Utancın Gölgesinde Solan Hayat
- Tarih:
Utandırmak, insana yapılabilecek en derin kötülüklerden biridir. Hele ki bir çocuğu, henüz kendi benliğini tanıma yolculuğunun başında olan bir insanı, bir davranışı yüzünden sözle, bakışla, mimikle utandırmak; onun iç dünyasına kazınacak, ömür boyu onmayacak bir yaradır. Toplum olarak “terbiye” adı altında kutsallaştırdığımız birçok yöntem, aslında kişiliği değil korkuyu besler. Utandırma, davranışı düzeltmez bilakis insanın kendisine ve çevresine güvenini sarsar. Oysa bir çocuğun ya da gencin en çok ihtiyaç duyduğu, yanlış yaptığında bile insan olarak değerli olduğunu hissetmektir.
Utanç duygusu, psikolojik açıdan benliğe yönelen bir saldırı gibidir. Suçluluk belli bir eyleme odaklanır ve “yanlış yaptım” der. Utanç ise “ben yanlışım” dedirtir insana. Bu fark küçük gibi görünür ama bir insanın ruhsal gelişiminde belirleyici ve kalıcı bir rol oynar. Sürekli utandırılan bir çocuk sadece davranışını değil kendini reddetmeyi öğrenir. Hatalarını gizler, risk almaktan kaçar, özgün düşünemez hâle gelir. Çünkü her hata, varlığının tehdit edilmesi anlamına gelir onun için. Bu duygu kök saldıkça kişide benlik değeri zayıflar, öz-yeterlik duygusu aşınır, birey iç dünyasında sürekli “yetersizim, değersizim” yankısıyla yaşamak zorunda kalır. Böyle bir ruh hâliyle özgürce düşünmek, duygularını yaşamak ve ifade etmek ya da üretken bir birey olmak neredeyse imkânsız hâle gelir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında utandırmanın bir “disiplin aracı” olarak meşrulaştırılması köklü bir mirastır. Ailede, okulda, dini veya kültürel ortamlarda utanç duygusu, “saygı” veya “ahlak” adı altında yüceltilmiştir. Oysa çoğu zaman bu aslında toplumsal kontrolün duygusal pençesidir. İnsanlar, utandırılarak itaat etmeye alıştırılır. “Ayıptır, el âlem ne der?” cümleleriyle büyüyen çocuk, başkalarının bakışıyla kendini tanımlamayı öğrenir. El âlemin bakışı, onun kimliğinin aynası hâline gelir. Böylece birey kendi vicdanının değil başkalarının nazarıyla, kulağında onların yargılayıcı, kınayıcı sesiyle yaşamaya başlar. Bu da özgün ve olgun şahsiyetin gelişimini engeller. İnsan, kendi fıtratını değil toplumun biçtiği kalıpları yaşamaya başlar. Sonuçta dıştan uyumlu ama içten boşalmış ve yaralı bir benlik ortaya çıkar.
Utandıran kişi çoğu zaman farkında bile olmadan kendi içindeki utançla savaşır. Çocukluğunda aynı yönteme maruz kalmıştır ve şimdi o duyguyu bir başkasına aktararak ondan kurtulmaya çalışır. Böylece bir tür duygusal miras, nesilden nesile devredilir. Bu zinciri kırmak ise ancak farkındalıkla mümkündür. Ebeveyn ya da öğretmen kendi geçmişindeki utanç deneyimiyle yüzleşmedikçe farkında olmadan aynı dili tekrarlar. Oysa gerçek terbiye, utandırarak değil anlamaya, hissettirmeye, birlikte düşünmeye davet etmekle mümkündür. Bir çocuk yanlış yaptığında ona “Neden böyle hissettin, bunu nasıl daha iyi yapabilirdik?” diye sormak hem sorumluluk hem de özgüven kazandırır. Çünkü bu yaklaşım ona her şartta değer verildiğini gösterir.
Utandırmak daha derinde insan onuruna yapılmış bir müdahaledir. İnsan, hata yapma hakkına sahip bir varlıktır. Bu hak, onun özgürlüğünün temelidir. Utanç, bu özgürlüğü bastırır; bireyi başkalarının yargısına mahkûm eder. Oysa gerçek ahlak, dıştan gelen utançla değil içten doğan ar duygusuyla gelişir. Ar, insanın kendi özünü tanımasıyla, iyiyi ve kötüyü içsel bir sezgiyle ayırt etmesiyle kazanılır. Bu duygu dayatılmaz, öğretilmez ancak sevgiyle beslenir. Utandırarak “ar” kazandırmaya çalışan aslında kendi kaybettiği onuru bir başkasından talep etmektedir.
Bugünün gençliği, duygularını tanımakta ve ifade etmekte zorlanıyorsa bunun temelinde büyük ölçüde bu içselleşmiş utanç kültürü vardır. Kendini değersiz hisseden birey ne kadar bilgiyle, teknolojiyle, eğitimle donatılırsa donatılsın içinde bir eksiklik duygusu taşır. Bu duygu, başarılarını bile gölgeler. En parlak öğrenciler bile bazen sırf bir öğretmenin küçümseyen bakışıyla bir ebeveynin alaycı sözüyle bütün cesaretini yitirebilir. Oysa insana büyüme gücü veren şey, hata yapabileceğini bilmesine rağmen sevileceğini hissetmesidir.
Bu yüzden şahsiyet eğitimi utancı değil merhameti esas almalıdır. Okullar, aileler ve kurumlar; korkuya değil güvene, yargıya değil anlayışa dayalı ilişkiler kurmalıdır. Bir çocuk yanlış yaptığında utanmamalı; neyi, neden yaptığını konuşabilmelidir. Öğretmenler ve ebeveynler, eleştirirken değil rehberlik ederken eğitmeli; utandırmak yerine birlikte düşünmeyi öğretmelidir. Çünkü insanı olgunlaştıran şey, yargılanmak değil anlaşılmaktır.
Sonuçta utanç, bireyin varoluşunu karartan bir gölgedir. Bu gölgeyle yüzleşmeden gerçek anlamda özgür, yaratıcı ve vicdan sahibi bir toplum inşa edilemez. Kimi zaman “disiplin” ya da “ahlak” adına sürdürülen utandırma kültürü, aslında insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeldir. Bu zinciri kırmanın yolu ise önce kendi içimizdeki utançla yüzleşmekten geçer. Çünkü ancak kendini affedebilen, başkasını utandırmaktan vazgeçebilir. İnsan onurunun başladığı yer, işte tam da burasıdır.



