Picture of Mümtaz Nizam
Mümtaz Nizam

Tıklanan Vicdan: 2025’in Beş Kavramı Neyi İfade Ediyor?

A+ A-

“İçinizden biri bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle… Bu ise imanın asgarî gereğidir.”

Bu hadis, çoğu zaman bir “ahlak çağrısı” gibi okunmakta; oysa daha dikkatli bakınca bir kapasite merdiveni sunduğunu görürüz. Kötülüğü eliyle değiştirme kapasitesine sahip olanın sorumluluğu ile kalbiyle buğz etme kapasitesinde olanın sorumluluğu aynı değildir. Buna bağlı olarak  sorumluluğun da tek biçimli olmadığını, imkâna göre şekil değiştirdiğini de söylemek mümkündür. Kapasite merdivenindeki hiçbir basamak, vicdanın bütünüyle “seyirci”leşmesine izin vermez. Kalp bile, bir kapanış değil, “imanın asgari gereği” sınırında insanı yeniden dile ve ele çağıran bir dirençtir.

İçinde bulunduğumuz dijital dünyada bu kapasite merdiveninin gereklerine daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan zulüm, savaş ve çeşitli trajediler karşısında nerede ve nasıl tepki verdiğimiz kimliğimizi ve vicdanımızı tanımlamada yeni perspektifleri gerektirmektedir.  Çünkü sorun yalnızca “kötülük”’ün varlığı değil, vicdanın eyleme bağlandığı mekanizmanın düzensizleşmesidir. Günümüzde insanların pek çoğu  içinde bulunduğu ahlaki kapasitenin altında bir davranış geliştirme ve sorumluluk alma eğilimindedir. İnsanların böyle bir davranış geliştirme eğilimlerinin nedenine yönelik sorgulama, vicdanın eyleme bağlandığı mekanizmanın düzelmesinde ilk adım olacaktır.

Sosyal medya aracılığıyla sadece kötülüklerin ve zulümlerin değil, vicdanın da görünürlüğünün arttığına şahit olurken bu durumun insanlık onuruna sahip çıkmak isteyenlerin sorumluluğunu azaltmadığını da görebiliyoruz. Fakat sorumluluk azalmamakla birlikte ortaya sorumluluğu eyleme bağlayan yolların zayıfladığı gibi dramatik bir tablo çıktığına şahit oluyoruz. Artık tepki çoğalıyor, takip azalıyor; tanıklık büyüyor, sonuç küçülüyor. Aynı anda hem çok şey görüyor, hem çok az şeyi değiştirebiliyoruz.

TDK ve Ankara Üniversitesi İLAUM  (İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi) iş birliğiyle yürütülen “2025 Yılının Kelimesi/Kavramı” çalışmasında halk oylamasına açılan beş kavram şunlardı: dijital vicdan, vicdani körlük, çorak, eylemsiz merhamet, tek tipleşme. Bu beş kelime, tek bir çağ kırılmasının beş ayrı yüzü gibi görünüyor.  Bu halk oylaması neticesinde “dijital vicdan” kavramı “yılın kelimesi/kavramı seçildi. “Dijital vicdan”ın seçilmesi, vicdanın dijital çağda kimi zaman “etkileşim” üzerinden rahatlatılıp sorumluluktan uzaklaşılabildiği duygusunun geniş bir karşılık bulduğunu göstermektedir.

İnsanların dünya veya içindeki yaşadıkları toplumun sorunlarına dair duyarlılıklarını ölçme girişimleri bir anlamda ahlaki kapasite ölçümü anlamına gelmektedir. Çünkü duyarlılıklarımız ve tepkilerimiz ahlak anlayışımızdan bağımsız değildir.

1) Dijital vicdan: Tanıklık büyüyor, sorumluluk inceliyor

Vicdanın eyleme bağlandığı mekanizmanın düzensizleşmesinin en görünür yüzü “dijital vicdan”dır. Çünkü burada vicdanın görünürlüğü artar ama emanet duygusu içeride zayıfladıkça, dışarıda stratejik bir yol kurulmadıkça, vicdan sembole dönüşür.

Dijital çağ acıyı yakına getirdi. Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan acıyı artık çok kolay bir şekilde görebiliyoruz. Fakat bu durum bizi çıkmazlara sokan  sonuçlara götürmektedir. -Görürüz, etkileniriz, yazarız, paylaşırız-… ve akış akar gider. Acıları, zulümleri, yoksullukları küçük bir dijital ekranın saniyelik akışında görerek etkilenip, kızarak, üzülerek tepkimizi gösterip bir “beğeni” ile vicdani duruşumuzu gösterip, ondan sonraki paylaşımda kime sıra geldiyse ona tepkimizi ayarlama eğilimine gireriz.

Biraz önceki kızgınlığımız, öfkemizi dindiren komik ve düşündüren içerikler içinde bulunduğumuz hüzünlü durumdan bizi çıkarmıştır artık. Bu hızlı ve hızlanan tepkiler neticesinde artık beğendiğimiz, tıkladığımız ve vicdanımızı yaralayan o görüntülerin sonucunun ne olduğuna dair takip duygumuzun yerini artık başka duygular almıştır. Herkes konuyu bilir ama hiçbir sonuç alınmaz. “Kamuoyu” büyürken “kamusal sonuç” küçülür. Bu bize acıların görünür ve yakın olduğu ölçüde duyarsızlığın  da arttığını göstermektedir.

İnsanın kendine sorması gereken basit ama sert soru şudur: Paylaştıktan sonra sende kalan şey rahatlama mı, yoksa sorumluluğun bir parçası mı? Eğer gördüğün şey karşısında gösterdiğin tepki sende sadece bir vicdani rahatlama  sağlayıp, hayatını hiç değiştirmiyorsa, vicdan görünürleşiyor ama etkisizleşiyor demektir. Çünkü “gördüm–paylaştım–rahatladım” alışkanlığı yaygınlaştığında, “gördüm–kayıt aldım–muhatap belirledim–takip ettim” yolu zayıflar ve merkezdeki niyet eyleme dönüşmeden tüketilir.

2) Eylemsiz merhamet: Kalp çalışıyor, el askıda

Dijital vicdanın pratik sonucu çoğu zaman “eylemsiz merhamet”tir. Bu ise duygunun ve  niyetin var olduğu fakat yükü azaltacak eylem basamaklarının ya görünmez ya da risk gerekçesiyle terk edildiği bir duruma denk düşmektedir.

Merhamet yalnızca sızlanmak değildir; yükü azaltma iradesidir. Eyleme bağlanmayan merhamet hızla “iyi hissetme”ye dönüşür. Bu iyi hissetme halinde kalp sızlar, el kıpırdamaz. Kalp sızısı kendini iyi hissetmenin bir göstergesi olduktan sonra merhamet, kendini aklayan bir ritüele dönüşür. Artık içimizdeki merhametin göstergesi yine içimizdeki ki kendisinin varlığından mutmain olduğumuz kalp sızısıdır.

Burada kendine sorulacak soru şudur: Gerçekten “yapamıyor” musun, yoksa “yapmıyor” musun? Bazen bilgi, doğru kanal, dayanıklılık gibi kapasitelerden yoksun olur insan ve donar. Ama bazen kapasite vardır ancak risk ve konfor ağır basar. Bu döngü uzadıkça merhamet kaybolmaz, kötü insan da olunmaz. Sadece bir alışkanlığın içinde kalınır. Duygu boşalır, eylem ertelenir ve ertelenen eylem alışmayı büyütür; alışma da vicdanı bir sonraki aşamada körlüğe daha açık hale getirir.

3) Vicdani körlük: Görmemek mi, taşıyamamak mı?

Merhamet uzun süre eyleme bağlanmadığında, vicdanın bir sonraki durağı çoğu zaman “körlük” olur. Bu her zaman kötülükten doğmaz; çoğu zaman taşınamayan yükün ürettiği yorgunluktan doğar.

Dijital düzen körlüğü iki yoldan büyütür: Maruz kalmayı artırır, eylem yollarını belirsizleştirir. Acı akar; “ne işe yarar?” sorusu cevapsız kalır. Yol yoksa maruziyet eylem üretmez, uyuşma üretir. İnsan önce öfkelenir, sonra yorulur, sonra susar. Sonra “kötüye alışma” başlar. Körlük çoğu zaman “görmemek” değil, görüp geçmektir.

Bu yüzden insanın kendine sorması gereken soru yalnız “neden ilgilenmiyorum?” değildir, “neyi ilgileniyor gibi yapıp geçiyorum?” sorusudur. Maruziyet artarken yol görünmüyorsa vicdan kendini korumak için kapanır ve bu kapanış çoğu zaman ahlaki bozulma değil, kapasite devresinin kopmasıdır. Daha çok izlemek, daha çok duyarlılık üretmeyebilir; daha çok yorgunluk üretebilir. Bazen vicdanı koruyan şey, daha fazla içerik değil, daha az ama daha derin takip edebilmektir.

4) Çorak: İnsan değil, iklim konuşuyor

Körlüğü sadece bireyin psikolojisine bağlamak eksik kalır, çünkü bazı dönemlerde sorun “insan” değil, iklimdir. “Çorak” dediğimiz şey, iyiliğin maliyetinin yükselmesi ve kapasite kanallarının kurumasıdır.

Toprak çoraksa tohumu azarlayarak ürün alamazsın, suya ve kanala bakarsın. Ahlaki çoraklık da böyledir: İyilik pahalılaştıysa niyet tek başına yetmez. Güven aşınır, adalet öngörülemezleşir, hakkaniyet keyfileşir, iyilik “saflık” diye cezalandırılır. Böyle bir zeminde “ben karışmayayım” çoğalır. Toplumun geneli, riskten kaçınma refleksiyle içine kapanır. Dijital vicdan büyür; çünkü eylem pahalılaşınca sembol ucuzlar.

Bu noktada insanın kendine sorması gereken soru şudur: İyilik neden bu kadar pahalılaştı? insanlar mı değişti, düzen mi? Bilmemiz gereken genel kaide şudur; belirsizlik, yalnızlık ve risk büyüdükçe çoğunluk doğruyu değil güvenli olanı  seçer. Çoraklık tam da bu geri çekilmeyi normalleştiren iklimdir. Onu sulamak, ahlaki nutuklarla değil, iyiliğin maliyetini düşüren kamusal düzeneklerle, dayanışma kanallarıyla, takip edilebilir yollarla mümkündür.

5) Tek tipleşme: Vicdanın daralması, cümlenin çoğalması

İklim çoraklaştıkça tek tipleşme hızlanır. Çünkü risk yükselince insanlar hakikati değil uyumu seçer; vicdan özerklik üretmek yerine pozisyon üretmeye başlar.

Tek tipleşme sadece kültürel benzeşme değildir; muhakemenin daralmasıdır. Vicdan olgunlaştıkça çoğullaşır: bağlam kurar, ölçer, tartar, kendi grubunu da sorgular. Tek tipleşme ise hazır cümleleri büyütür; hazır cümleler hazır öfke üretir. Herkes aynı cümleyi kurduğunda, kimse bir şeyi değiştiremez.

Burada kendine sorulacak soru şudur: Konuşan vicdanın mı, yoksa grubunun, ait olduğun toplumsal yapının refleksi mi? Dışlanma riski arttıkça insanlar doğruyu değil “bizim doğru”yu savunur; aidiyet maliyeti yükseldikçe muhakeme daralır. Böyle bir denklemde dijital vicdan çoğalır, kamusal akıl daralır; norm kuran, çoğulluğu taşıyan kapasite yalnızlaşır. Tek tipleşmenin bedeli, yalnız fikir çeşitliliğinin kaybı değil, vicdanın kendi kendini düzeltme gücünün zayıflamasıdır.

Bugünün eli ve dili nedir?

Hadisteki “el–dil–kalp” merdivenini bugüne çevirdiğimizde ilk refleks genellikle şu oluyor: “Elimden ne gelir ki?” Oysa bu soru çoğu zaman hakiki çaresizlikten değil, eylemi tek biçime indirgeme alışkanlığından doğar.

Bugünün “eli”, herkesin gidip fiziksel müdahalesi değildir; meşru zeminde, somut sonuç üreten kapasite biçimlerini devreye sokmaktır: kayıt, başvuru, şikâyet, denetim talebi, dava takibi, yerel gündem, meslek örgütü, sivil toplum hattı… “El”, modern dünyada çoğu zaman kurumsal kanal bilgisidir.

Stratejik kamusallık tam burada başlar: Vicdanın eyleme dönüşmesi için büyük kahramanlıklar değil, küçük ama doğru bağlanmış yollar gerekir. Sosyal medyada bir haksızlığı çoğaltmak kolaydır; ama aynı haksızlığı muhatabına taşımak, iz sürmek, takip etmek, sonuç almak… işte kapasite burada büyür.

Bugünün “dili” de sadece konuşmak değildir. Bugünün dili, kamusal aklı kurmaktır: meseleyi netleştiren, muhatabı belirleyen, ölçüt koyan ve takip eden bir dil. Duyguyu boşaltan dil öfkeyi tüketir; sorumluluk üreten dil ise şu soruyu ısrarla kurar: “Kim, neyi, hangi takvimde yapacak?”

Kalp ise “hiçbir şey yapamıyorsam bari içim temiz kalsın” demek değildir. Kalp, kötülüğe alışmamak demektir. Ama kalbin direnci, dile ve ele bağlanmadığında yorgunluğa dönüşebilir. O yüzden kalp, mutlaka küçük rotalar arar, bir öğrenme, bir temas, bir katkı, bir takip.

Beş kavramı ayrı ayrı konuştuk; ama aslında aynı soruyu beş kez sorduk: Vicdan niçin tıklanabilir hâle gelirken, sorumluluk niçin taşınamaz hâle geliyor?

Bu beş kavramın ortak cümlesi şu: Vicdan var; ama vicdanı eyleme bağlayan mekanizma  bozuk. Ancak farketmemiz gereken şey çoğunluk kötü olduğu için değil; kapasitesi kırılgan olduğu için geri çekiliyor olduğu bilgisidir. Bu kırılganlık ise ancak doğru kamusal mimariyle onarılabilir. Bunun için de kamusal aklı yönetenlerin bu konudaki sorumluluklarının farkında olmaları önem taşıyor.

Bu hafta kendine tek bir söz ver: Bir meselen olacak. Bir kanalın olacak. Bir de takibin olacak. Çünkü vicdan yalnız kalpte kaldığında küçülür; ama küçük bir düzenlilikle bile yeniden büyümeye başlar.