Trump’ın BM Konuşması: Küreselleşme Sonrası Dünyada Güç ve Pazarlık
- Tarih:
Geçen yıl Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasını bu sütunda “Küreselleşmeye Karşı Bir Manifesto” başlığıyla değerlendirmiştim. Trump o konuşmada egemen devletleri, sınırları, millî kültürleri ve ulusal çıkarları yeniden siyasetin merkezine yerleştiriyor; kontrolsüz göçten iklim politikalarına kadar Soğuk Savaş sonrası liberal düzenin birçok unsuruna açık biçimde meydan okuyordu. Bu çizgi açıktı.
Aradan bir yıl geçti. Trump 22 Eylül’de aynı kürsüye yeniden çıktığında söylemin temel unsurları yerindeydi; yine ulusal egemenlikten, sınırların korunmasından ve küresel bürokrasinin sınırlandırılmasından söz etti. Fakat bu kez bana asıl önemli gelen, Trump’ın neye karşı çıktığından çok, küreselleşmenin geri çekildiği bir dünyada onun yerine nasıl bir düzen tasavvur ettiğiydi.
Geçen yılki konuşma küreselleşmeye karşı bir manifesto idiyse, bu yılki konuşma o manifestonun jeopolitik pratiğine ilişkin ilk taslaklardan biri gibi görünüyor. Kurallar tamamen ortadan kalkmıyor, kurumlar da yok olmuyor. Fakat devletler arasındaki ilişkileri belirleyen şey giderek ortak kurallardan çok güç dengesi, kurumlardan çok pazarlık ve bürokrasilerden çok liderler oluyor. Daha görünür biçimde.
Trump’ın Diplomasi Yöntemi: Baskı Altında Pazarlık
Konuşmanın en sert bölümlerinden biri İran’dı. Trump, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceğini yeniden vurguladı ve Amerikan askeri gücünün gerektiğinde kullanılabileceğini açık biçimde hatırlattı. İlk bakışta bu dil diplomasinin karşıtı gibi görünebilir. Fakat Trump’ın dış politika anlayışında tehdit ile müzakere çoğu zaman birbirinin alternatifi değil, aynı stratejinin iki aracıdır.
Trump diplomasisinin mantığı çoğu zaman önce karşı tarafın önüne mümkün olan en yüksek maliyeti koymak, ardından pazarlık alanı açmak üzerine kuruluyor. Geleneksel diplomasi gerilimi azaltarak müzakere zemini oluşturmaya çalışırken Trump, gerilimi yükselterek pazarlık gücü üretmeye çalışıyor. Bu nedenle onun siyasetinde tehdit çoğu zaman diplomasinin başarısızlığı değil, diplomasinin başlangıç noktasıdır. Bu fark önemlidir.
Bu yaklaşımın başarılı olup olmayacağı ayrı bir tartışma. Fakat önemli olan, Trump’ın dış politikayı uzun vadeli ve soyut doktrinlerden çok somut pazarlıkların toplamı olarak görmesidir. İran ayrı bir pazarlık, Çin ayrı bir pazarlık, Körfez ülkeleri ayrı bir pazarlık üretiyor. Her dosya kendi anlaşmasını, her ilişki kendi siyasi hesabını ve kendi güç dengesini yaratıyor.
Söylediklerinden Çok Söylemedikleri
Bu yılki konuşmanın ilginç taraflarından biri de Trump’ın söylemedikleriydi. Çin, Amerikan dış politikasındaki gerçek ağırlığıyla konuşmada neredeyse hiç görünmedi; Ukrayna konusunda da savaşın sona ermesi gerektiğini söylemekle yetindi. Bu sessizlikler perde arkasındaki hassas görüşmelerden kaynaklanabilir. Fakat aynı zamanda Trump dış politikasının kapsamlı stratejilerden çok liderler arası pazarlıklara dayanmasının işareti de olabilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan gücü yalnız ordusundan veya ekonomisinden kaynaklanmıyordu. NATO, Dünya Bankası, IMF, GATT ve daha sonra Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumların merkezinde bulunmak Washington’a kuralları şekillendirme imkânı veriyordu. Trump bu kurumları tamamen ortadan kaldırmak istemiyor; fakat kurumların Amerika’nın hareket alanını belirlemesine ve ulusal tercihlerin üzerinde bağlayıcı hale gelmesine itiraz ediyor.
Monroe Doktrininin Yeni Versiyonu
Konuşmanın Türkiye’de yeterince tartışılmayacağını düşündüğüm en önemli bölümlerinden biri Batı Yarımküreydi. Trump Venezuela, Küba, Meksika, uyuşturucu kartelleri ve göç meselelerini büyük ölçüde tek bir Amerikan ulusal güvenlik çerçevesinin içine yerleştirdi. Mesaj oldukça açıktı: Washington, kendi yakın coğrafyasında Amerikan güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü oluşumların kök salmasına izin vermeyecek. Bu vurgu yeniydi.
Bunu anlamak için Monroe Doktrinini hatırlamak gerekiyor. Başkan James Monroe 1823’te Avrupa devletlerine Amerika kıtasındaki yeni bağımsız devletleri yeniden sömürgeleştirmemeleri ve Batı Yarımkürenin siyasi işlerine müdahale etmemeleri mesajını verdi. Karşılığında Amerika da Avrupa’nın kendi siyasi çatışmalarından uzak duracaktı. Başlangıçta savunmacı olan bu yaklaşım zamanla Amerikan bölgesel üstünlüğünün temel fikirlerinden birine dönüştü.
Bu dönüşüm özellikle Theodore Roosevelt döneminde belirginleşti. Roosevelt’in 1904’te geliştirdiği ve daha sonra “Roosevelt Corollary” olarak anılan yaklaşım, Monroe Doktrinini yalnız Avrupalıları kıtadan uzak tutan bir ilke olmaktan çıkardı; Amerika’nın gerektiğinde Latin Amerika ülkelerine müdahale edebileceği bir bölgesel düzen anlayışına genişletti. Böylece “Avrupa uzak dursun” fikri zamanla “bölgesel düzeni Washington sağlar” düşüncesine yaklaştı.
Trump’ın 2026 konuşmasını bu tarihsel arka planla okuyunca benzer bir refleksin yeniden güçlendiği görülüyor. Bugünkü şartlar elbette 19. veya 20. yüzyılın başıyla aynı değil. Fakat temel düşünce tanıdık: Amerika kıtasının güvenlik mimarisinde son sözü Washington söylemek istiyor ve kendi yakın çevresinde rakip güçlerin stratejik nüfuzunu sınırlamayı meşru görüyor. Bu tesadüf değildir.
Bu nedenle Trump siyasetini basitçe izolasyonizm olarak tanımlamak giderek zorlaşıyor. İzolasyonist bir Amerika dünyanın geri kalanından uzak durmaya çalışırdı. Trump’ın Amerika’sı ise gerektiğinde güç kullanmaya, kendi bölgesinde kırmızı çizgiler çizmeye ve başka güçlerin hareket alanını sınırlamaya hazır olduğunu söylüyor. Trump’ın itirazı Amerikan gücünün kullanılmasına değil, bu gücün dışarıdan sınırlandırılmasına yöneliyor.
Peki Egemenlik Kimin İçin?
Tam burada Trump’ın egemenlik anlayışındaki temel gerilim ortaya çıkıyor. Washington, uluslararası kurumların Amerikan egemenliğini sınırlamasına itiraz ederken kendi güvenlik alanı olarak gördüğü bölgelerde başka devletlerin hareket alanını sınırlandırmayı doğal karşılıyor. Bu Trump açısından zorunlu olarak bir çelişki olmayabilir; çünkü onun dünyası devletlerin hukuken egemen fakat güç bakımından eşit olmadığı varsayımına dayanıyor.
Başka bir ifadeyle, Trump’ın dünyasında egemenlik tek başına yeterli değil. Egemenliğin ne ölçüde kullanılabileceğini askeri, ekonomik ve teknolojik kapasite belirliyor. Bu düşünce klasik liberal uluslararası düzenin, en azından teorik olarak, devletleri ortak kurallar altında eşitleme arzusundan önemli ölçüde ayrılıyor. Trump daha çok, devletlerin güçleri oranında hareket alanı elde ettiği bir uluslararası siyaset tasavvur ediyor.
BM’den Çıkmak Değil, BM’yi Seçici Kullanmak
Trump’ın Birleşmiş Milletler’e yaklaşımı da aynı mantığı yansıtıyor. Bir taraftan uluslararası bürokrasiyi, küresel düzenleme girişimlerini ve ulusal egemenliğin üzerinde bağlayıcı otorite üretme çabalarını eleştiriyor. Diğer taraftan Birleşmiş Milletler’den çekilmiyor; tam tersine BM kürsüsünü kendi dünya görüşünü anlatmak, diplomatik baskı oluşturmak ve ihtiyaç duyduğu alanlarda uluslararası destek üretmek için kullanmaya devam ediyor.
Dolayısıyla Trump’ın çok taraflılığa yaklaşımı mutlak bir ret değil, seçici bir kullanım biçimi. Kurum Amerikan çıkarlarıyla uyumluysa kullanılabilir; Washington’ın hareket alanını sınırlıyorsa etkisi azaltılmalıdır. Bu nedenle Trump’ın amacı uluslararası kurumları tamamen yok etmekten çok, onların Amerikan kararları üzerindeki bağlayıcılığını azaltmak ve kurumları egemen devletlerin üzerinde değil, onların hizmetinde konumlandırmak gibi görünüyor.
Güç Savaşının Yeni Cephesi: Yapay Zekâ
Konuşmanın geleceğe ilişkin en önemli bölümlerinden biri de yapay zekâydı. Trump küresel bir yapay zekâ kontrol sistemine karşı çıkarken Amerikan teknolojik üstünlüğünü doğrudan ulusal güç meselesi olarak sundu. Burada aslında daha önce bu sütunda “Amerika Yeni Gücünü Kuruyor” başlıklı yazımda tartıştığım çizginin devamını görüyorum: yapay zekâ artık yalnız bir teknoloji politikası değil, egemenlik ve hegemonya meselesidir. (notlar.net.tr)
O yazıda Amerika’nın küresel liderliğini yalnız tanklar, üsler veya dolar üzerinden değil; algoritmalar, veri akışı, çipler ve dijital altyapılar üzerinden yeniden kurmaya çalıştığını savunmuştum. Washington açısından yapay zekâ tercihi giderek teknik bir yazılım kararından çok, hangi güvenlik mimarisine bağlanılacağına ve hangi kurallarla çalışılacağına ilişkin stratejik bir tercihe dönüşüyor.
Trump’ın BM konuşmasındaki vurgu da bu nedenle tesadüfi görünmüyor. Petrol ve doğal gaz nasıl enerji bağımsızlığının ve jeopolitik gücün araçlarıysa, yapay zekâ da yeni dönemde benzer bir işlev üstleniyor. Yeni büyük güç rekabeti yalnız uçak gemileri, füzeler veya enerji rezervleri üzerinden değil; veri merkezleri, hesaplama kapasitesi, çipler ve algoritmalar üzerinden de yürütülecek.
Bu yüzden Trump’ın küresel yapay zekâ yönetişimine mesafesi, onun daha geniş egemenlik anlayışının teknolojik alandaki devamı olarak okunabilir. Washington yalnız yapay zekâ yarışında önde olmak istemiyor; mümkünse bu yarışın kurallarını da kendisi belirlemek istiyor. Daha önce yazdığım gibi, 21. yüzyılın büyük güç mücadelesinde cephe artık yalnız haritalarda değil, kod satırlarında da kuruluyor.
Amerika Kurallardan Kurtulurken
Burada konuşmanın daha derin paradoksuna geliyoruz. Amerika, kendi kurduğu uluslararası sistemin kurallarından daha serbest hareket ettiğinde kısa vadede manevra alanını genişletebilir. Fakat aynı süreç başka devletlere de o sistemden daha bağımsız davranmak için gerekçe sunabilir. Washington kuralların kendisini bağlamasını istemedikçe, Pekin’in, Moskova’nın veya başka güçlerin aynı kurallara bağlı kalmasını istemek de zorlaşabilir.
Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini daha fazla tartışması, Körfez ülkelerinin farklı güvenlik ilişkileri geliştirmesi, Çin’in alternatif ekonomik ağlar kurması ve orta güçlerin Washington ile Pekin arasında daha özerk alan araması bu açıdan önemlidir. Dolayısıyla aynı anda iki süreç yaşanabilir: Amerika gücünü daha açık biçimde kullanırken diğer aktörler Amerika’dan daha bağımsız hareket etmeye çalışabilir.
Eski Düzen Ölüyor, Yenisi Henüz Doğmadı
Bence bugün yaşanan şey tam anlamıyla kurulmuş yeni bir dünya düzeninden çok bir geçiş dönemidir. Eski liberal uluslararası düzenin kurumları hâlâ ayakta, fakat onları taşıyan ortak siyasi irade ve kurallara bağlılık giderek zayıflıyor. Yeni düzen ise henüz ortaya çıkmış değil; farklı bölgelerdeki pazarlıkların, ittifakların, savaşların ve güç mücadelelerinin içinden yavaş yavaş şekilleniyor.
Geçen yılki BM konuşması küreselleşmeye karşı bir manifesto idiyse, bu yılki konuşma “America First”ın ikinci aşamasını gösteriyor olabilir. Birinci aşamanın mesajı, Amerika’nın dünyayı yönetmek zorunda olmadığı ve önce kendi çıkarlarını koruması gerektiğiydi. İkinci aşama ise Amerika’nın bu çıkarları korumak için sahip olduğu güç üstünlüğünü mümkün olduğunca az dış sınırlamayla kullanabilmesi gerektiği düşüncesine dayanıyor.
Bu iki fikir birbirine yakın görünse de aynı şey değil. Birincisi Amerika’nın dünyaya karşı yükümlülüklerini azaltıyor; ikincisi ise Amerika’nın dünyadaki hareket alanını genişletiyor. İşte 2025 ile 2026 konuşmaları arasındaki farkı burada görüyorum. Trump geçen yıl küreselleşme sonrası egemen ulusların geri dönüşünü anlatıyordu; bu yıl o ulusların hangi güç ilişkileri içinde yaşayacağına dair daha belirgin ipuçları veriyor.
Son Söz
Bu yüzden 2026 konuşmasını yalnız alışıldık bir “America First” konuşması olarak okumak eksik kalır. Kurallar tamamen kaybolmuyor ama güç karşısında ikinci plana düşüyor; kurumlar ortadan kalkmıyor ama pazarlığın araçlarına dönüşüyor; egemenlik korunuyor fakat onu etkili biçimde kullanabilme kapasitesi giderek daha açık biçimde güçle bağlantılı hale geliyor. Küreselleşme sonrası dünyanın asıl sorusu da burada başlıyor.
Egemen ulusların geri döndüğü fakat ortak kuralların zayıfladığı bir dünyayı kim, hangi güç dengesiyle yönetecek? Trump’ın verdiği cevap büyük ölçüde güç ve pazarlık. Fakat kuralları zayıflatmak yeni bir düzen kurmakla aynı şey değil. Önümüzdeki yılların temel sorusu Trump’ın eski sistemi ne kadar değiştireceğinden çok, ortaya çıkan boşluğu kimin ve hangi kurallarla dolduracağı olacak.



