Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Venezuela’da Yeni Denklem Petro-Devletin Çöküşü, Meşruiyet Krizi ve Hedefli Operasyonlar Çağı

A+ A-

Venezuela’nın çöküşü, petrol gelirleriyle ayakta duran bir siyasal-ekonomik düzenin zaman içinde kurumsal frenlerini kaybederek çözülmesinin hikâyesi olarak okunmalı. Hugo Chávez, 2000’lerdeki petrol bolluğunu kullanarak sübvansiyonları genişletti, birçok kesimin yaşam standardını yükseltti; ancak aynı bolluk, ülkeyi ham petrol gelirlerine daha da bağımlı hale getirirken merkeziyetçi kontrol ve kayırmacılık üzerine kurulu bir yönetim modelini de pekiştirdi. Petrol ihracatın ana omurgası haline geldikçe ve PDVSA’nın profesyonel kapasitesi aşındıkça, Venezuela en küçük fiyat ya da üretim şokuna karşı kırılganlaştı; 2014’te petrol fiyatlarının sert düşüşü bu kırılganlığı varoluşsal bir krize dönüştürdü.

Chávez’in 2013’teki ölümünün ardından Nicolás Maduro, daralan gelirler ve kırılgan bir devlet yapısı devraldı; para basma, kontrol ve müdahale araçlarına daha fazla yaslandı. 2010’ların sonundaki hiperenflasyon zirvesi geride kalmış olsa da Venezuela hâlâ dünyadaki en kötü enflasyon örneklerinden biri; fiyatlar, ücretleri, tasarrufu ve en temel planlamayı cezalandıracak hızlarda artmayı sürdürüyor. İnsani sonuçlar, krizin yalnızca ekonomik değil “sistemik” hale gelmesinden kaynaklanıyor: personel ve malzeme açısından tükenmiş bir sağlık sistemi, öngörülemez biçimde çöken altyapı ve geçimini kayıt dışı işler, döviz havaleleri ve aralıklı devlet ödemeleriyle yamamaya çalışan bir toplum.

Washington’un Caracas’a yaklaşımı yıllar içinde “diplomatik baskı” dan, giderek daha sert ve kapsamlı bir yaptırım mimarisine evrildi. Bu çizginin resmi gerekçesi; demokratik gerileme, insan hakları ihlalleri ve yolsuzluk iddiaları oldu. Uygulamada ise yaptırımlar, önce kişi ve kurum hedefli adımlarla başlayıp zamanla finansmana erişimi ve özellikle petrol sektörünü sıkıştıran bir yapıya dönüştü: borçlanma/finansman kanallarını daraltan kararlar, ardından petrol sektörüne yönelik daha sert kısıtlamalar ve devlet kurumlarını hedef alan ilave adımlar geldi.

Bu sertleşmenin arka planında yalnızca “demokrasi” tartışması değil, jeopolitik rekabet de vardı. Venezuela’nın Rusya ve Çin ile kurduğu ekonomik ve güvenlik bağları, Washington’da “arka bahçede nüfuz kaybı” olarak okundu; yaptırımlar, bir yönüyle de bu ekseni zayıflatmaya dönük bir baskı aracı haline geldi. Nitekim petrol yaptırımları sonrasında Venezuela ham petrolünün önemli bölümü Çin’e kaydı; yaptırımları delmeye çalışan aracı şirketler ve “gölge” tanker ağları da giderek daha fazla hedefe girdi. Yaptırımların krize etkisi konusunda ise iki gerçek aynı anda geçerli: Krizin kökleri yaptırımlardan önceye uzanıyor; ancak özellikle 2019’daki petrol şirketi (PDVSA) odaklı yaptırımların, petrol gelirlerini sınırlayarak ekonomik düşüşü daha da keskinleştirdiği resmi denetim raporlarında da vurgulanıyor. İnsan hakları boyutunda da, yaptırımların bankacılık/tedarik kanalları üzerindeki “aşırı uyum” etkisi nedeniyle insani yardım ve temel mal teminini zorlaştırabildiği; bu yüzden insani muafiyetlerin pratikte daha işlevsel hale getirilmesi gerektiği değerlendirmeleri öne çıkıyor.

Maduro’nun sahneden çekilmesi kendiliğinden bir geçiş yaratmadı; tersine bir güç mücadelesi üretti. Venezuela tarafında devlet aygıtı hızlı davranarak süreklilik iddiasını korumaya çalıştı: başkan yardımcısını geçici role yükselterek, sistemin “en görünür yüz” olmadan da ayakta kalabileceği mesajını verdi. Amerikan tarafında ise Trump’ın ABD’nin bir süre Venezuela’yı “yöneteceğini” söylemesi— “kara gücü” imaları ve petrol üzerinden bir uygulama/denetim planıyla birlikte—hikâyeye ikinci bir otorite iddiası ekledi. Üstelik Trump yönetiminin kendi içinde “Venezuela’yı yönetmek” ten ne anlaşıldığı konusunda tutarsız bir dil kullanması, tabloyu daha da belirsizleştirdi. Sonuç: biri Caracas’ta kalan güç yapısına, diğeri Washington’un dayatma kapasitesine yaslanan iki farklı meşruiyet iddiası.

Bu noktada belirleyici olan retorik değil, zorlayıcı güç üzerindeki denetim: Silahlı kuvvetleri, İstihbaratı, polisi ve ekonominin kritik damarlarını—limanları, yakıt dağıtımını, petrol altyapısını— kim kontrol ediyor? Güvenlik elitleri yekpare kalırsa kısa vadede en olası senaryo “Maduro’suz Çavizm” olur; çatlakları önlemek için baskının artması beklenebilir. Elitler bölünürse—sertlik yanlıları ile pragmatistler, içeridekiler ile kopanlar arasında—şiddet riski yükselir; yerel güç mücadeleleri ve parçalanma ihtimali artar. Bu özellikle sınır bölgeleri ve madencilik koridorlarında geçerlidir; zayıf yönetişimden beslenen silahlı aktörlerin zaten alan kazandığı yerler buralardır. Her iki senaryoda da sıradan Venezuelalılar için “rahatlama”dan önce türbülans olasılığı yüksek: belirsizlik tedarik zincirlerini bozar, stokçuluğu ve kıtlıkları tetikler, istikrar sağlanmadan daha fazla insanı göçe iter.

Bu olayın daha geniş bir stratejik dersi de var. Önümüzdeki on yılda uluslararası çatışmaların, klasik anlamda büyük ölçekli savaşlarla “sonuçlanması” daha az olası olabilir; bunun yerine liderleri, komutanları ya da finansörleri hedef alan hassas operasyonlarla şekillenmesi daha muhtemel. İstihbaratın birleştirilmesi, yoğun gözetleme kapasitesi ve giderek artan biçimde yapay zekâ destekli analiz, “kişiye odaklı” hedeflemeyi mümkün kılıyor. Diğer sahalarda, devletlerin geniş kapsamlı işgaller yerine düşman sahasında üst düzey isimleri hedef alan “başsız bırakma” (decapitation) tarzı hamlelere yöneldiğini gördük; bunun nedeni yalnızca askeri tercih değil, aynı zamanda milyarlarca dolarlık maliyetten ve on binlerce can kaybından kaçınma isteği. Trump’ın Venezuela hamlesi—Irak benzeri bir işgal olmaksızın bir lideri devre dışı bırakmak—bu yeni mantığa uyuyor. Ancak bu “hassasiyet çağı” riski ortadan kaldırmıyor; riski yoğunlaştırıyor. Lider giderken kalıcı bir siyasi uzlaşma gelmezse tehlike sonrasına taşınıyor: halefiyet kavgaları, misillemeler, meşruiyet krizleri ve kişi yokken bile ayakta kalan sistemin—ve birikmiş öfkenin kim tarafından, nasıl yönetileceği sorusu.

ABD içinde tepkiler, Maduro’ ya sempati üzerinden değil—neredeyse yoktu—baskının Amerikan gücü, anayasal sınırlar ve yeni bir dış angajman riski açısından ne anlama geldiği üzerinden bölündü. Cumhuriyetçi liderliğin çoğu operasyonu “kararlı adalet” ve bölgesel caydırıcılık olarak çerçeveledi: ABD’nin düşmanca bir lideri hızlı biçimde devre dışı bırakabileceğinin, suç ağlarını sarsabileceğinin ve komşu coğrafyada etkisini yeniden kurabileceğinin kanıtı olarak sundu. Buna karşılık sağın daha küçük bir “America First” kanadı, müdahalecilik karşıtı bir çizgiden itiraz etti “geçici” denilen angajmanın kolaylıkla görev genişlemesine (mission creep) dönüşebileceği uyarısını yaptı.

Demokratlar ve birçok bağımsız ise Maduro’yu savunmaktan ziyade süreç ve emsal tartışmasına odaklandı. Onlara göre böylesi büyük bir askeri eylem, tek taraflı bir yürütme kararı gibi ele alınamaz—özellikle de başkan “Venezuela’yı yöneteceğiz” dediğinde; bu ifade eleştirmenlerin gözünde rejim değişikliği ya da işgal çağrışımı yapıyor. Bu yüzden en keskin kavga şeffaflık ve Savaş Yetkileri (War Powers) üzerinden yürüdü: yasama üyeleri hukuki dayanağın, angajman kurallarının ve her şeyden önemlisi “çıkış stratejisinin” açıklanmasını istedi; bazıları Kongre onayı olmadan sürecek bir Amerikan askeri rolünü sınırlandırma ya da koşullama yönünde adım alabileceğinin sinyalini verdi.

Fotoğraf Kaynak: Cancillería del Ecuador from Ecuador – Posesión de Nicolas Maduro como Presidente de la República Bolivariana de Venezuela, CC BY-SA 2.0, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=46410056