Üretmek Yetmiyor: Mesele Artık Satabilmekte
- Tarih:
Bu sene tarlada, bağda, bahçede ne varsa değerini bulamadı. Adana’da karpuz yer yer 2 liraya kadar düştü; toplama masrafını bile kurtarmadığı için çok yerde tarlada kaldı, hasat edilmeden bırakıldı. Korkuteli’nde erik üreticinin elinde 5 liraya kaldı. Ege’de şeftali, nektarin para etmedi; kimi bahçesini elden çıkarmayı, kimi ürünü ağacında bırakmayı göze aldı. Yani tek bir üründe değil, hemen her meyvede aynı sonuç yaşandı: üretici zarar etti.
Her yıl bu manzara için hazır bir açıklama duyuyoruz: “Yaş meyvedir, dayanıksızdır, beklemeye gelmez.” Doğru, ama eksik. Çünkü bu yıl aynı sıkıntı, hiç beklenmeyen bir üründe de görüldü: fındıkta. Dünya üretiminin dörtte üçünden fazlasını tek başına karşıladığımız, küresel piyasada rakipsiz olduğumuz bir üründe bile üretici “bu fiyata satamam” diyorsa, meselenin sadece ürünün çabuk bozulmasıyla açıklanamayacağı ortaya çıkıyor.
Asıl sorun şu: Tarımda dengeler değişti. Bugün belirleyici olan yalnızca üretmek değil; o ürünü satacak pazarı önceden bulmak, lojistiği kurmak ve dış ticarette üreticinin arkasında durmak. Biz üretim tarafını başarıyoruz. Türk çiftçisi, koşullar ne olursa olsun tarlasını boş bırakmıyor, ekiyor, kaliteli ürün çıkarıyor. Sıkıntı, iş satışa geldiğinde başlıyor.
Fındık: Tekel Olmak Yetmiyor
Fındık, bu tablonun en çarpıcı örneği olduğu için üzerinde durmakta fayda var. Uluslararası verilere göre Türkiye, dünya fındık üretiminin yaklaşık dörtte üçünü tek başına karşılıyor; ikinci ve üçüncü sıradaki ülkeler bizim çok gerimizde. Kâğıt üzerinde bu, güçlü bir pazar konumu demek.
Ne var ki bu konum üreticiye yansımıyor. Bu sezon açıklanan alım fiyatını üretici örgütleri “maliyeti bile karşılamıyor” diyerek eleştirdi. Oysa aynı dönemde fındığın dış satışında kilogram başına elde edilen döviz geliri geçen yıla göre belirgin biçimde arttı; yani dünya, fındığa daha çok para ödüyor. Dışarıda değer yükselirken üreticinin elindeki fiyatın geride kalması, sorunun bir arz-talep meselesi olmadığını gösteriyor.
Bunun nedeni açık: Dünya lideri olduğumuz üründe bile fiyatı belirleyen taraf biz değiliz. Kendi ürün borsamızı, güçlü bir işleme ve markalaşma zincirini, üreticiye “bekleyebilirim” dedirtecek lisanslı depo sistemini kuramadığımız için, fiyat büyük alıcıların ve birkaç ihracatçının inisiyatifinde kalıyor. Depolanabilen, dayanıklı bir sanayi ürününde durum buysa; iki günde bozulan karpuzu, birkaç günde yumuşayan şeftaliyi bu sistemin koruyamaması şaşırtıcı değil.
Asıl Kayıp Meyvede
Fındık dayanıklıdır, en kötü ihtimalle bekletilir. Yaş meyvede ise böyle bir şans yok; satılamayan ürün birkaç gün içinde çöp oluyor. Bu yıl bunu en ağır biçimde meyve üreticisi yaşadı.
Dışarıya satamadığımız ürün iç pazara yığılınca fiyat hızla düşüyor. Haldeki birkaç aracı ve büyük market zincirleri fiyatı tabana çekiyor; üretici maliyetinin altına iniyor. Karpuzun tarlada 2-5 liraya kadar düşüp yer yer hasat bile edilmeden bırakılması, Korkuteli’nde eriğin 5 liraya kalması bunun sonucu. Buna karşılık aynı ürünler büyük şehirlerde markette kat kat yüksek fiyata satılmaya devam etti. Yani üretici zarar ederken tüketici pahalıya alıyor; aradaki farkı ne üreten ne tüketen görüyor.
Bu tablonun arkasında üç temel eksik var.
Birincisi, önceden bağlanmış pazar yok. Sezon geliyor, ürün olgunlaşıyor; ama o ürünün hangi ülkeye, hangi kotayla, hangi destekle gideceğine dair önceden yapılmış somut bir plan çoğu zaman bulunmuyor. Ürün çıktıktan sonra “hangi sınır kapısı açık” diye bakılıyor. Oysa pazar, hasattan sonra değil, ekimden önce planlanır.
İkincisi, lojistik altyapısı yetersiz. İspanya ve İtalya, soğuk zincirli taşımayla taze meyveyi kısa sürede Avrupa pazarlarına ulaştırırken, bizim ihracata dönük düzenli bir soğuk zincir koridorumuz, planlı bir taşıma hattımız yok. Yaş meyvede kaybedilen her gün doğrudan zarar demek.
Üçüncüsü, pazar çeşitliliği düşük. Birkaç ülkeye bağımlı bir ihracat yapısında, o ülkelerden biri siyasi ya da ekonomik nedenle kapıyı kapattığında ürün bir anda içeride birikiyor ve fiyat çöküyor.
Yapılması Gereken
Bu tablo değişmezse, üretici için üretmeye devam etmenin bir anlamı kalmıyor; birkaç yıl üst üste zarar eden çiftçi eninde sonunda topraktan kopuyor.
Tarım politikası yalnızca tohum ve gübre desteği ya da yılda bir açıklanan taban fiyattan ibaret değil. Ekimden önce dünya pazarını okumak, hangi ülkede talep açığı olduğunu tespit etmek, ikili anlaşmalarla gümrük engellerini önceden çözmek, ürün çıktığında onu hızlıca dış pazara ulaştıracak lojistiği hazır etmek ve belki de en önemlisi, üreticiyi örgütleyerek kendi ürününün fiyatında söz sahibi kılmak gerekiyor.
Bu adımlar atılmadığı sürece, ister en kaliteli şeftaliyi üretelim ister dünya fındığının büyük bölümüne sahip olalım, sonuç değişmiyor: üretici zarar ediyor, kazanç aradaki halkalarda da kalmıyor uçup gidiyor, tüketici de pahalıya alıyor. Bugün mesele artık üretebilmek değil; üretileni hakkıyla satabilecek bir sistemi kurabilmek.



