Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Trump’ın İran Anlaşması ve Muhafazakâr Dış Politikadaki İç Savaş

A+ A-

İran ile imzalanan Mutabakat Muhtırası (MoU), yalnızca diplomatik bir belge değil. Aynı zamanda Amerikan sağının bugünkü fotoğrafını çeken siyasi bir röntgen. Bu belge, Washington’un İran politikasındaki değişimi göstermekten çok daha fazlasını yapıyor; Amerikan muhafazakârlığının dış politika anlayışında yaşadığı derin kimlik krizini gözler önüne seriyor.

Yaklaşık yarım asır boyunca Cumhuriyetçi Parti’nin Ortadoğu yaklaşımı büyük ölçüde değişmeden kaldı. Amerika’nın askerî üstünlüğü tartışılmaz olmalıydı. İran, bölgedeki en büyük tehdit olarak görülüyordu. İsrail, ABD’nin vazgeçilmez stratejik müttefikiydi. Devrimci rejimlerle diplomasi ise ancak ezici bir güç gösterisinin ardından ve büyük bir ihtiyatla yürütülebilecek bir araç olarak kabul ediliyordu.

Donald Trump, 2015’te siyasete girdiğinde Cumhuriyetçi Parti’nin birçok yerleşik dogmasını sorguladı. NATO’yu eleştirdi, Irak Savaşı’nı “büyük bir hata” olarak nitelendirdi, müttefiklerin savunma yükünü paylaşmasını istedi ve “sonsuz savaşları bitirme” vaadiyle seçmenin karşısına çıktı. Buna rağmen birçok gözlemci, İran söz konusu olduğunda Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel reflekslerinin değişmeyeceğini düşünüyordu.

Ancak İran Mutabakatı bunun tam tersini gösteriyor. Bu belge, muhafazakârları ortak bir zeminde buluşturmak yerine, Cumhuriyetçi Parti içinde uzun zamandır büyüyen ideolojik ayrışmayı görünür hâle getirdi. Bugün tartışılan mesele yalnızca İran değil; “Önce Amerika” anlayışının dış politikada gerçekte ne anlama geldiği.

Kırk Yıllık Mutabakatın Sonu

Bu tartışmanın en dikkat çekici yanı ise tarihin ironisi. Barack Obama’nın İran nükleer anlaşması, yıllarca Cumhuriyetçiler tarafından zayıflığın, tavizin ve saf diplomasi anlayışının sembolü olarak gösterildi. İran’a güvenilemeyeceği, yaptırımların kaldırılmasının Tahran’ı daha da güçlendireceği ve yapılacak her anlaşmanın İran’a yalnızca zaman kazandıracağı savunuldu.

Bugün ise benzer eleştirilerin hedefinde Donald Trump bulunuyor.

Bir zamanlar Obama’ya yöneltilen suçlamaların önemli bir bölümü bugün Trump’ın İran anlaşmasına yöneltiliyor. Cumhuriyetçi Parti içindeki bazı isimler, Trump’ın İran rejimine siyasi meşruiyet kazandırdığını, baskıyı azalttığını ve belirsizlik içeren bir anlaşmayı istikrar adına kabul ettiğini ileri sürüyor.

Değişen şey argümanlar değil, onları dile getiren kişiler. İşte tam da bu nedenle İran tartışması yalnızca bir dış politika tartışması olmaktan çıktı. Asıl soru artık şudur: Trump sonrasında muhafazakâr dış politika neye inanıyor?

Beyaz Saray’ın İnce Hesabı

Beyaz Saray açısından cevap oldukça net. Yönetim, İran Mutabakatı’nı bir taviz olarak değil, Amerikan gücünün ürünü olarak sunuyor. Önce askerî baskı kuruldu, ardından diplomasi devreye sokuldu. Müzakere, uzlaşmanın değil; zorlayıcı gücün son aşaması olarak pazarlanıyor. Bu anlatıya göre Amerika önce İran’ın askerî kapasitesini zayıflattı, caydırıcılığı yeniden tesis etti, enerji piyasalarındaki belirsizliği azalttı ve ardından güçlü konumundan hareketle masaya oturdu.

Başkan Yardımcısı JD Vance’in “Amerika her durumda kazanıyor” sözleri de tam olarak bu yaklaşımı özetliyor. İran anlaşmaya uyarsa Washington diplomatik başarı elde edecek; uymazsa bu kez askerî müdahalenin meşruiyeti daha güçlü biçimde savunulabilecek. Bu yaklaşım, aslında Trump diplomasisinin temel karakterini yansıtıyor.

Trump için müzakere, karşılıklı taviz değil; rakibin geri adım attığının ilanıdır. Diplomasi ancak zafer hikâyesine dönüştürülebildiği ölçüde siyaseten anlam taşır. Ancak sorun da tam burada başlıyor. Trump aynı anda hem müdahaleci Cumhuriyetçileri hem de savaş karşıtı MAGA tabanını memnun etmeye çalışıyor. Bu ise Amerikan siyasetindeki en zor denklemlerden biri.

MAGA Hareketi: “Önce Amerika” mı, Yine Ortadoğu mu?

Trump’ın en sadık seçmen kitlesi açısından İran meselesi, aslında İran’dan çok Washington’la ilgili. Bu seçmenler Trump’a George W. Bush döneminin dış politikasını daha iyi uygulasın diye oy vermedi. Tam tersine; Irak ve Afganistan tecrübelerinin tekrar etmeyeceğine, Amerika’nın enerjisini kendi sınırlarına yönelteceğine ve “sonsuz savaşların” sona ereceğine inandıkları için destek verdiler.

Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan her yeni kriz aynı soruları yeniden gündeme getiriyor. Washington neden sürekli yeniden Ortadoğu’ya dönüyor? Amerika’nın iç sorunları çözülmemişken neden dış krizler her zaman öncelik kazanıyor?

Ve en önemlisi… “Önce Amerika” söylemi hangi noktada yeniden “Önce Ortadoğu” politikasına dönüşüyor? Tam da bu nedenle Tucker Carlson gibi isimler bugün Cumhuriyetçi seçmen üzerinde ciddi etki oluşturuyor. Carlson’ın eleştirisi solcu bir savaş karşıtlığından kaynaklanmıyor. Tam tersine milliyetçi bir kuşkuculuğa dayanıyor. İran’a güvenmiyor olabilir; fakat Washington’daki dış politika bürokrasısına çok daha az güveniyor.

Irak ve Afganistan savaşlarını planlayan güvenlik bürokrasisi, savunma sanayii ve düşünce kuruluşları artık MAGA seçmeni nezdinde eski güvenilirliğini büyük ölçüde kaybetmiş durumda.

Bu nedenle MAGA hareketi açısından İran tartışmasının asıl konusu İran değil. Asıl mesele, Washington’un son yirmi beş yıldan herhangi bir ders çıkarıp çıkarmadığı.

Yeni Muhafazakârların (Neocon) Karşı Hücumu

MAGA’nın korkusu yeni bir savaşsa, neoconların korkusu yeni bir tavizdir. Onlara göre askerî üstünlük diplomatik uzlaşmaya değil, stratejik teslimiyete yol açmalıdır. Yaptırımların gevşetilmesi, ekonomik rahatlama sağlanması veya İran rejimiyle yapılacak her türlü anlaşma, yalnızca Tahran’ın yeniden toparlanmasına hizmet edecektir.

Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel dış politika elitleri için sorun yalnızca İran’ın nükleer programı değildir. Sorun doğrudan rejimin ideolojik karakteridir. Bu nedenle rejim ayakta kaldığı sürece yapılan her anlaşma geçici ve riskli görülmektedir. İşin ilginç tarafı ise bugün Trump’a yöneltilen eleştirilerin büyük bölümünün yıllar önce Obama’ya karşı kullanılan argümanların neredeyse aynısı olmasıdır. Tarih birebir tekerrür etmiyor olabilir. Ama kesinlikle kafiyeli ilerliyor.

Cumhuriyetçi Parti Kendi İçinde Bölünüyor

Belki de İran Mutabakatı’nın en önemli sonucu, Cumhuriyetçi Parti’nin kendi iç dengelerini gözler önüne sermesi oldu. Soğuk Savaş yıllarında ve 11 Eylül sonrasında parti içindeki dış politika çizgisini büyük ölçüde düşünce kuruluşları, akademisyenler ve Cumhuriyetçi siyasetçiler belirliyordu. Bugün ise tablo tamamen değişmiş durumda. Bağımsız medya figürleri kamuoyunu şekillendiriyor. Sosyal medya seçmenin reflekslerini belirliyor. Taban siyasetçileri yönlendiriyor.

Siyasetçiler ise çoğu zaman seçmeni yönlendirmek yerine seçmenin arkasından gitmek zorunda kalıyor. Ortaya da ilginç bir tablo çıkıyor.

Göç politikalarında Trump’ın en güçlü destekçileri İran konusunda en sert eleştirileri yöneltebiliyor. Trump’a yıllarca mesafeli duran geleneksel Cumhuriyetçiler ise bugün anlaşmayı savunmak zorunda kalabiliyor. Artık parti sadakati ile ideolojik tutarlılık aynı çizgide ilerlemiyor ve belki de İran Mutabakatı’nın en önemli siyasi sonucu tam da budur.

Demokratların Açmazı

İşin ilginç tarafı yalnızca Cumhuriyetçiler değil, Demokratlar da rahat bir pozisyonda değil. Yıllardır İran’la diplomasiyi savunan ve yeni bir Ortadoğu savaşına karşı çıkan Demokratlar, ilke olarak böyle bir anlaşmayı desteklemeleri gereken tarafta duruyor. Ancak anlaşmanın mimarı Donald Trump olunca siyasi denklem değişiyor. Bu nedenle Demokratlar büyük ihtimalle diplomasinin kendisini değil; süreci eleştirecekler.

Kongrenin devre dışı bırakılması, şeffaflık eksikliği, denetim mekanizmaları ve uygulamanın sürdürülebilirliği ön plana çıkarılacak. Çünkü Trump’ın diplomatik başarısını açık biçimde kabul etmek Demokratlar açısından ciddi siyasi maliyet doğurabilir.

Peki Amerikan Halkı Ne İstiyor?

Belki de Washington’daki bütün bu tartışmalardan daha önemli olan aktör Amerikan halkı. Irak ve Afganistan tecrübeleri Amerikan toplumunda derin izler bıraktı. Bugün Amerikalılar yeni bir Ortadoğu savaşına sıcak bakmıyor; fakat aynı zamanda İran’a da güvenmiyor. Bu yüzden kamuoyunda son derece karmaşık ve çelişkili bir ruh hâli var.

Amerikan seçmeni güç istiyor ama işgal istemiyor. Caydırıcılık istiyor ama tırmanma istemiyor. Diplomasi istiyor ama taviz verildiği görüntüsünü de kabul etmiyor. Bu beklentilerin tamamını aynı anda karşılayabilmek ise neredeyse imkânsız.

Muhafazakâr Dış Politikanın Yeni Dönemi

İran Mutabakatı, Cumhuriyetçi Parti içindeki görüş ayrılıklarını ortaya çıkaran ilk olay değil.

Ancak bu ayrılıkları artık gizlenemez hâle getiren gelişme oldu. Yaklaşık on yıldır Cumhuriyetçi Parti iki farklı Amerika tasavvuru arasında denge kurmaya çalışıyor.

Bir kesim Amerika’nın güvenliğinin dünyanın her yerinde güç göstermesine bağlı olduğuna inanıyor. Diğer kesim ise Amerika’nın yeniden güçlenebilmesi için önce kendi içine dönmesi, dış müdahaleleri azaltması ve ulusal kaynaklarını içeride kullanması gerektiğini savunuyor.

Donald Trump bugüne kadar bu iki farklı damarı büyük ölçüde kendi siyasi ağırlığı sayesinde bir arada tutmayı başardı.

Ancak Trump sonrası dönemde bu dengenin korunup korunamayacağı Amerikan siyasetinin en önemli sorularından biri olacak.

Tahran’da, Washington’da ya da Hürmüz Boğazı’nda bundan sonra ne yaşanırsa yaşansın, artık değişmeyecek bir gerçek var:

Cumhuriyetçi Parti’nin onlarca yıl dış politikaya yön veren eski mutabakatı sona ermiştir.

Bugün tartışılan mesele yalnızca İran değildir. Asıl tartışma, Amerika’nın 21. yüzyılda nasıl bir küresel güç olmak istediğidir. Ve bu soruya verilecek cevap, yalnızca Cumhuriyetçi Parti’nin değil, Amerikan dış politikasının da geleceğini belirleyecektir.