Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

Yakınlık Terbiyesi

A+ A-

İnsan anlattıkça hafiflediğini sanır. İçinde taşıdığı bir düşünceyi, korkuyu yahut kırgınlığı başka birine anlatmak yükün paylaşılması gibi gelir. Belki nispeten gerçekten de öyledir fakat paylaşılan her yük hafiflemez, el değiştirir. Söylenmiş sözün insanı tedirgin eden tarafı budur. Söylemeden önce bütünüyle bize ait olan bir şey, başka birinin zihnine ulaştığı andan itibaren bizim tasarruf sahamızdan çıkar. Muhatabımızın bizden çıkan sözü hangi anlamda hatırlayacağını, başka hangi sözlerimizle birleştireceğini, yıllar sonra hangi duyguyla yeniden düşüneceğini belirleyemeyiz. Söylediğimiz şeyi geri alabiliriz, düzeltebiliriz, hatta inkâr edebiliriz ve fakat bir başkasının hafızasından çekip alamayız. Açık yüreklilik bu yüzden insana sandığımızdan daha fazla sorumluluk yükler.

İnsanın niyetini saklamaması, sözlerinin arkasına başka hesaplar yerleştirmemesi, hissettiğiyle gösterdiği arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca azaltması karşısındakine ferahlık verir ve ona alan açar kuşkusuz. Ne var ki muhataba sağlanan bu emniyet sahası, kendi emniyetinden eksilerek kurulabilir. İnsan kendisini açarken yaralanabilir yerlerinin haritasını da çıkarır.

Birinin neyi kaybetmekten korktuğunu bilmek, onun hakkında önemli bir şey bilmektir. Hangi cümle karşısında sustuğunu, neye tahammül edemediğini, hangi hatırasının hâlâ canını acıttığını öğrenmek de öyle. Hakkımızda edinilen her bilgi, kullanılmasa bile bir imkân taşır. Dostluğun kıymeti belki burada anlaşılır. Dost, hakkımızda çok şey bilen kişiden ziyade bildiklerinin kendisine verdiği fırsatları kendi lehine kullanmamayı bilen kişidir.

İyi niyet sahipleri kendisinin yapmayacağı şeyi başkasının da yapmayacağını zanneder. Bir dostunun mahcubiyetini kalabalığın ortasına bırakmayacağı için kendi mahcubiyetinin de korunacağından emindir. Öfkelendiğinde kendisine emanet edilmiş bir sırrı silaha çevirmeyeceğinden, karşısındakinin öfkesine de aynı terbiyeyi yakıştırır. Böylece insan, başkasını kendi vicdanının içinden seyretmeye başlar. Hâlbuki kendi ahlakımız, başkasının ahlakı hakkında bizi aydınlatmaz. Bir insanın kendisine sunduğumuz samimiyeti bizim verdiğimiz anlamla kabul edeceğinden emin olamayız. Biz yakınlık vermiş olabiliriz, o bilgi almış olabilir. Biz kırılganlığımızı göstermiş olabiliriz, o nereden kırılacağımızı öğrenmiş olabilir. İşte mahremiyet, insanın kendisine karşı taşıdığı sorumlulukla burada buluşur.

Mahremiyet, saklanmak ya da saklamaktan öte sakınmak ile ilgilidir. Her saklı olan da karanlık değildir. Tohum toprakta, çocuk anne rahminde, düşünce henüz söze dönüşmediği yerde gizlidir. Bazı şeyler görünmediği için eksilmez bilakis görünür hâle getirildiğinde kıymetini yitirir. İnsanın iç dünyasında da başkasının bakışından korunması gereken bölgeler bulunur. Bunların varlığı samimiyetsizliğin işareti sayılamaz. Belki şahsiyet dediğimiz şey biraz da bu iç mesafede teşekkül eder.

İnsanlar arasındaki bağ, birbirleri hakkında bildikleri kadar bilmedikleriyle de biçimlenir. Her şeyi bilme arzusu yakınlığın tabii sonucuymuş gibi görünse de bazen yakınlığın kendisini ortadan kaldırır. Mesafenin bütünüyle silindiği yerde iki insan birbirine yaklaşmış olmaz. Birinin sınırları diğerinin içinde kaybolmaya başlar. Bir evin kapısının bulunması, misafire duyulan güvensizlikten değildir. Kapı, içerisi ile dışarısı arasındaki farkı muhafaza eder.

Çağımız içeriyi giderek daraltıyor. Görünürlük, varoluşun teyidi hâline geldikçe insan yaşadığını göstermek, hissettiğini anlatmak, sevincini ve kırgınlığını dolaşıma sokmak ihtiyacı duyuyor. Bir zamanlar kilitli hatıra defterine yazılacak şeyler şimdi tanımadığımız insanların nazarına açık. Yaşamak ile yaşadığını göstermek arasındaki mesafe küçüldükçe insan kendi hayatının seyircilerinden biri hâline geliyor. Kem mi yoksa hoş mu bilmediğimiz türlü nazar yaşamak denen ve bize has olması gereken tecrübenin içine sirayet ediyor.

Foucault’nun itiraf kültürü üzerine söyledikleri insan teki bağlamda başka bir anlam kazanır. İnsan kendisine dair bir insanlık durumunu dile getirdiğinde o durumun yükünü hafiflettiğini düşünür. Dile gelen şeyler bizden çıkan bir dert olmanın ötesine geçerek bir kayda, yoruma ve hükme açık hâle gelir. Kendini ihbar etmektir bu. Şeffaf olmak muhatabımıza fazlasıyla alan açan, onu rahatlatan bir tavırken bizim için suistimal edilecek bir zaafa dönüşebilir.

İnsanın kendisini anlatma arzusu biraz da anlaşılma arzusundan beslenir. İçimizde olup bitenin bir başkasında karşılık bulmasını, söylediğimiz sözün bizde taşıdığı manayla işitilmesini bekleriz. Ne var ki anlamak ile bilmek arasında her zaman kapanmayan bir mesafe vardır. Muhatabımız anlattıklarımızı kendi mizacının, tecrübesinin, hatta bize dair önceden verdiği hükümlerin içinden geçirerek dinler. Bu yüzden söz, sahibinden ayrıldığı anda mana da bir ölçüde sahibinden ayrılır. Kendimizi bütün açıklığımızla anlattığımızı düşündüğümüz yerde bile karşımızdakinin zihninde bizden başka bir “biz” teşekkül eder. Belki insanın bütünüyle anlaşılabileceğine dair beklentisi, açıklığın en eski yanılgılarından biridir. Kendi içimizde dahi zaman zaman yabancısı olduğumuz taraflarımız varken bir başkasının nazarında tamamıyla anlaşılır olmayı ummak, insanın kendi muammasını küçümsemesidir.

Üstelik her yakınlık aynı derecede açıklığı kaldırmaz. İnsan bazen ilişkinin derinliğini kendisinden ne kadar söz edebildiğiyle ölçmeye meyleder. Hâlbuki yakınlığın daha incelikli bir ölçüsü, söylenmeyene gösterilen hürmet olabilir. Karşımızdakinin sustuğu yerde kapıyı zorlamamak, anlatmadığını öğrenmeye çalışmamak, kendiliğinden açılmayan bir mahremiyeti merakın hakkı saymamak da bir yakınlık terbiyesidir. Böyle bakıldığında mesafe, samimiyetin karşıtı olmaktan çıkar. Onu hoyratlıktan koruyan bir sınıra dönüşür. Her kapının açılmasını istemeyen, bazı eşiklerde beklemeyi bilen insan, karşısındakinin kendisine ait kalma hakkını da teslim etmiş olur. Belki güvenin en olgun hâli, her şeyi bilmek değil bilinmeyen şeylerin varlığından rahatsız olmamak hatta memnun olmaktır.

İnsanın iç dünyasının bütünüyle erişilebilir hâle gelmesi samimiyetin zirvesi sayılmamalıdır. Güven de bütün kapıları bir kerede açmak değildir. Zamanla oluşan, sınanan, bazen genişleyen, bazen daralan bir mesafedir. Kime ne kadar yaklaşacağımızı öğrendiğimiz gibi kimin bize ne kadar yaklaşabileceğini de öğreniriz. Kemal belki bu ölçünün adıdır. İnsanın kalbini taşlaştırmadan kapısının yerini bilmesi, kuşkuya teslim olmadan ihtiyatı koruması, sevdiği insana yaklaşırken kendisinden bütünüyle vazgeçmemesi kemalin hassas dengesidir.

İçimizde başkalarının girebildiği odalar elbette bulunmalı. Dostluk, aşk, arkadaşlık biraz da kapıların açılmasıyla mümkün. Yine de en içeride bir yer kalmalı. Anahtarı başkasına verilmediği için değil kapısı insana içeride hâlâ kendisinin yaşadığını hatırlattığı için.