Picture of Mustafa Arslan
Mustafa Arslan

Yapay Zekânın Gölgesinde İnsan Olmak

A+ A-

İletişim araçlarının insanı şekillendirmesi ve bireyin sosyalleşmesindeki etkisi bugün yapay zekâ tartışmalarında yeniden yankılanıyor. Peki, yapay zekâ bir ayna mı, yoksa bir tuzak mı? Bu sorunun cevabı, edebiyat ve sanat dünyasında yaşanan kırılmalarda gizlidir. Dijital çağ, yeni bir ahlak alanı yaratmıyor. Aksine, eski ahlakın yeni sınandığı bir sahne kuruyor. Bu sahnede roller bireyin içgüdüsel davranışının bir sonucu değil, algoritmaların yazdığı senaryo ile şekilleniyor. Ancak gerçekte vicdan, merhamet, doğruluk, mahremiyet gibi kavramların hiçbiri ekranla doğmadı. Fakat ekran, hepsini yeniden imtihan eden bir araç haline geldi. Dijital ortam vicdanı yok etmiyor, fakat anonimlik aracılığıyla onu susturuyor. Ekranın arkasında birey gözetimsiz değildir. “Algoritma sizi izliyor sanıyorsunuz ama asıl mesele, sizi gerçekten izleyenin kim olduğunu unutmanızdır.”

İç dünyamızda vicdan, ruhun bir parçası, içe yerleştirilmiş bir pusula olarak görülür. Vicdan, sürekli sorular sorar. Doğru muydu? Adil miydi? Kimseye zarar verdim mi? Araştırmalar gösteriyor ki insan, anonim olduğunda daha kolay kötülük yapar. Çünkü anonimlik, vicdanı susturur. “Kimse beni tanımıyor” düşüncesi, mahcubiyeti ortadan kaldırır, fakat aynı zamanda insani çizgiyi de gri bir alana çeker. İşte tam da bu noktada birey sınanma aşamasına geçer.

Sosyal medyanın yapısal sorunu açıktır. Hız ve linç kültürü, empatiyi devre dışı bırakır. Bir haber okursunuz, iki saniyede yorum yaparsınız. Birinin yazısını görürsünüz, beş saniyede linç başlar. Oysa empati zaman gerektirir, merhamet ise yavaşlık. Dijital platformlar hız üzerine kuruludur. Tweet saniyeler içinde yayılır, cevaplar dakikalar içinde üretilir. Ardından yapay zekâ devreye girer. Otomatik moderasyon, algoritmaların belirlediği “doğru cevaplar”, botların yazdığı mesajlar hepsi hızlıdır, fakat hiçbiri merhameti ölçemez.

Merhamet burada pratik bir ölçüye indirgenebilir: Bir şeyi paylaşmadan önce şu soruyu sormak gerekir: “Bu sözü yüz yüze söylesem aynı kalır mıydı?” Yani, kendine yapılmasını istemediğini başkasına reva görmeme ilkesinin dijital karşılığı budur.

Sanal Ortamda Doğruluk ve Samimiyet

Dijital çağda iki ayrı ama birbirine bağlı erdem öne çıkar. Bunlar sıdk (doğruluk) ve ihlas (samimiyet) olarak kavramsallaştırılmış. İlki dışa dönük, ikincisi içe dönüktür. Sıdk, “söylediğim doğru mu?” sorusunu sorar. İhlas ise “söylediğim içten mi, yoksa gösteriş için mi?” sorusunu. Dijital çağ bu iki erdemi de iki farklı tehlikeyle sınar. Dezenformasyon (sıdk’a karşı) ve riya (ihlas’a karşı).  Dezenformasyon çok tartışıldı; yapay zekâ milyarlarca veriyi tarayıp doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışıyor. Fakat veri partizan olduğunda, yapay zekâ da partizan olur. Daha tehlikeli olan ise gösteriştir. Sosyal medyada insanlar hayatlarını değil, hayatlarının vitrini paylaşır. Yemek yapılır, fotoğraf çekilir, filtrelenir, hashtag eklenir.

Guy Debord, 20. yüzyılın ikinci yarısında medyatik uygarlığın ötesinde, kendi radikal yalnızlığında yaşamış bir düşünürdür. Onun Gösteri Toplumu adlı eseri, yayımlandığı 1970’lerde aşırı tezleriyle şok yaratmış, 1980’lerde ise hayatın doğruladığı bir metin olarak kabul görmüştür. Debord, kapitalist iktisadın ve meta dolaşımının uzantısı olarak tanımladığı gösteri egemenliğinin yalnızca Batı’da değil, sosyalist olduklarını iddia eden ülkelerde de var olduğunu belirtir. Ona göre dünya yeniden tek bir pazar haline gelecek ve bürokratik iktidarlar da Amerikan tipi gösterinin hâkimiyeti altına girecektir.

Gösteri, yalnızca medya değildir. Tüketim, siyaset, kültür ve gündelik yaşamın bütününe sirayet eden bir tahakküm biçimidir. Debord’un kavramsallaştırmasıyla gösteri, hakikati yanılsamaya dönüştüren bir düzenektir. İnsanlar artık gerçeklikten değil, temsillerden beslenir. Kurtuluş vaatleri bile gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Böylece tüm dünya aynı gösterinin sahnesi olur; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi haline geliriz. Debord’un kitabı, modern kapitalist düzenin bireyi nasıl bir “seyirci”ye dönüştürdüğünü ve toplumsal ilişkilerin imgeler aracılığıyla kurulduğunu anlatır. Ana fikri ise nettir: Gösteri, kapitalizmin en ileri aşamasında toplumsal yaşamın tüm alanlarını kuşatan bir yanılsama düzenidir. Hakikat, bir “yanlışlık anı”na dönüşür; öznellik silinir; özgünlük görünümü altında sansür genelleşir.

Aslında tarih bize antikçağdan günümüze uzanan bir perspektifle zaman, mekân, şehircilik, turizm ve kültürel tüketim gibi alanlarda gösterinin nasıl hâkimiyet kurduğunu anlatmaktadır. Ancak biz silsileyi salt bir gelişme aşaması olarak görüp arkasındaki riyayı yok sayarız. Geriye dönüp baktığımızda dünya bir hapishaneye dönüşmüştür ve çıkış yoktur.

Dijital Hayatta Mahremiyet

Mahremiyet, hem kişinin kendi hakkı hem de başkasının hakkıdır. Klasik fıkıh kaidesi der ki: “Saklamak iyidir, açığa çıkarmak kötüdür.” Dijital dünyada mahremiyet ihlali çift yönlü işler: hem kendi mahremiyetinizi aşırı paylaşımla tehlikeye atarsınız, hem de başkasının mahremiyetini rızasız paylaşım ile ihlal edersiniz.

Aşırı paylaşım medeniyeti yeni bir hastalık haline geldi. İnsanlar kişisel bilgilerini, ruh hallerini, ev hayatlarını, çocuklarını, mahrem anlarını sosyal medyada açıyor. Bunun nedeni dikkat çekmek, sevilmek, anlaşılmak, hatırlanmak isteği. Fakat sonuçta mahremiyet kayboluyor ve ardından ruhsal bir açıklık doğuyor.

Yapay zekânın gölgesinde insan olmak, aslında insanın kendi gölgesini yeniden fark etmesidir. İletişim araçları, bireyin davranışlarını biçimlendiren birer teknoloji olmaktan öte, ahlaki pusulamızı sınayan aynalara dönüşüyor. Vicdanın susturulduğu anonimlik, hızın merhameti yok ettiği sosyal medya, doğruluğun dezenformasyonla, samimiyetin gösterişle sınandığı dijital çağ… Hepsi aynı sahnenin parçalarıdır. Guy Debord’un gösteri toplumuna dair teşhisi, bugün algoritmaların yazdığı senaryolarla birleşiyor. Yani gerçeklik, temsillerin ardında kayboluyor.

Ancak bu tablo yalnızca karamsarlıkla okunmamalı. Çünkü her sınama, aynı zamanda bir imkânı da içinde taşır. Mahremiyetin korunması, merhametin yavaşlıkla yeniden hatırlanması, doğruluğun ve samimiyetin dijital dilde yeniden üretilmesi, genç kuşaklarla kurulacak sahici bağlar. Bunlar, insanın kendi gölgesini aşabileceği yolları işaret ediyor. Gösteri ve yapay zekâ, bizi edilgen seyirciler olmaya çağırırken, vicdan, merhamet ve sorumluluk, bizi yeniden özne olmaya davet ediyor.