Üç Yanılgı
- Tarih:
Bizim insanımızın oy verme saiklerini ölçmek bana bazen imkânsız geliyor. Yapılan anketlerin veya araştırmaların her zaman sağlıklı sonuçlar verdiğine de inanmıyorum. Çünkü ifade edilenle sandıktan çıkan sonuç arasındaki uçurum ya da çıkarı olduğu halde destek gerekçesini başka cümlelerle maskeleyenlerin sayısı hepimizce malum. Bu yüzden siyasi partilerin stratejilerini sadece araştırmalara göre belirlemeleri, çoğu zaman reel sonuçlar üretmiyor. Seçmen davranışlarının oya dönüşümündeki bu gizli kodları tespit edebilmek için kuşkusuz daha derin ve kapsamlı bir bakış açısı gerekiyor. Lakin hayatın ve sokağın içinde olan bizler için siyasilerin davranışlarını analiz etmek çok daha kolay. Burada ise özellikle muhalefetin, sonuç vermeyen noktalardaki inadı ve içine düştüğü yanılgılar en çok dikkat çeken hususların başında geliyor.
Belki de seçmen davranışları üzerinden iletişim teknikleri belirlemekten önce, partilerin kendi içlerinde bir özeleştiri mekanizması kurup bu kronik yanılgılarından kurtulması gerekiyordur. Bu yanılgıların sayısı bir hayli fazla; ancak ben en kritik gördüğüm üç tanesine odaklanacağım.

Bir
İlki, kuşkusuz en büyük yanılgı: Teveccüh Yanılgısı. En başta yeni kurulan partileri bir örümcek ağı gibi saran bu yanılgı, maalesef köklü partileri bile esareti altına alabiliyor. Normal şartlarda bir partinin büyüme emaresi nedir? Ona olan desteğin görünür hale gelmesi… Ancak bu cevap bizim coğrafyamızda her zaman geçerli değildir. Görünür hale gelen “teveccühün” büyük bölümü, zaten mevcut destekçilerden veya sadece duygusal bağ kuran kitlelerden oluşur. Bu, sandığa yansımayacak “sözde” bir teveccühtür.
Bu topraklarda parti değiştirmek zordur; bunu özgürce ifade etmek ise çok daha zordur. Bu sebeple bir partinin gerçek büyümesi, ona destek verenlerin değil, ondan nefret edenlerin (sosyal medya tabiriyle hater’ların) sayısının artması ve görünür olmasıyla belli olur. Bu kitle, düşüncelerini destekçi kitleye nazaran daha özgürce ifade edebiliyor. Ve maalesef, partilerin etkin siyasetlerinin ürünü bu kitlenin artışıyla ölçülebiliyor. Sözüm ona; rahatsız edilenlerin sayısı arttıkça, gerçek destekçi sayısı da sessizce artar. Meseleyi futbolla somutlaştıralım: Nasıl ki Fenerbahçe’yi Fenerbahçe yapan Galatasaray taraftarı ise Galatasaray’ı Galatasaray yapan da Fenerbahçe taraftarıdır. Rakibini ne kadar “gerçekten” rahatsız ediyorsan, o kadar büyüksündür.

İki
Bu yanılgıyı besleyen, maalesef bizlerin duygusal tepkileridir: Vatandaş Bağıran Siyasetçiden Bıktı Yanılgısı. Eğer vatandaş bağıran siyasetçiden gerçekten bıkmış olsaydı, iktidar kanadı dilini herkesten önce değiştirmez miydi? Elbette değiştirirdi. Peki, neden bu yanılgıda ısrar ediyoruz? Çünkü biz seçmenler, ekranda dozu yüksek bir iletişim dili gördüğümüzde onu eleştiri yağmuruna tutuyoruz. Bu da özellikle yeni aktörlere yanlış bir yol haritası oluyor.
Lakin ne hikmetse, kendi desteklediğimiz figürler aynı sert dili kullanınca onları her yerde gururla paylaşıyoruz. Bizim insanımız siyasette rasyonel değil, duygusaldır. Kahvehanede derdini hangi tonda anlatıyorsa, siyasetçiden de o tınıyı bekliyor. Muhalif siyasetçiler, duygularını özgürce ve yüksek perdeden ifade ettiklerinde ortaya çıkan sonuca kendileri bile şaşıracaklardır. Tabirimi mazur görün; pısırık bir oyuncu dünyanın en kaliteli futbolunu oynasa da saha kenarında taraftarı coşturan o “hırslı” futbolcu her zaman daha popülerdir.
Üç
Yeni kurulan partilerde zirve yapan bu yanılgı, köklü partilerde de “eski güzel günlere dönme” arzusuyla karşımıza çıkıyor: Aynısını Yapmalıyız Yanılgısı (Siyasi Retro). Sonradan eksen değiştirmiş başka bir partinin geçmişteki başarılı halini işaret edip, “Ben onun aynısıyım ve onlar gibi çizgiden sapmayacağım” diyerek yeni bir parti kurmak, stratejik bir hatadır. Bu tutum sizi vatandaş nazarında özgün bir aktör değil, bir “kopya” veya “müzelik bir değer” konumuna düşürür.
Köklü partilerin başarılı oldukları dönemlerdeki stratejilerinin aynısı uygulamaktaki ısrarı da aynı kapıya çıkar. Modası geçmiş fikirlere modern kılıflar giydirmek işe yaramayacaktır. Mazi güzel hatırlanmalı ama yeni stratejilere meze yapılmamalıdır. Partiler “aynısını yapmak” yerine, temel değerlerinde aynı kalarak değişmekten korkmamalıdır. Yani; Galatasaray UEFA Kupası efsanesine takılıp kalmaktan, Fenerbahçe de Aziz Yıldırım özleminden vazgeçmedikçe yeni tarihler yazmak çok zor olacaktır.
Ana yanılgıların ötesinde, muhalefetin stratejik ajandasına eklemesi gereken tamamlayıcı hususları da belirtmek isterim:
- Yerel siyasete ağırlık vermenin çok hızlı dönütleri oluyor. Partiler bu duruma aldanıp bütün eforunu buna harcamamalı. Yerelde yıllardır siyaset yapan, herkesçe bilinen güvenilir insanlar bile bu durumu oya çeviremiyor. (Aklınıza kendi memleketinizden isimler gelmiştir.) Yereldeki aktifliğin oya dönüşmesini sağlayan şey, sadece o yerel aktörün kim olduğu değil; merkezin tüm ülkeye ne anlattığıdır.
- Yeni rejimde Meclis’in işlevi değişmiştir. Eski sistemin stratejileriyle yeni düzende sonuç alınamaz. Muhalefet, parlamenter sistem varmış gibi meclisi çalıştırma yanılgısından vazgeçip, mevcut düzenin içinde yeni muhalefet stratejileri üretmelidir. TBMM içerisindeki bu yeni tarz, iktidarı konfor alanından uzaklaşmaya mecbur bırakacaktır.
- Vatandaşın da bıktığı bir husus olan, “Çok Konuşursam Düzelir” yanılgısından bahsetmezsek konu eksik kalır. Çok konuşmak ya da sürekli aynı şeyleri tekrar etmek bir sorunu ortadan kaldırmaz. Hele ki iktidar medyasının bu denli egemen olduğu bir düzlemde vatandaşa ulaşacak cümleler çok kısıtlıdır. Bu sebeple “az ama öz”, yani üzerine çok iyi çalışılmış cümleler kurulmalıdır.
Sözün özü:
Partiler, seçmen davranışlarını seçmenin sadece “ifade ettiği” şekilde okumayı bırakmalıdır. Bu veriler, tüm stratejik hataların başlangıç noktasıdır. Çağın getirdiği iletişim araçlarını ve verileri daha doğru kullanabilecek modern araştırma tekniklerine yatırım yapılmalıdır.
Ancak bunun için önce kendi ön kabullerinden (yanılgılarından) vazgeçme erdemini göstermek şarttır. Elbette beraberinde direnilmesi gereken birçok zorluk baş gösterecektir. Bu direnişin sonu, sadece seçim kazanmak değil; gerçek bir siyasi parti olmayı ve vatandaşın karşısına muteber bir lider çıkarmayı sağlayacaktır kanaatindeyim.



