğünü teknik ve yönetsel bir meseleye indirgemekte; iklim adaleti, toplumsal dönüşüm ve etik sorumluluk gibi daha derinlikli tartışmaları dışarıda bırakmaktadır.
Türkiye’nin küresel iklim gündemine dahil olma çabası, uzun yıllar boyunca ertelenmiş bir görevin alelacele yerine getirilmesi şeklinde tecelli etmiş; çevre politikaları kısa vadeli ekonomik kazançlara indirgenmiştir. Oysa iklim meselesi, yalnızca ekonomik bir uyum süreci değil; aynı zamanda ahlaki, kültürel ve varoluşsal bir sorumluluk alanıdır. Türkiye’nin bu düzenlemeleri bir tür “dış baskıya yanıt verme” refleksiyle değil, kendi değer sistemi içinde yeniden anlamlandırarak, yerli ve özgün bir çevre felsefesi eşliğinde inşa etmesi gerekirdi.
Türkiye’nin, binlerce yıllık doğa kültürü, kadim çevre duyarlılığı ve insana ve tabiata bütüncül bakan geleneksel değerleri, aslında küresel çevre tartışmalarına özgün katkılar sunabilecek niteliktedir. Ancak ne yazık ki İklim Kanunu’nun mevcut çerçevesi, bu entelektüel ve etik derinliği yansıtmaktan uzak kalmış, daha çok bürokratik bir zorunluluğun yerine getirilmesi havasında şekillenmiştir.
Yine de, tüm bu eleştirilere rağmen İklim Kanunu’nun çıkarılmış olması, Türkiye’nin çevre politikalarında hukuki bir zemin oluşturması bakımından önemlidir. Ancak bu zeminin, gerçek anlamda bir çevre koruma sistemine dönüşebilmesi; yalnızca yasal düzenlemelerle değil, toplumsal bilinçlenme, eğitim, etik sorumluluk ve sivil katılım gibi bileşenlerin güçlü şekilde devreye alınmasıyla mümkün olacaktır. Aksi halde, kanunlar kâğıt üzerinde kalacak; doğa tahribatı, iklim krizi ve çevresel adaletsizlikler devam edecektir.
Bugün dünya, iki kutuplu bir çevresel anlatının arasında sıkışmış durumdadır. Bir yanda, iklim anlaşmalarını etkisizleştirmeye çalışan fosil yakıt lobileri; diğer yanda ise bu anlaşmaları yeşil teknolojiler üzerinden ekonomik bir avantaja dönüştüren sermaye grupları yer almaktadır. Her iki küresel plan da doğayı özne değil, nesne olarak konumlandırmakta; biri statükoyu koruma adına, diğeri ise sürdürülebilirlik söylemiyle yeni bir pazar düzeni inşa etme uğruna doğayı araçsallaştırmaktadır. Bu koşullarda “üçüncü bir yol” ancak doğayla kurulan ilişkinin felsefi temellerini yeniden düşünmekle mümkündür. Ekolojik sorunun çözümü, teknik inovasyonlardan önce, doğaya dair ahlaki, kültürel ve varoluşsal bir dönüşümü zorunlu kılar. Gerçek bir çevre politikası, ne yalnızca fosil direnişine karşı durmakla ne de yeşil büyüme hedeflerine hizmet etmekle sınırlı kalmamalıdır; bu politikaların ötesinde, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi etik sorumluluk temelinde yeniden inşa etmelidir.



