Utanç
- Tarih:
Gecenin bir yarısı, herkes uyurken, zihninizde aniden beliren ve sizi yatağınızda istemsizce irkilten anı düşünün. Yıllar önce yaşanmış, muhtemelen aktörleri tarafından çoktan unutulmuş ama sizin için dün gibi taze olan o anı. Zamanın doğrusal akışına meydan okuyan, kronolojik saati durdurup insanı kendi mahremiyetinin en karanlık hücresine kapatan bir an.
İnsan zihni, katman katman işlenmiş eski bir parşömen gibidir. Üzerine yeni yaşantılar, başarılar ve maskeler yazılsa da silinmiş sandığımız yara en ufak bir sarsıntıda kendini görünür kılar. Hepimizin kimseye anlatamadığı, toplumsal habitatın yargılayıcı bakışlarından kaçırıp bavulunun en alt çekmecesine, görünmez katmanların arasına sakladığı bir utancı vardır. Gün ışığında gururla taşıdığımız yetişkin ve başarılı imaj, gecenin bu tekinsiz saatinde yerini ruhun görünmez prangalarına bırakır.
Peki, ruhumuzda derin yarıklar oluşturan, bizi adeta felç eden bu duygu nereden beslenir? Zannımca bunun cevabını insanlığın çocukluk çağında oluşan ve en eski hayatta kalma refleksinde aramak gerekiyor: Aidiyet ihtiyacında. Tarihsel anlatıya bakıldığında, insanlığın çocukluk çağı, insanın tek başına yaban hayatının tehditlerine göğüs geremeyecek biyolojik bir çaresizlikle maluldür. Bu sebeple varlığımızı korumak, bir kabilenin koruyucu çemberine dahil olmayı gerektirmiştir. İşte utanç, bu arkaik dönemde sürgüne uğrama riskini sezen ve insanı topluluğun sınırları içinde kalmaya zorlayanmuhafız gibi inşa edilen normaların bir ürünüdür.
Evrimsel biyolojinin bize gösterdiği üzere utanç, ‘‘Gruptan dışlanıyorsun, dikkat et, yalnız kalırsan ölürsün’’ diyen bir hayatta kalma refleksidir. Yani temel kaynağı, topluluk tarafından reddedilme ve arkasından gelen mutlak yalnızlık korkusudur. Esasında bizi utandıran şey geçmişteki yalın hata değildir. O hatanın bizi topluluğun dışına itme ihtimalidir.

İkili ilişkilere adım attığımızda ise bu yıkıcı dinamik, kurgulanmış imajlarımızın arkasından sıyrılıp aramıza bir özne gibi sökün eder. Çünkü yakınlık, korunaklı zırhların indirilmesini gerektirir. Zırhın kalkması ise kırılganlıklarımızın, yani utanılacak yanlarımızın ifşa olması demektir. Tam da bu noktada, tarih öncesi zamanlardan günümüze kadar yazılı yasaların yanında toplumsal normlardan teşekkül etmiş örtük buyruklarla yaşadığımız gerçeğiyle yüzleşiriz.
Yasa ile bu buyrukların doğası birbirinden bütünüyle farklıdır. Yasa negatiftir, bize neyi yapamayacağımızı söyler ve çiğnendiğinde dışarıdan bir ceza keser (Örneğin; Kırmızı ışıkta geçme). Toplumsal normların ürettiği buyruklar ise pozitiftir; bize sınırları çizmekten ziyade nasıl bir insan olmamız gerektiğini dikte eder ve doğrudan içimize, vicdanımıza yerleşir.
Bu buyruklar, içinde bulunduğumuz toplumsal habitatın görünmez normları, ahlak kodları ve başarı kriterleridir. Bir mahkeme salonu veya polis copu gerektirmezler. Sabah uyandığınızda aynaya baktığınızda kendilerini mutlak birer gerçeklik olarak sunarlar. Örneğin; modern dünya size yazılı bir yasayla 35 yaşına geldiğinde kariyerinin zirvesinde olmalısın ya da ‘‘Her zaman mutlu görünmelisin’’ demez. Ama toplumun her katmanından yayılan buyruk size bunu öyle bir dayatır ki, eğer bunu başaramazsanız kendi kendinizin yargıcı olur ve cezayı kendinize utanç olarak kesersiniz.
İlişkilerde ve sosyal hayatta varoluşumuzu kıskaca alan görünmez normlar olan ‘‘Güçlü ol’’, ‘‘Kusursuz görün’’, ‘‘Asla açık verme’’, ‘‘Başarılı bir yetişkin ol!’’ kriterleri, aslında toplumsal habitatın bu yapısal buyruklarıdır. Üstelik modernitenin doğrusal ve durmaksızın yukarı tırmanmayı emreden ilerlemeci yaklaşımı, bu başarılı yetişkin mitini adeta bir din haline getirmiştir. Bu ilerlemeci mantık, sürekli daha fazlasını, daha hızlısını ve daha kusursuzunu talep eden yeni değerler inşa eder. Toplumsal habitat, böylelikle herkesin birbirinin rakibi olduğu bir performans arenasına dönüşür.
Burada sosyolojik bir gerçeğin hakkını teslim etmek gerekir. Toplumsal normlar, özü itibarıyla toplumu bir arada tutan, anarşi ve kaos ortamına engel olan görünmez bir harç işlevi görür. Güvenli bir ortak yaşam, bu normların sağladığı asgari uzlaşı zemininde yükselir. Fakat bu koruyucu harç, modernitenin performans baskısıyla birleşip bir Demokles’in kılıcına dönüştüğünde, işlev değiştirir. Böylelikle bireyin her adımını hizaya sokan, onu sürekli ehlileştirmeye çalışan acımasız birer terbiye ediciye bürünür. Bu terbiye edici rol o kadar keskinleşir ki, en ufak bir insani sapma, bir eksiklik ya da duraklama anı bile sistem tarafından affedilmez. Dolayısıyla normların bu tahakkümcü ve cezalandırıcı niteliği, modern insanın hayatında utancın çok daha sık, çok daha derin ve kronik bir biçimde yaşanmasına sebebiyet verir. İkili ilişkilerdeki utanç dinamiği de tam olarak bu tahrip edici, ilerlemeci buyruğu yerine getiremediğimiz, yani sistemin bize biçtiği durmaksızın başaran ideal imajın altında ezildiğimiz an başlar. Kendimizi yetersiz, çıplak ve o habitatın normlarına göre kusurlu ve problemli hissederiz.
Peki, bu ilerlemeci buyrukların ikili ilişkilerimizdeki somut yansımaları nelerdir? İlişki zeminini sessizce kuşatan, adı konmamış ama bilinçaltımıza dikte edilmiş genel kabuller hangileridir? Bu sahada gözlemlediğim pek çok husus bulunmakla birlikte, konunun özünü açığa çıkarmak adına bunlardan yalnızca ikisine değineceğim.
İlk dinamik, ‘‘Sorunsuzluk ve Sürekli Mutluluk’’ kabulüdür. Modern ilişki habitatı bize partnerimizin bizim boşluklarımızı doldurması gereken bir ‘proje’ olduğunu söyler. Bu kabul, modernitenin durmaksızın yukarı tırmanmayı emreden ‘başarılı yetişkin’ mitinin ikili ilişkilere sızmış en sinsi tezahürüdür. Bu zaviyede ilişki artık iki insanın ortak kaderi değildir. Yönetilmesi ve kusursuzca sürdürülmesi gereken bir gösteri sahnesi haline gelir. Eğer ilişkide bir kriz, bir durgunluk veya bir mutsuzluk anı yaşanıyorsa, bu durum taraflar tarafından bir beceriksizlik ve dolayısıyla bir yetersizlik vesilesi olarak algılanır. Hâlbuki kırılganlık ilişkinin doğasındadır. Normatif olarak iki insanı birbirine yakınlaştıran şey, pürüzsüz bir sorunsuzluk kurgusu değildir. Pürüzlerin, eksikliklerin ve yaraların karşılıklı olarak kabul edildiği yargısız ortak zeminlerdir. Bu gerçeği halı altına süpürüp sürekli mutluluk talep etmek, ilişkiyi bir şefkat alanı olmaktan çıkarıp acımasız bir denetim mekanizmasına dönüştürmekten başka işe yaramaz.
İkinci ve daha tehlikeli dinamik ise, ‘‘İfşa Olma Korkusu’’dur. Esasen her birey ilişkide eksiksiz anlaşılmayı, yargısız dinlenmeyi özler ve talep eder. Fakat buna dair inancın yitirildiği günümüz konjonktüründe, toplumsal habitatın acımasız normları bu arayışın önüne aşılmaz barikatlar diker. İçimizdeki ilkel, yaralı ve dışlayıcı dilde ‘çirkin’ olarak kodlanmış yanları partnerimize göstermekten köşe bucak kaçarız. Zırhlarımızı kuşanır, kırılganlıklarımızı birer zayıflık gibi saklarız. Çünkü biliriz ki, görünmez mükemmellik normuna uymayan her parçamız ifşa olduğu an bizi o ilişkinin kabile pazarında yalnızlığa mahkûm edebilir. Böylelikle ilişki, iki insanın birbirinin yarasına dokunduğu bir şefkat alanı olmaktan çıkıp, durmaksızın onaylanma ihtiyacının doyurulduğu bir sahneye dönüşür ve insan en çok en yakınındakinin yanında çıplak kalmaktan ve çıplaklığın getireceği sürgünden ürker hale gelir.
İlişkileri ve toplumsal alanı felç eden bu onaylanma sarmalı, aslında modernitenin inşa ettiği yeni ve katı bir duygusal rejimin doğrudan sonucudur. Duygular tarihçisi Ute Frevert’in modern toplumların dönüşümünü incelerken gösterdiği gibi. Modern devlet ve onun kültürel habitatı, teşhir direkleri veya prangalar gibi formel kamusal utandırma araçlarını tasfiye etmiş görünse de utancı çok daha görünmez, enformel ve içselleştirilmiş bir denetim aygıtı olarak yeniden üretmiştir. Mesele, topluluğu bir arada tutan asgari normların varlığı değildir. Bu normların esnekliğini bütünüyle kaybederek bireyin varoluşunu durmaksızın kuşatan, nefes aldırmayan katı birer buyruğa dönüşmesidir.
Geleneksel habitatın uzlaşmaya dayalı organik harcı, modernitenin performans baskısıyla birleştiğinde, yerini yapısal bir tazyike bırakır. Birey, bu esnemez buyrukların altında ezildikçe, yalnızca kendi kendisinin acımasız yargıcı olmakla kalmaz aynı zamanda performans arenasında diğerlerinin de potansiyel muhbirine ve infazcısına dönüşür. O halde bu yıkıcı tazyikten çıkış yolu, mikro-politik kaçış alanlarında ya da romantize edilmiş mahrem sığınaklarda aranamaz. Asıl meramımız, bizzat toplumsal normların doğasında radikal bir esnekleşme imkanını tartışmaktır. Frevert’in de vurguladığı üzere, modern insanın utanç karşısındaki kırılganlığını azaltacak yegâne eşik, toplumsal normların hiyerarşik tazyikinden arındırılarak akışkan bir nitelik kazanmasıdır.
Bir toplumun ya da ikili bir ilişkinin medeni kalabilmesi, normların saf performans kriterlerinden kurtarılmasına, insanın varoluşsal eksikliklerini ve kırılganlıklarını kapsayacak şekilde esnetilmesine bağlıdır. Esnekleşen normlar, itaat edilmesi gereken aşkın buyruklar olmaktan sıyrılıp, insan onurunu gözeten, özneler arası geçişken zeminlere dönüşür. Utancın boğucu çemberini kıracak olan yegâne eşik bizzat normların yok edilmesi yahut tasfiyesi mütalaası içermez. Buradaki kurtuluş, bireyi bir performans nesnesi olarak kurgulayan ya da toplumda yaşayan herkesi bir ve tek olarak gören, herkesi aynı zeminde eriten katılıkların serinkanlılıkla esnetilmesinde saklıdır.
***
Ancak normların bu katılaşma eğilimi ve birey üzerinde kurduğu sinsi tazyik, sadece mahrem ilişkilerin ya da sosyal habitatın sınırları içinde kalmaz. Ölçek büyüdükçe, insanın en ilkel hayatta kalma refleksi olan dışlanma korkusu, makro siyasal iktidarların elinde yapısal bir yönetim aygıtına dönüşür. Bireyi aynada kendi yetersizliğiyle cezalandıran esnemez buyruklar, egemen mekanizmaların kitleleri uysallaştırmak, denetlemek ve manipüle etmek üzere kurguladığı kitlesel utanç çarklarının yakıtı haline gelir. Bireyin zihnindeki gece yarısı ürpertisinden çıkıp, sistemin kurumsal çarklarına ve iktidarın düşmanlaştırma pratiklerine uzanan bu makro-siyasal düzlemi ise bir sonraki yazıda çıplak hayatın sınır hattında masaya yatıracağız.



