Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Teolojik Siyaset: Erbakan’ın İkazı Dün “Abartıydı”, Bugün Gerçek

A+ A-

Erbakan Hoca’nın vefatının sene-i devriyesini idrak ettiğimiz bir zaman diliminde, Tucker Carlson’un ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı ve uluslararası yankı uyandıran röportajın gündeme gelmesi; içeriğinin hararetle tartışılması bana manidar geldi. Bütün siyasi hayatını ve fikrî mücadelesini küresel güç dengelerine, emperyal projelere ve özellikle Müslüman coğrafyayı hedef alan ideolojik tasavvurlara dikkat çekmeye adamış bir lideri anarken, bu gelişmeyi es geçmek istemedim.

Çünkü Erbakan Hoca, dünya siyasetini yalnızca güç ve çıkar ekseninde değil; aynı zamanda inanç ve ideoloji ekseninde de okuyan bir siyasetçiydi. “Irkçı emperyalizm” diye tanımladığı küresel zihniyete karşı Müslüman dünyayı uyarmaya çalıştı; mazlum milletlerin başına gelebilecekleri adeta önceden görmüşçesine sürekli gündemde tuttu. Yıllar boyunca anlatmaya, ikna etmeye ve kamuoyunu bilinçlendirmeye çalıştığı bazı tezlerin bugün—kendi tabiriyle “hasmın şehadeti en kuvvetli delildir” dedirtecek biçimde, dünyanın en yetkili ağızlarından yapılan açıklamalarla yeniden tartışılır hâle gelmesi, tarihin ironik bir cilvesi değilse nedir?

Erbakan Hoca, İsrail’in yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda teolojik bir proje olduğu iddiasını açık biçimde dillendiren ilk siyasetçilerden biriydi. Ona göre mesele sadece diplomasi, güvenlik ya da güç dengesi değildi; kutsal metinlere dayalı tarihsel bir tahayyülün siyasal alana taşınmasıydı. O dönem bu yaklaşım Türkiye’de büyük ölçüde marjinalleştirildi; hatta “komplocu” ya da “abartılı” bulunarak dışlandı.

Ne var ki söz konusu röportaj, bazı gerçekleri adeta ayan beyan gözler önüne serdi. Şimdi gelelim bu önemli görüşmenin detaylarına.

Röportaj 20 Şubat 2026’da İsrail’de, Ben Gurion Havalimanı’nın diplomatik terminalinde gerçekleşti. İzlerken insanın aklına ister istemez şu soru düşüyor: O dönem “ideolojik” diye kenara itilen bazı tespitler, bugün Washington’da daha açık biçimde mi konuşuluyor?

Taraflar sıradan isimler değil. Bir tarafta Amerikan sağının en etkili medya figürlerinden ve asiri bir Katolik Tucker Carlson var: Amerika milliyetçisi, dış müdahaleciliğe mesafeli ve Cumhuriyetçi tabanın önemli bir bölümünde karşılığı olan bir isim. Diğer tarafta ise ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee bulunuyor: eski Arkansas valisi, evangelik çevrelerde güçlü bir figür ve Hristiyan Siyonizmi ile ideolojik bağı bilinen bir siyasetçi.

Yaklaşık iki buçuk saat süren bu görüşme, basit bir medya polemiği değildi. Amerikan sağının kendi içindeki fay hatlarını, ABD dış politikasındaki ideolojik yönelimi ve İsrail meselesinin yalnızca stratejik değil, aynı zamanda teolojik bir zeminde nasıl savunulduğunu görünür kılan bir metin niteliğindeydi.

Neden Bu Röportaj Önemli?

Bu yazıyı kaleme almamın iki nedeni var ama ikisi de aynı yere çıkıyor: Bu röportaj, ABD’nin Ortadoğu’ya bakışında strateji ile inanç arasındaki sınırın giderek bulanıklaştığını gösteriyor.

Birincisi, görüşme Washington’un İsrail politikasının yalnızca güvenlik ve jeopolitik gerekçelerle taşınmadığını, Amerikan siyasetinin belirli damarlarında bunun teolojik bir meşruiyet dili ile savunulduğunu çıplak biçimde ortaya koyuyor. “İttifak” dediğimiz şey, bazı aktörler için sadece çıkar ortaklığı değil; adeta bir “kader birliği” olarak kurgulanıyor. Bu, ABD dış politikasının rasyonel ve seküler bir düzlemde ilerlediği varsayımını ciddi biçimde sarsıyor.

İkincisi, Türkiye’de bu röportajın yeterince tartışılmadığını düşünüyorum. Oysa konuşulan başlıklar bir “Amerikan iç tartışması” olmaktan çoktan çıktı: Gazze savaşı, sivil kayıplar, bölgesel sınırlar, kutsal metinlere dayalı toprak iddiaları ve ABD’nin Ortadoğu’daki rolü. Bu listeyi daha da uzatabiliriz.  Bunların her biri Türkiye’nin güvenlik ufkunu, diplomatik manevra alanını ve bölgesel denklemini doğrudan etkiliyor. Yani bu röportaj, sadece “ne dediler?” sorusuna değil, “neye hazırlanıyorlar?” sorusuna da malzeme sunuyor.

Amerika Kimin İçin Savaşıyor?

Röportajın merkezindeki soru şuydu: Amerika kimin için savaşıyor?

Carlson, Amerikan kaynaklarının neden sürekli dış savaşlara, askeri yardımlara ve ittifaklara harcandığını sorguladı. Washington neden “önce Amerikalılar” yerine, İsrail’in güvenlik önceliklerine bu kadar duyarlı görünüyor?

Bu hat, aslında son on yılda yükselen “America First/Önce Amerika” çizgisinin İsrail dosyasına uygulanmış hâli. Carlson, Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel dış politika refleksine—yani “müttefikleri ne pahasına olursa olsun destekle” yaklaşımına—doğrudan meydan okuyor. Soğuk Savaş’tan bu yana İsrail’e verilen desteğin ABD’de uzun süre neredeyse tartışma dışı bir alan olduğu düşünülürse, bir muhafazakâr figürün bu “dokunulmazlık” hâlini böyle sert bir dille sorgulaması başlı başına politik bir kırılma.

Üstelik Carlson’ın yaptığı itiraz yalnızca “para nereye gidiyor?” sorusuyla sınırlı değil. Asıl provokasyon şurada: Carlson, Amerikan devlet aklının zaman zaman Amerikan seçmeninin değil, bir başka ülkenin güvenlik önceliklerini daha merkeze aldığı imasında bulunuyor. Bu imanın Washington’da nasıl bir sinire dokunduğunu anlamak için Amerika’daki lobicilik tartışmalarını, Kongre-İsrail ilişkilerini ve medya dilini hatırlamak yeterli.

Tam da bu noktada tartışma, “ABD İsrail için savaşır mı?” sorusuna kilitleniyor. Örneğin Mike Huckabee, “Amerikan askerleri İsrail adına hiçbir zaman konuşlandırılmadı” diyerek bu ihtimali kategorik biçimde reddediyor. Carlson ise başka bir uçtan, son çeyrek yüzyılın dış politika bilançosunu hatırlatıp daha provokatif bir iddia kuruyor: Irak işgalinin El Kaide ya da kitle imha silahlarıyla ilgisinin olmadığını, asıl motivasyonun İsrail’in güvenlik kaygılarıyla ilişkili olduğunu söylüyor. Burada önemli olan, bu tür cümlelerin doğruluğundan bağımsız olarak, Amerikan sağında artık “savaşların kimin çıkarına olduğu” sorusunun İsrail başlığına da taşınmış olması.

Önemli olan şu: İsrail politikası artık yalnızca Demokrat sol kanadın eleştirdiği bir başlık değil. Cumhuriyetçi Parti içinde de “müdahaleci geleneksel çizgi” ile “milliyetçi-izolasyonist damar” arasında belirgin bir gerilim oluşmuş durumda.

Gazze ve “Sadakat” Meselesi

Röportajın en gerilimli anlarından biri Gazze tartışmasıydı. Huckabee, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü operasyonların, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki performansından daha “başarılı” olduğunu savundu özellikle sivil ölümlerin oluşmaması için. Bu karşılaştırma hem İsrail’in yöntemlerini meşrulaştırma hem de Amerikan kamuoyunun savaş hafızasını yeniden açma anlamı taşıyordu.

Ancak asıl kırılma noktası, Tucker Carlson’ın tartışmayı “sadakat” zeminine taşımasıyla yaşandı. Carlson, bir ABD büyükelçisinin öncelikli bağlılığının nerede olması gerektiğini ima yoluyla sorguladı. Bu, Amerikan siyasetinde son derece hassas bir alandır. İsrail söz konusu olduğunda “çifte sadakat” iması, anında antisemitizm tartışmalarını tetikler ve siyasi kariyerleri sarsabilecek bir gerilim üretir.

Dolayısıyla burada mesele yalnızca Gazze’deki askeri operasyonların niteliği değildi. Mesele, ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceğiydi. Bir başka ifadeyle: Bir müttefiki savunmak ile o müttefikin politikalarını sorgusuz sahiplenmek arasındaki çizgi nerede çekilecekti?

Nil’den Fırat’a: Teoloji, Sınırlar ve Diplomasi

Röportajın en sarsıcı bölümü ise kutsal metinlere dayalı toprak meselesiydi.

Carlson, İncil’de geçen ve İsrailoğullarına vaat edildiği belirtilen topraklara atıf yaparak “Nil’den Fırat’a” uzanan coğrafyayı gündeme taşıdı. Bu ifade, yalnızca dini bir referans değil; haritaya döküldüğünde Mısır’dan Irak’a, Suriye’den Ürdün’e kadar uzanan geniş bir alanı kapsayan sembolik bir çerçevedir. Söylem düzeyinde dahi bu tür bir ima, bölgedeki tüm devletler açısından son derece hassastır.

Huckabee’nin “hepsini alsalar da sorun olmazdı” şeklinde yorumlanan sözleri uluslararası düzeyde tepki doğurdu. Daha sonra bunun resmi politika olmadığı vurgulandı. Ancak diplomasi dünyasında bazen bir cümle, yapılan düzeltmelerden daha kalıcıdır.

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve diğer birçok Müslüman ülke bu tür söylemlerin uluslararası hukuku ve mevcut sınır düzenini tehdit ettiğini belirtti. Tepkilerin ortak noktası şuydu: Kutsal metinlere dayalı tarihsel iddialar, modern devletler sisteminin meşruiyet zemini olamaz.

Türk kamuoyu açısından asıl mesele şu: Eğer ABD dış politikasında etkili bir kesim, İncil referanslarını stratejik kararların meşru arka planı olarak görüyorsa, bu yalnızca bir inanç meselesi değildir. Bu, doğrudan jeopolitik bir meseledir.

İşte Erbakan Hoca’nın yıllar önce dikkat çektiği nokta tam da buydu: İsrail meselesi sadece güvenlik ve diplomasi meselesi değildir; aynı zamanda teolojik bir tahayyülün siyasal alana taşınmasıdır. O dönem Türkiye’de “fazlasıyla ideolojik” diye kenara itilen bu çerçeve, bugün Washington’daki bir röportajda açık biçimde tartışılabiliyorsa, mesele artık “marjinal” değil; bilakis makul, anlaşılabilir ve reel düzlemde ele alınması gereken bir vakıa hâline gelmiştir.

Stratejik Ortaklık mı, İnanç Ortaklığı mı?

Huckabee’nin savunusu netti: İsrail stratejik bir ortaktır; İsrail’in düşmanları ABD’nin de düşmanıdır.

Bu söylem yeni değil. Ancak bugün dikkat çeken, bu ittifakın yalnızca güvenlik diliyle değil, dini referanslarla da temellendirilmesidir. ABD’de milyonlarca evangelik seçmen için İsrail’e destek, yalnızca bir dış politika tercihi değil; kutsal metinlerdeki vaadin gereğidir.

Bu durum, ABD dış politikasının tamamen seküler ve rasyonel bir zeminde şekillenmediğini gösteriyor. Stratejik hesap ile inanç temelli meşruiyet iç içe geçtiğinde, ortaya klasik diplomasi anlayışının ötesinde bir tablo çıkıyor.

ABD İçinde Bölünme

Röportaj ABD’de ciddi bir tartışma başlattı. Bir kesim Carlson’ı dış politika harcamalarını sorguladığı için destekliyor. Diğer kesim ise onun söylemini tehlikeli ve sorumsuz buluyor. Huckabee’nin savunucuları ise İsrail’e verilen desteğin hem stratejik hem de dini açıdan meşru olduğunu savunuyor.

Ortaya çıkan tablo şu: ABD’de İsrail politikası artık tartışılmaz bir konsensüs alanı değil. İç siyasal rekabetin açık bir başlığı hâline gelmiş durumda.

Türkiye Neden Dikkatle İzlemeli?

Türkiye açısından bu röportaj bir medya polemiği değil. Eğer Washington’da etkili bir damar, kutsal metin referanslı sınır tahayyüllerini açıkça konuşabiliyorsa; eğer İsrail dosyası ideolojik bir zemine kaymışsa; eğer “Nil’den Fırat’a” gibi ifadeler diplomatik kriz üretebiliyorsa—Ankara’nın bu zihinsel dönüşümü dikkatle analiz etmesi gerekir.

Mesele bir haklılık yarışı değil. Mesele, güç merkezlerinin hangi inanç ve ideolojik çerçeveyle hareket ettiğini doğru okumaktır. Yanlış okuma, yanlış strateji üretir.

Türkiye ya bu yeni güç tahayyülünü ve bu ideolojik dili soğukkanlı biçimde okuyacak, stratejisini buna göre kuracak… ya da başkalarının yazdığı senaryoları uzaktan izlemekle yetinecek.

Vefa ve Muhasebe

Belki de artık soru “Erbakan haklı mıydı?” değil. Soru şu: Dünya yeniden kutsal metinlerin jeopolitik haritalara göre şekillendiği itirafları gölgesinde yeni bir döneme girerken, biz bunu hâlâ sıradan bir diplomatik tartışma sanma lüksüne sahip miyiz?

Washington adına konuşanlar  İncil referanslı sınır tahayyülleri açıkça konuşulabiliyorsa, teolojik argümanlar stratejik hesaplarla aynı cümlede kurulabiliyorsa; bu Ortadoğu’daki hiçbir ülke için “başkasının meselesi” değildir. Bu, doğrudan bu coğrafyada yaşayan herkesin meselesidir.

Erbakan Hoca’nın vefatının sene-i devriyesini idrak ettiğimiz bu günlerde, insan ister istemez durup bir “vefa borcu”nu hatırlıyor. Çünkü bazı isimler yalnızca bir dönemin siyasetçisi değildir; bir dil, bir istikamet, bir direniş ahlâkı bırakırlar. Erbakan Hoca da bize tam olarak bunu bıraktı: Gücün karşısında ezilmeden, modaya teslim olmadan, büyük resmi okumayı ve kendi cümlemizi kurmayı… Nice tartışmanın, nice itirazın, nice yalnızlığın içinde bile “bu milletin şahsiyetini” merkeze almayı…

Yıllar önce işaret ettiği başlıkların bugün artık teorik tartışmalar olmaktan çıkıp küresel siyasetin merkezine yerleşmiş olması, onu bir “kehanet figürü”ne dönüştürmez; ama bize bir şey söyler: Zamanında duyulmak istenmeyen ikazların, bugün herkesin önüne bir realite olarak konulabildiği bir çağdayız. O, dünya siyasetinin yalnızca güç dengeleriyle değil; inanç, ideoloji ve tasavvurla da şekillendiğini söylerken, aslında bugünün çıplak gerçeğini tarif ediyordu.

Bu yüzden mesele bir haklılık yarışı değildir. Mesele, bize emanet edilen hafızayı diri tutabilmektir. Mesele, bir ömrü memleket için yoran, bedel ödeyen, yanlış anlaşılmayı göze alıp istikamet göstermeye çalışan bir büyüğümüze karşı vefa gösterebilmektir. Vefa; sadece anma günü cümleleri değil, onun ciddiyetini, sabrını, uzun vadeli bakışını ve “milletin lehine olanı savunma” iradesini bugüne taşıyabilmektir.

Tarih olanı kaydeder. Ama basiret, olanı zamanında okuyabilenlere nasip olur. Ve bazen basiret, bir millete yıllar öncesinden yön gösterenlerin kıymetini, hakkını teslim ederek başlar: Rahmetle… minnetle… vefayla…