Picture of Fatih Çalışkan
Fatih Çalışkan

Varolmanın İmkanı Olarak Umutsuzluk

A+ A-

Modern yaşamla birlikte herkesi daha fazla içine alan bir umutsuzluk çölünün içinde anlamı bulmaya çalışıyoruz. Her gün daha fazla umutsuz ve yorgun olduğumuz bir gerçek. Psikoloji bilimi, hiç olmadığı kadar revaçta.Teşbihte hata olmadığına itimat ederek söylersek, piskologlar bir zamanların rahiplerinin yerini aldı. Terapi odaları günah çıkarmanın yeni mekanı. Belki de tarihte hiç olmadığı kadar kendi kendimizle konuşuyoruz. İstatistikler, “to do list”ler, gelişim grafikleri üzerinden kendimizin daha iyi versiyonunu inşa etmeye çalışıyoruz.

Gelecek kaygısı, bugünün tatminsizliği, geçmişin pişmanlığı ve neoliberal anlayışın bir sonucu olarak kendilikle ilgili sorgulamalarımızın içinde kaçınılmaz bir noktanın çeperinde dönüyoruz; umutsuzluk. Paradoksal şekilde, kaçınılması gereken bir şey olarak gördüğümüz umutsuzluktan kurtulmaya çalıştıkça daha fazla içine çekiliyoruz. Bu nedenle kendilikle ilgili sorgulamalarda farklı bir izlek bulmamız için kavramlar üzerine yeniden düşünmemiz gerekiyor.  

Duygular, çoğu çağdaş ve kimi klasik duygu teorisyenine göre dünyayı anlamlandırmamızın bir yoludur. Platon, duyguları ideaların önünde bir engel olarak görürken, Aristoteles duyguları ruh ve bedenin ortak bir parçası, ruhun etkilenimleri olarak görür. Stoacılar ise, evren anlayışlarından hareketle kurdukları duygu teorisinde onları akılsal olmayan içsel dürtüler olarak gördüler. Yine de Stoa felsefesi için duygular, iyi ve kötü, doğru ve yanlış yargılara yol açmaları nedeniyle bir yönüyle bilişsel içeriğe sahiptirler. Benzer şekilde Robert Solomon’a göre duygular kişiye içgörü kazandıran akılsal tepkilerdir.  Duygular, bize dış koşullar tarafından kendini dayatsa dahi birey tamamıyla duygularının kurbanı değildir.

Bu açıdan baktığımızda çözümlemeye çalıştığımız duyguları, benliğimizden ayrı olgular düşünmek yerine onları insan olmanın doğal bir sonucu olarak görmek duygularımıza ilişkin farklı bir içgörü kazandırabilir.

Kierkegaard’a göre umutsuzluk, bu açıdan değerlendirilmesi gereken ve insan olmanın doğasından kaynaklanan, maruz kaldığımız değil bireye ait bir olgudur. Umutsuzluk, hem bir ıstırap hem de bir varolma imkanıdır.

Kierkegaard’ın Varoluşçu Felsefesi

Kierkegaard’ın felsefesi, insan yaşamının özünde bulunan paradoksları ve zorlukları kabul etmeyi vurgular. Birey, kendi yaşamının anlamını ve amacını yaratmak zorundadır ve bu süreçte içsel bir mücadele yaşar. Kierkegaard bu perspektifle, varoluşçuluğun temel taşlarından olan bireysel özgürlük ve sorumluluk kavramlarını derinlemesine ele alır. Varoluşçu düşünce, bu bağlamda, insanın kendi hayatının yazarı olduğunu ve bu yaratım sürecinde özgürlüğün ve sorumluluğun kaçınılmaz ikileminde yer aldığını vurgular.

Soren Kierkegaard’ın varoluşçu felsefesi, bireyin özgür iradesi ve seçimler yoluyla kendi varoluşunu inşa etme serüvenini merkeze alır. Bu serüven, bireye sonsuz bir özgürlük sunarken aynı zamanda büyük bir sorumluluk yükler. Birey, her seçimde kendi varoluşunu yeniden şekillendirirken bu seçimlerle yüzleşmek ve sonuçlarıyla yaşamak zorundadır. Kaygı, umutsuzluk gibi duygular bu durumun doğal sonucudur. Bunu aşmanın yolu ise insanın kendi anlamını yaşam içerisinde bulması, tanrıya yönelecek iradi gücü gösterebilmesinden geçer. Çünkü Kierkegaard, bireyin kendi varoluşunu gerçekleştirme sürecini tanrıyla ilişkili olarak izah eder.

Birey, bu seçimler karşısında iradesiyle ortaya koyduğu her kararda kendi varoluşunu da seçmekte böylece kendisini şekillendirir. Bu irade ve tercihten ibaret olan varoluş ise bireyde çeşitli duygular ortaya çıkarır. Kierkegaard’ın bu sürecin doğal bir sonucu olarak gördüğü umutsuzluk bir yandan “ölümcül” olarak nitelendirilebilecek bir zehir bir yandan ise bireyi varoluşun en üst mertebelerine ulaştıracak öznel bir sermayedir.

Ona göre, insanın içindeki duygu durumları, insanın hayatta bulunmasının kaçınılmaz bir sonucudur. İnsan sonlu (biyolojik temelli olması) ile sonsuzun (tanrısal bir ruha sahip oluşu) birleşimidir. “Ben” ise temelde sonlunun içine kapandığı için kaybolmuştur. Sonsuzluğun eksikliği ise ahlaksal darlık ve yoksulluğu beraberinde getirir. (a.g.e s.43) Bireyin eylemleri, onu tanrıda uzaklaştırdığında yabancılaşması umutsuzlukla birleşecektir.

Umutsuzluk; bir yönüyle insanı kendi benliğinin labirentine hapseden bir karanlık, bir tarafıyla da yolun sonuna ulaştıracak bir ışıktır. Öyle ki Kierkegaard “her şeyden daha zararlı olmasına rağmen umutsuzluğa yakalanmak kutsal bir şanstır” demektedir. Çünkü umutsuzluk aynı zamanda “umut”la anlamını bulduğu için aslında umudun da var olduğunu gösterir. Umutsuzluk, insanın kendi içsel çelişkileri ve eksiklikleriyle yüzleşmesini sağlar. Bu yüzleşme, bireyin kendi benliğini ve yaşam amacını yeniden değerlendirmesine olanak tanır. Kişi umutsuzluğun farkına vardığında çıkış yolu bulmak için yine iradesiyle tercihler arasında seçim yapacak ve böylece umudu bulmaya, kendi varoluşunu keşfetmeye başlayacaktır.

Ölmeyen Istırap: Umutsuzluk

Varoluşun insanoğlunun omuzuna yüklediği umutsuzluğu ele alan Kierkegaard, İsa’nın mucizevi şekilde dirilttiği Lazarus’un hikayesinden yola çıkarak umutsuzluğu “ölümcül” olarak niteler.  Lazarus’un dirilişi, ölümden yeniden yaşama dönmek suretiyle ölümün bile ölümcül olmadığını anlatmaktadır.  Gerçek bir Hristiyan için ölüm aslında bir son değil yeniden başlamaktır. O halde ölümcül olmak demek aslında ölememe hali, yaşamla cezalandırılmak demektir. Umutsuzluk bu bağlamda ölümle sonuçlanmadığı fakat kişiyi yaşamda ölümle benzer bir yoksunlukla bıraktığı için ölümcüldür. Umutsuzluk, her an yeniden kendini göstererek yaşamın neşesini, zevkini, umudu öldürmektedir.  Fakat umutsuz kişi bu hislerle yaşamına devam etmek zorundadır. Bu anlamda kişinin acı çekmesine rağmen ölememesi demektir umutsuzluk. Umutsuzluk, kişinin benliğini tüketir.

Kierkegaard’ın umutsuzluğun ölümcül oluşuna dair getirdiği bu yaklaşım başka bir varoluşçu olan Albert Camus’nün intihar fikrini akla getirir. Camus, yaşamın absürt ve saçmalığından kaynaklana derin boşluğa karşı insanın intihar fikrinin yabana atılmaması gerektiğini ve intihar ile bu saçmalığın üstesinden gelinebileceğini söyler. Ancak yine de Camus, yaşamın olanca saçmalığına karşın kişinin intiharı seçmeyerek anlamsızlığı kucaklaması ve yaşama kendi iradesiyle anlam vermesinin de doğru bir yol olabileceğini düşünür. İşte yaşamın anlamsızlığına karşı Camus, bu anlamı anlamsızlığa karşı direnmekte bulurken Kierkegaard bu anlamın tanrı da olduğunu düşünür. Onun varoluş felsefesinin temelinde de insanın bu anlama ulaşma yolculuğu yer alır. Çünkü Kierkegaard için umutsuzluğun kaynağı bireyin tanrı ile olan ilişkisinin kesilmesinden kaynaklanır.  

Kierkegaard umutsuzluğun 3 şekilde olabileceğine işaret eder.

1-Ben’i olduğunun farkında olmayan kişi

2-kendisi olmak istemeyen umutsuz kişi

3-kendisi olmak isteyen umutsuz kişi

Bireyin umutsuzluğa duçar olması Kierkegaard’a göre kaçınılmazdır. Zira “İnsan sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir, kısacası bir sentezdir.” (a.g.e s.21) “Ben”liğin ilk sentezi ruh, beden ve tin; ikinci sentezi özgürlük, zorunluluk ve olanaklılık; üçüncü sentezi ise zaman ile sonsuz ve an’dır. Umutsuzluk işte bu sentezin boşluklarından sızar. Kierkegaard’a göre ben, oluşum halindedir. Ben, kendi kendine bağlanan ve kendi olmak amacını taşıyan bir öznedir. Kendi olmak ise tanrıya dönük olmaktır. Bu nedenle “Ben umutsuzken ancak kendi kendine şeffaf olarak Tanrı’ya kadar ulaşmakla sağlığa sahip olur ve umutsuzluktan bağışık olur.” (a.g.e s.41)

Kierkegaard için, insan henüz ben’lik olmayıp ben’lik görevini layıkıyla üstlenmesi gerekendir. “İnsanın yeryüzünde erişebileceği en nihai olgunluk düzeyinin ‘ben olmak’ olduğunu düşünür. Ben’i bir ilişki biçimi olarak gören Kierkegaard’a göre tin, kendine bağlı olan, kendine bağlılığın meydana getirdiği ilişkinin kendine dönüşüdür. Umutsuzluk işte bu ilişkinin içsel uyumsuzluğu demektir. Umutsuzluk, bir sentez olan insanın içinde olsa da kendisi bir sentez değildir. Daha ziyade bu sentezin ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

Kierkegaard’a göre insan içinde bir sonsuzluk taşır. Bu sonsuzluk, sonlu olanın yani bedensel ve fiziksel olanın karşısında olan ruhtur. Ruh ise tanrının sonsuzluğundan neşet etmiştir. İşte bu nedenle “içimizde sonsuzluk olmadan umutsuzluğa düşemeyiz” (a.g.e s.29) Bu sebeple umutsuzluk depresyon gibi fizyolojik değil tinsel bir hastalıktır. Kierkegaard için umutsuzluk, insanların tinsel yazgılarının bilincince olmamalarından kaynaklanır. İnsanın tinsel yazgısı tanrının varlığında kendini bulmaktır. “Tanrı insanı bu ilişkiye dönüştürürken onu ellerinden kaçıp kurtulmasına izin vermiştir. Yani bundan böyle yolunu bulma işi ilişkiye aittir. Bu ilişki düşüncedir, ben’dir.” (a.g.e s.24)

Kierkegaard için ben olmak, “kendi olmaya cesaret etmek aslında bireyi, şunu veya bunu değil, Tanrı karşısında çabasının ve sorumluluğunun devasalığı içinde yalnız bir bireyi kavramaya cesaret etmek demektir” (a.g.e. s.14) İnsanın kendi olma/benliğini geliştirme sürecinde nihai noktada umuda doğru yol alırken benliğinin gelişiminin umutsuzluktan geçtiğini düşünür. Kişi, kendi olmayı başaramadığı sürece umutsuzdur. Kendi olmak ise tanrıyla bütünleşmeyi gerektirir. (Koç, 2016) Bu bağlamda Kierkegaard’a göre kalabalık insanın umutsuzluğunu artırır. Çünkü kalabalık içinde olmak, bireyin doğasını bozmakta ve tanrıdan uzaklaşmasına neden olur.

Kierkegaard’a göre umutsuzluk evrensel bir hastalıktır. Çünkü bütün insanlar bu sentezin ürünü olarak var oldukları için aslında hepsi “umutsuzluk tohumları taşımaktadır.” (a.g.e s. 31) Bununla beraber Kierkegaard, umutsuzluğun insanı diğer canlılardan ayıran bir yeti olduğunu savunur. Çünkü ona göre “İnsanı hayvandan üstün kılan onun acı çekmesinin gerekliliğidir.” Umutsuzluk, insanı kendi yazgısının bilincine ulaşmasını sağlayan ve iradeyi ortaya çıkaran bir duygu olarak insana özeldir. İnsan ancak umutsuzlukla kendi benliğinin derinliklerine umudu bulabilme istenci ile bakabilir.  Umutsuzluk ile insan tin’e yönelecek harekete kavuşabilir. Aksi halde yalnızca acı çeken bir beden olarak kalır.

Ben, sonlu ve sonsuzun birleşimi, bu birleşim ise bir ilişkidir. Kierkegaard’a göre bu ilişki işte özgürlük ve iradeye bağlı olmak durumundadır. Özgürlük, olabilirin ve zorunluluğun diyalektiğidir. İşte Kierkegard’a göre “Tanrının istenci olabilirlik olduğu için dua edebilir; bu istenç yalnızca zorunluluk olsaydı dua yapılamazdı ve konuşabilmesi dışında insanın hayvandan farkı kalmazdı” (a.g.e s.51) Aslında böyle bakıldığında Kierkegaard, tanrıyı bir yönüyle saf bir “umut” olarak görmektedir. İnsanı hayvandan ayıran şey umutsuzluk, yani başka bir açıdan umut edebilmesi, umut için yaşaması ve nihayet umudun kaynağı olan tanrıya yönelebilme iradesidir.

İnsanı varoluşunun bilinmezliğinde kurtaran aslında olanakla barışması bununla birlikte olanaktan umudu bulup onu kabullenmesidir. Zira eğer olanak varsa umut da var demektir. “Kierkegaard’a göre olabilirden yoksun olmak yaşamı bayağılaştırır ve ben’in kaybına yol açar. Demek ki Kierkegaard, umutsuzlukla zorunlu olarak ayakta duran insanın ben’liğine kavuşmasında nihai olanın Tanrı ile ilişki kurması olduğunu düşünmektedir. Umutsuzluktan kurtuluş ise bireyin istenci yani iradesi ile mümkündür.  Onun “varoluş küreleri”nde yer verdiği üç aşamada estetik adını verdiği en düşük aşamadan daha kıymetli olan ahlaki aşamaya geçiş de zaten umutsuzluğun bilincine vararak gerçekleşir. Bu nedenle umutsuzluğun farkında olmamak bilincin en düşük seviyesidir. Aslında tam da bu bilinçsizlik umutsuzluktur.  Ona göre en yaygın olan umutsuzluk da umutsuzluğun bilincinde olunmayan türüdür. Aynı zamanda bilinç arttıkça irade de o kadar gelişir. İrade ne kadar büyük olursa ben o kadar var olur.  Demek ki bilinç-istenç ve ben arasında kişinin varoluşsal özüne dokunan bir ilişki bulunmaktadır.

Kierkegaard açısından kavramsal olarak bakıldığında umutsuzluk bilinçlidir. Bilinç arttıkça ben’lik çoğalmaktadır. Ben ile bilinç arasında kurduğu bu ilişki sebebiyle yine Kierkegaard’a göre ilk egzistans “kendini bil” diyen Sokrates’tir. Umutsuzluk da bu nedenle tam olarak kendini bilmeme isteğidir.

Kişinin kendini bilmesi tinsel yazgısının farkında olmak, sonlu olduğunun bilinciyle onu sonsuza bağlayacak olan imkanlara iradesiyle kucak açması demektir. Bu sebeple umutsuzluk, ruhsal-bedensel sentezin bir “tin” olmaya yönelik planlandığının bilincinde olmayan insanların kaçınılmaz durağıdır.Bu ise umutsuzluğun bilinmediği en yaygın olan türüdür. İnsanların çoğunun estetik alanda yaşamlarını sürdürdüğünü düşünen Kierkegaard için umutsuzluğun bu türü aynı zamanda onları kendi benliklerine yabancılaştıran patolojik bir duruma benzemektedir. Umutsuzluk bir olumsuzluk, umutsuzluğun farkında olmamak ise başka bir olumsuzluktur. Bu ikisi bir araya geldiğinde kişiyi ben olmaktan daha fazla uzaklaştırmaktadır. (a.g.e s.55-56)

Kişi burada Kierkegaard’ın sözünü ettiği tinsel amaca yönelik sentez olduğunun bilincinde değildir. Bu durum şüphesiz kalabalık içinde olmasından kaynaklanır. Kierkegaard, bu umutsuzluk tipini başkası tarafından ben’inden yoksun bırakılmaya razı olan kişinin umutsuzluğu olarak tanımlar. Bu, dünya işlerinin omuzlarına yüklediği yükten dolayı kendine bakmayı unutan, hatta kendine bakmayı güç bir iş olarak gören kişinin umutsuzluğudur. Umutsuzluğun bu tipinin gözden kaçtığını ifade eden Kierkegaard, “bu şekilde ben’ini kaybeden umutsuz kişi dünyada başarmak, uygun olmak için belirsiz bir yeteneğe kavuştuğunu” e tam da istenilen bir insan olarak gösterildiğini söyler. Böyle bir insan yığın içinde kaybolmayı ve günü geçirip öylesine yaşamayı daha güvenli görmektedir.  (a.g.e s. 44) Bununla birlikte sıradan insan ona göre tinsel bir hastalık olarak umutsuzluğun farklı bir diyalektiğe sahip olduğunu da görmemektedir. Tam da bu nedenle Kierkegaard’a göre umutsuzluk taklit edilebilir ve kısa süreli ruhsal çöküntüler umutsuzluk olarak görülebilir. Ancak gerçek umutsuzluk, ben’in tinsel yazgısını görememesi, sentezin farkında olmamasıdır.  Böyle bir yabancılaşmada bazı insanlar umutsuz olmadıklarını da düşünebilir. Fakat umutsuz olmamak hasta olunmadığı anlamına gelmez. Hatta umutsuz olmamak umutsuzluğun işareti bile olabilir. Böyle bir durumdan kurtulmak başka bir ben’i mümkün kılacak iradenin ortaya çıkışıyla mümkün olabilir. Başka bir ben’i hayal ederek umutsuz olan kişi aslında içsel düşüncesine doğru yol almaya adım atmıştır. Ben üzerine bir dönüş başlamıştır.

Sonuç

Kierkegaard’ın Ölümcül Hastalık Umutsuzluk kitabında yer verdiği umutsuzluk, daha çok ben’liğin varoluşsal tarafına, daha öznel, ruhani bir umutsuzluğa işaret etmektedir. Oysa hayatın içinde ekonomi politikten kaynaklanan, söz gelimi geçim derdi, gündelik problemlerden doğan, hatta diyebiliriz ki çoğu zaman öyle olan, durumlar çok daha karşılaşılan umutsuzluklardır. Böyle bir umutsuzluk, örneğin çocuğunun eğitim masrafları, barınma probleminden dolayı umutsuzluğa düşen kişi de tinsel bir hastalıktan muzdarip midir? Kierkegaard için bu umutsuzluk tipi en yaygın olan umutsuzluk tipi olmasının yanında gerçek bir umutsuzluk olduğunun bilincine varılmamaktadır. Çünkü böyle bir umutsuzluk, genellikle tinsel bir çözüm bulmaktan çok yine gündelik yaşam içerisinde çözülmeye çalışılmaktadır. Yine Kierkegaard’ın işaret ettiği gibi bu umutsuzluktan kendi başına kurtulmaya çalışan kişi beyhude bir çaba içerisinde olacak, umutsuzluğunu daha da artıracaktır. Umutsuzluk bu yönüyle aslında günahkarlığın bir formudur. Çünkü günah, istencin tanrıya yönelik kullanılmaması, tanrıdan uzaklaşmanın formudur. Umutsuzlukla baş etme konusunda Hristiyanlık dışındaki tüm seçenekler işe yaramaz olduğu gibi şeytanidir de.

Bu bağlamda modern psikiyatri, umutsuzluk hastalığını tinsel bir süreç olarak görmeyip kimyasallarla çözülebilecek bir fizyolojik bunalım olarak görmektedir. Umutsuzluğun her çeşidi, sebebine bakılmaksızın antidepresanlar ve kimyevi ilaçlarla düzeltilmeye çalışılmaktadır. Oysa Kierkegaard penceresinden bakacak olursak böyle bir çaba umutsuzluğun farkında olmamak, ona çare bulamamaktır.

Kaynakça

Kierkegaard Soren, Ölümcül Hastalık umutsuzluk, Çev: m. Mukadder Yakupoğlu Doğu Batı Yayınları,

Koç Emel (2016), KİERKEGAARD’IN “ÖLÜMCÜL HASTALIK”INDA UMUTSUZLUK, Sosyal Bilimler Dergisi, s. 57-77

Akış Yaman Yasemin (2020) BENLİĞİN ÖLÜMCÜL HASTALIĞI UMUTSUZLUK, Doğu Batı Dergisi,

Zeynep Baktemur, R. A. (2019). KİERKEGAARD’TA AHLAKIN ÖZNELLİĞİ PROBLEMİ. Din ve Felsefe Araştırmaları.

Çelebi, Y. D. (2017). KİERKEGAARD VE JASPERS’İN VAROLUŞ FELSEFESİNDE AKIL, DİN VE İMAN İLİŞKİSİ. Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi.

Kurtar Senem, ÖLÜMCÜL “UMUTSUZLUK”: CALİGULA VE ANTİ-CLİMACUS’U ÇILDIRTAN PARADOKS

Göbulut Serkan (2019), BİREYİN DİYALEKTİK ANLAMDA VAROLUŞUNUN BİR GEREĞİ OLARAK YAŞADIĞI UMUTSUZLUK KAVRAMINA KİERKEGAARD’ÇA BİR BAKIŞ: ÖLÜMCÜL HASTALIK: UMUTSUZLUK

KAHRAMAN Yakup, Kierkegaard’ın Birey Temelli Felsefe Anlayışı, Felsefe Dünyası Dergisi, 2018, Sayı:68, sf.68-82)

Akdemir, F. (2019). Kierkegaard Felsefesinde Varoluşun Aşamaları ve İnanan Bir Varlık Olarak İnsan. Felsefe Dünyası Dergisi, 129.

Cevizci, A. (2021). Felsefe Tarihi. İstanbul: Say.

Şahiner, M. (2017). (Kierkegaard’a Göre İmanın Gereği: Bireysel Varoluş. Sosyal Bilimler Dergisi.

Zeynep Baktemur, R. A. (2018). Kierkegaard’ın Birey Temelli Felsefe Anlayışı. Felsefe Dünyası Dergisi.