Trump’ın BM Konuşması: Küreselleşmeye Karşı Bir Manifesto
- Tarih:
Her eylül ayında New York, dünya siyasenin sahnesine dönüşür. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu haftası boyunca devlet başkanları, başbakanlar, krallar ve diplomatlar aynı çalışma alanında toplanır; kimisi dünyaya vizyon sunar, kimisi mesaj verir, kimisi de sadece varlık gösterir. Kısacası, birkaç günlüğüne Manhattan, dünyanın başkenti olur.
Amerikalılar için BM Zirvesi genellikle trafik çilesinden ibarettir; fakat dünyanın geri kalanı için bu toplantı liderlerin birbirine doğrudan hitap edeceği nadir platformlardan biridir. Bu nedenle, her yıl olduğu gibi bu yıl da gözler tek bir konuşmaya çevrildi: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın konuşmasına.

BM sahnesinde ABD Başkanı her zaman “rock star” etkisine sahiptir. Bunun nedeni yalnızca dünyanın en güçlü ülkesinin lideri olması değil, aynı zamanda toplantının ev sahibi ülkenin başkanı olmasıdır.
Kendini Öven Bir Başlangıç ve Sert Karşılaştırmalar
Donald J. Trump konuşmasına alışıldık bir özgüvenle başladı. Kendi başkanlık dönemini Amerika için bir “aln çağ” olarak tanımladı: güçlü ekonomi, korunan sınırlar, güçlü ordu ve dostluklar… Trump’a göre, kendi döneminde ABD “dünyanın en güçlü ekonomisine, en sağlam sınırlara ve en güçlü ruha” sahiptir.
Ancak hemen ardından hedefini belirledi: Joe Biden yönemi. Biden yönemini, kendisinin ilk döneminde elde edeceği başarıları tersine çevirmekle, ülkeyi zayıflatmakla ve Amerika’nın ibarını düşürmekle suçladı. Trump’a göre Biden, ekonomide, enerji polikalarında ve göç meselesinde “başarısızlığın simgesi” haline gelmiş.
Bu karşılaşrmanın iki amacı vardı: Amerikan kamuoyuna kendi “başarı dönemini” harlatmak ve aynı zamanda BM kürsüsünü iç polika mesajı için kullanmak. Trump, diplomak bir konuşmadan çok, küresel bir kampanya konuşması yap.
Daha Keskin Bir Tonla Tanıdık Mesaj
Trump’ın BM konuşmasının omurgası değişmedi: Önce Amerika (America First). Küreselciliği “yıkıcı bir ideoloji” olarak niteledi ve her ülkenin kendi egemenliğini, sınırlarını ve kültürünü koruması gerekğini vurguladı.
Trump’a göre, uluslararası kurumlar ne savaşları önleyebilmiş ne göçü yönetebilmiş ne de kalıcı bir barış kurabilmiş. “BM’nin yapğı tek şey,” dedi, “sert ifadeli mektuplar yazmak — ama o mektupların arkasını hiç germemek.”

1
Mesaj açık: çok taraflı diplomasi başarısız olmuştu; ark güçlü ve bağımsız devletlerin çağı başlamalıydı.
İki Büyük Düşman: Yeşil Enerji ve Göç
Trump konuşmasında iki konuyu “tehdit” olarak öne çıkardı: yeşil enerji ve göç. Yenilenebilir enerji polikalarını “büyük bir yeşil enerji aldatmacası” olarak niteledi ve “bu yola giren ülkeler başarısızlığa mahkûmdur” dedi.
Ona göre iklim gündemi, çevresel sorumluluktan ziyade ekonomik inhardı. Sanayileşmiş ülkelerin “kendilerine acı çekrerek” rekabet güçlerini kaybeğini savundu. Bu söylem, Trump’ın uzun süredir devam eden “enerji milliyetçiliği” anlayışının bir yansımasıydı: kömür, petrol ve gaz, gücün ve bağımsızlığın sembolüydü.
Göç konusundaki mesajı ise daha da ser. “Hapishaneleriniz sığınmacılarla dolmuşsa,” dedi, “açık sınır deneyinin başarısız olduğunu kabul etmenin zamanı gelmişr.” Trump, göçü yalnızca ekonomik ya da insani değil, kültürel bir tehdit olarak tanımladı. “Her ülke kendi sınırlarını kontrol etme hakkına sahipr” derken, ulusal kimlik ile güvenliği aynı denklemde topladı.
Trump’a göre yeşil enerji de göç de aynı hastalığın belirleriydi: Küreselcilik. Yani ulusal çıkarların, evrensel idealler uğruna feda edilmesi.
Nobel Barış Ödülü Arayışı
Konuşmasının bazı bölümlerinde Trump, açıkça Nobel Barış Ödülü’ne aday olması gerekğini ima e. “Herkes bana Nobel Barış Ödülü verilmesi gerekğini söylüyor,” dedi, “ama benim için asıl ödül, ark savaşlarda ölmemiş milyonlarca insanın çocuklarıyla büyüyen aileleridir.”
Bu sözler, yalnızca kişisel bir gurur ifadesi değildi; Trump için polik bir mesajdı. Kuzey Kore ile müzakereler, İsrail ile Arap ülkeleri arasında imzalanan Abraham Anlaşmaları ve askerî çekilmeler gibi örneklerle kendi dönemini “barış geren liderlik” olarak çerçeveledi.
Trump, Nobel’e aa bulunarak, dış polikadaki eleşrilere bir yanıt verdi: “Ben küresel kurumlarla değil, kararlılıkla barış gerdim. ”Bu söylem, kendisini “izolasyonist” değil “güçle barış sağlayan” bir lider olarak konumlandırma çabasıydı.
Güç Savaşının Yeni Cephesi: Yapay Zekâ
Trump’ın konuşmasında çoğu yorumcunun fark etmediği ancak geleceğe dair en önemli bölüm, yapay zekâ hakkındaydı. “Herkesin güvenebileceği” yapay zekâ sistemlerinden söz ederken aslında teknolojik bir strateji tanımladı.
Uluslararası ilişkilerde güven kavramı çoğu zaman kırılgandır. Devletler doğrulama sistemlerinin adil olup olmadığından, siyasi gündemlerle manipüle edilip edilmediğinden endişe eder. Trump’ın
2
“güven” vurgusu, ABD liderliğinde bir dijital düzen önerisini ima ediyordu: Amerikan yapay zekâsı dünyanın güvenilir altyapısı olmalı.
Nasıl ki dolar küresel rezerv para birimi olarak işlev görüyorsa, ABD’nin gelişrdiği yapay zekâ sistemleri de geleceğin “güven altyapısı” haline gelebilir. Ülkeler, anlaşma denemlerinden güvenlik izleme sistemlerine kadar, Amerikan teknolojisine bağımlı hale gelir.
Burada “güven” kelimesi, ülkeler arası karşılıklı güveni değil, Amerikan sistemine duyulan güveni temsil ediyor — pkı küresel ekonominin dolar etranda dönmesi gibi.
Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın yapay zekâ vurgusu, teknoloji çağında ABD’nin kurumsal liderlik yerine teknolojik üstünlükle gücünü koruma stratejisinin bir yansımasıydı.
Eski Düşmanlar, Yeni Suçlamalar
Trump konuşmasında ülke isimleri vermekten çekinmedi. İran’ı “dünyanın terörü en çok destekleyen ülkesi” olarak tanımladı. Çin ve Hindistan’ı Rusya’dan petrol alarak “savaşı finanse etmekle” suçladı. NATO müefiklerini ise Rus enerjisine bağımlılıklarını kesmemekle eleşrdi.
Ortadoğu konusunda da tavrı ne: Filisn devlenin tek taraflı tanınmasına karşı çık ve “barış isteyen herkesin tek bir mesajı olmalı — rehineleri serbest bırakın” dedi.
Kültürel Bir Manifesto
Trump’ın konuşmasının belki de en dikkat çekici yönü, kültürel tonda gizliydi. “Dünyayı güzel kılan şey, her ülkenin benzersiz olmasıdır” dedi. Bu benzersizliğin, kontrolsüz göç ve küresel ideolojilerle tehdit alnda olduğunu savundu.
Haa din konusuna da girdi: “Dünyada en çok baskı gören din Hrisyanlıkr” dedi. Böylece konuşması yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel bir manifesto haline geldi.
Bölücü Ama Tanımlayıcı Bir Vizyon
Trump’ın BM konuşması, klasik bir Trump performansıydı: özgüvenli, milliyetçi, meydan okuyan ve teatral. Destekçileri onu “Amerika’nın çıkarlarını cesurca savunan lider” olarak alkışladı; eleşrmenleri ise, diplomasinin yerini popülizmin aldığı, iş birliği yerine çaşmayı teşvik eden bir dil kullandığını savundu.
Fakat herkesin hemfikir olduğu bir şey vardı: Trump yine gündemi belirledi. BM kürsüsünü yalnızca dış polik bir plaorm değil, kendi ideolojik vitrini olarak kullandı. Küresel kamuoyuna hitap ederken, aynı zamanda Amerikan seçmenine mesaj verdi: “Dünya beni eleşrse de ben Amerika’yı koruyorum.”
Benim değerlendirmeme göre, Trump’ın konuşması üç temel düzlemde okunmalı: birincisi, içeride yeniden ikdara yürüyen bir liderin seçmenine “harlatma” konuşmasıydı;
3
ikincisi, dışarıda ABD’nin zayıflamadığını, sadece “yeniden merkezine döndüğünü” ilan etme çabasıydı;
üçüncüsü, küresel düzenin yeniden tanımlandığı bir dönemde Amerika’nın yerini, geleneksel ifaklar yerine teknoloji, enerji ve güvenlik ekseninde konumlandırma girişimiydi.
Trump’ın “küreselleşme bi, egemen uluslar geri döndü” mesajı sadece slogandan ibaret değil. Bu, Soğuk Savaş sonrası dönemin liberal düzenine doğrudan bir meydan okumadır. Uluslararası kurumlara güvenin azaldığı, jeopolik rekaben hızlandığı, göç ve enerji krizlerinin toplumsal dengeleri sarsğı bir dönemde Trump’ın söylemi, birçok ülkenin kendi iç gündeminde yankı buluyor.
Öte yandan bu vizyonun tehlikeli bir yanı da var: küresel iş birliği alanlarını “sır toplamlı” bir mücadeleye dönüştürmek. Trump, çok taraflı diplomasiye şüpheyle bakıyor; fakat dünya, özellikle pandemi, iklim ve yapay zekâ gibi küresel sorunlarda, ortak mekanizmalara her zamankinden daha fazla ihyaç duyuyor.
Trump’ın vizyonu, kısa vadede güçlü bir liderlik ve netlik sunuyor olabilir. Ancak uzun vadede, dünyayı “kazananlar ve kaybedenler” olarak ikiye bölen bu anlayış, iskrardan çok rekabe kalıcı hale germe riski taşıyor.
Yine de, Trump’ın konuşmasını sıradan bir milliyetçi çıkış olarak görmek eksik olur. Bu konuşma, çağımızın en derin tarşmasına — egemenlik mi, iş birliği mi — yeniden hayat verdi. Ve o tarşma, ark yalnızca Amerika’nın değil, tüm dünyanın önündeki en büyük sınav.
Mehmet N. Isik
10/06/2025 Washington, DC



