Yalın Ve Gösterişli: Tren Düşleri Üzerine
- Tarih:
Denis Johnson’un aynı adlı romanından uyarlanan “Tren Düşleri” 2025’in iddialı filmlerinden. Clint Bentley’in yönettiği bu masalsı filmde başrolleri Robert Grainier karakteriyle Joel Edgerton ve Gladys Grainer karakteriyle Felicity Jones üstleniyor. Geniş cast ekibine rağmen film Robert Grainier karakteri etrafında örülüyor.
Akıp giden zamanın tren yolculuğu metaforu içinde saklandığı bu filmi tek bir cümleyle tanımlamak zor olsa da “Robert Grainier’in hem yalın hem gösterişli hikayesi” demeyi tercih ediyorum. Tekdüze bir insan hikayesini sade dil ve güçlü yazılı/görsel anlatımla resmeden, görselleri, müziği, lirizmi ve romantizmiyle ayakları yere sağlam basan uzun yıllar eskimeyecek son derece zarif bir film izliyoruz.
20. yüzyıl başlarında Amerikan endüstrisi büyürken ve Amerika bu dönemde Meksika sınırında ve Birinci Dünya Savaşı’nda savaşıyorken kereste ihtiyacının giderilmesi için dünyanın çeşitli yerleri dahil olmak üzere ormanlarda ağaç kesimi için ormancılar istihdam ediliyordu. Bu ihtiyaç hem sermayenin hem Robert’in ormanla ve dünyayla kurduğu ilişkiyi tanımamıza aracılık ediyor filmde.
Filmin henüz başlarında annesi ve babasının olmadığı bize bildirilen, doğum gününü ve hatta yılını bilmeyen Robert’in ömrünü bu şekilde yalnız geçireceğini de en baştan hissediyoruz.
Henüz 6-7 yaşlarında başlangıç noktasını bilmediğimiz, Idoha’ya doğru giden bir tren yolculuğuyla tanıyoruz onu ve bize müsaade ettiği ölçüde -ki tüm sessizliğine rağmen bonkör davranıyor- dahil oluyoruz dünyasına.
Robert Grainier kereste mevsimleri geldiğinde ormanlarda geçici işçi olarak çalışan ve geçimini bu yolla sağlayan yalnız ve bağımsız bir karakter olarak resmediliyor beyaz perdede. Kalabalık bir insan grubuyla çalışmasına rağmen film boyunca yalnız iki kişiyle gerçekten sohbet ettiğine ve arkadaşlık kurduğuna şahit oluyoruz. Orman işçisi yaşlı Arn Peeples –Fargo ve Shameless’taki performansına hayranlık duyduğum Willian H.Macy- ve orman hizmetleri memuru Claire Thompson. Her iki oyuncunun sahneleri de kısa tutulmuş olmasına rağmen zengin monologlarıyla filme güç katıyorlar. Ancak filmin, sözlerden ziyade bakışlarıyla ve eylemleriyle kendilerini ifade eden karakterlerle inşa edilmiş olduğunu gözlemliyoruz.

Karısı Gladys’le tanışması ve karısıyla ve kızının büyük bir yangın sonrası kaybolması Robert için iki kırılma noktasını oluşturuyor.
Evlilik Robert’e ilk defa bir aile ve daha da önemlisi bir kimlik kazandırır. Amerikan kalkınması ve yayılmacılığı için köprüler inşa eden sıradan bir işçi; ailesi için ev inşa eden bir eş ve baba hüviyetine kavuşur bu yolla. Pek hayali olmayan bir adam olan Robert, sadece bir kulübe ve köpekten fazlasını beklemeyen bu kadınla beraberliği boyunca gerçek bir amacı ve arzusu varmış gibi görünmektedir.
Yönetmen Robert’in “insanlık hallerini” tanımamız için her fırsatı tanıyor film boyunca. Karısı ve kızıyla çektireceği bir aile fotoğrafında yaşadığı acemilik ve ellerini nereye koyacağını bilemez halleriyle bizi de heyecanına ve mutluluğuna ortak eden Robert “üzüntü bazen beni yiyip bitirecekmiş gibi oluyor” sözleri, gözyaşları ve özlemiyle hüznüne de ortak etmekten geri durmuyor. Spokene Uluslararası Demiryolu Robinson George köprüsü inşaatında odunculuk yapan Şangaylı bir işçinin köprüden atılarak öldürülmesine engel olmadığı için bu ölümün yükünü film boyu taşıyacak, eylemsizliğin bedelini başına gelen kötü şeylerin sorumlusu olarak görecektir. Öyle ki neden öldürüldüğünü dahi bilmediği işçinin rüyalarına konu olması ve tek kelime etmeden suçlar bakışları Robert’le vicdanı arasında bir çatışma ve iç hesaplaşma yaşatmaktadır.
Her kereste mevsimi geldiğinde evinden ve ailesinden uzun süreler ayrı kalmak durumunda kalan bu adamın son seferi ise büyük bir trajediyle sonuçlanacaktır.
Son bir kez ormana giden Robert, arkadaşı Arn Peeples’ın yaralanıp birkaç gün içinde ölmesinin ardından evine dönmeye karar vermiş ancak döndüğünde tüm ormanı esir almış alevlerden ve kül yığınına dönmüş kulübesinden başka bir şey bulamamıştır.
Yangından itibaren karısı ve kızı onun sadece rüyalarında ve bir gün bulabilme umudunda gizlenecektir. Öyle ki kulübesini bile aynı yere dikecek ve bir gün dönme ihtimallerini içinde hep saklı tutacaktır.
Makinelerin insanlara karşı kazanmaya başladığı teknolojik savaşın ve ilerlemecilik fikrinin üstün güç halini aldığı bir döneme denk gelen film; bu mücadelenin tahribatını ortaya döken güçlü sahneleriyle de kanıtlar bırakıyor.
Ustabaşının orman sahasında yaşanan bir kazadan sonra “Biz kötü bir gün geçirdik diye ladin ihtiyacı bitmiyor” cümlesi ve “hiç yaşanmamış sayılmasın” diye iş kazasında ölen arkadaşlarının botlarını ağaca çivileyen işçiler, direnci de bir şekilde muhafaza etmeye çalışıyorlar.

Robert ormanlarda ağır koşullarda çalıştığı için ölüm kuruntusunu hep içinde taşıyan ve “sadece ağaçları değil ruhları da kesiyoruz” fikrine mesafesiz birisi. Ve gün gelip ormana tekrar döndüğünde ise artık elektrikli testerelerin, buharlı makinelerin gücüyle ve yere düşen birisine kimsenin el uzatmadığı, makine tahakkümünün her şeyin üstüne çıktığı bir tabloyla karşılaşıyor.
Taşımacılık yaparken tanıştığı bir diğer arkadaşı orman memuru Claire’le ise benzer acıların ve ormanlar içinde geçen günlerin kurduğu bir ünsiyet buluyoruz. Ölmüş ağaçları da yaşayanlar kadar değerli ve bundan alınabilecek dersler olduğunu düşünen Claire görebildiğimiz kadarıyla Robert’in anlamlı ve gerçek sohbet edebildiği son kişi oluyor.
Çocukluğundan itibaren kasabadan daha büyük bir yerleşim yerinde göremediğimiz Robert’in şehirle tanışması ise yaşlılığına denk geliyor. Ormanlarda çalıştığı uzun yıllar boyunca dindar, yaşlı, Uzakdoğulu gibi pek çok kesimden insanları görme ve gözlemleme imkânı bulan Robert; tiyatroyla, televizyonla, zaman sonra aynada silüetiyle, yani bir anlamda kendisiyle burada yeniden tanışıyor. Katıldığı bir turistik uçuşla ömrü boyunca içinde bulunduğu eşsiz doğayı da daha geniş açıdan görerek tanıma imkânını da yine bu yıllarda bulmuş oluyor.
Hiç silahı olmamış ve hiç telefonla konuşmamış bu adam öldükten sonra orman içindeki kulübesi yavaş yavaş ormana karışıyor ve onu hatırlayacak hiçbir dostu olmadığı için sessizliği, heyecanı, korkusu ve umuduyla birlikte zaman içinde hafızalardan da tamamen siliniyor.
Doğaya içkin seslerin, görüntülerin, bir tren hattı üzerinde şekillenen yaşamların ve Robert’in hislerinin, anlatıcının masal gibi anlatımıyla birleşmesiyle insanı dört koldan saran bir yapıma dönüşüyor Tren Düşleri.
Amerikan devletinde vücut bulan ilerlemecilik düşüncesinin ve etkilerinin uzun tren hatları inşasıyla filme yedirildiği, bizi her duygusuna ortak etmeyi başaran yalnız doğan ve yalnız yok olan bir adamın naif hikayesini izleme imkanını bulduğumuz, en az romanı kadar incelikli ve şık hikayeydi Tren Düşleri. Ağzımızda hoş bir tat bıraktı.



