Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

Yazarsam Sesini Duyamam

A+ A-

Kocamustafapaşalı Halit Altunterim’e

İnsanlık tarihinde birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştır diye düşünüyorum. Dünyanın öbür ucundaki birine saniyeler içinde mesaj gönderebiliyor, fotoğraf paylaşabiliyor, görüntülü konuşabiliyor, bir insanın ne yaptığını, nerede olduğunu, ne yediğini, hatta bazen ne hissettiğini bile öğrenebiliyoruz. Bir algoritmadan bahsediliyor ama buna daha korkunç bir isim verilmeli sanki. Çünkü eskiden internetteki hareketlerime göre haberler, içerikler karşıma çıkarken şimdi zihnimden geçenler karşıma çıkıyor. Bunu birkaç kişiye daha sordum, doğruladılar. Ürktük ve güldük. Çağ böyle bir çağ zaten, maalesef. Bazen bir şeylerden ürküyoruz, ama en fazla gülüp geçiyoruz.

İletişim sahasında bütün bu imkânların ortasında yüzerken tuhaf bir şey yaşıyoruz: Birbirine ulaşmak ama birbirine var(a)mamak diyebilirim buna. Haberleşiyoruz fakat konuşmuyoruz. Haber veriyoruz sadece, malumat. Gittim, geldim, yaptım, ettim. Ortada duygulara, hislere dair hiçbir şey yok. Diğer taraftan, sevdiklerimizle görüşmek için acil durumlar oluşturmaya çalışıyoruz. WhatsApp üzerinden hemen bir mesaj: acil görüşmeliyiz? Neden sakin sakin görüşemiyoruz? Bir gündem maddesi, bir dedikodu malzemesi olmadan birbirimizle konuşmak imkânsız bir hâle geldi. Zaman zaman sitem ediyorum. Kimselere değil ama doğrudan kendime doğru. Hazır yazmışken, mesajı almak isteyen alabilir: Yılda bir iki kez de olsa hâl hatır sormak için arayın ki işiniz düştüğünde aramaya yüzünüz olsun.

Ev ödevi bir: Herkes, “Aklıma düşüverdin de bir sesini duymak istedim” diye en son kim tarafından arandıysa ona “İyi ki varsın” desin. Çok azlar çünkü. Belki de yoklar. Hı?

Ev ödevi iki: En son kimi “Şöyle bir gönlüme düşüverdin, ben de keyfin sağlığın nasıl bir sormak istedim” diye aradığınızı bir düşünün. Varsa şükredin, yoksa da şükredin elbette ama şöyle bir titreyin ve kendinize gelin. Bu kadar yalnız olmanız pek hayra alamet değil.

Ödev kontrolü yoktur ve herkes vicdanıyla baş başadır. Yazıya devam edebilirim.

Yazının korunaklı bir alan olduğunu düşünüyorum. Yazarak kendimizi koruyoruz. Bilhassa iletişim noktasında böyle. Yaz ve bekle, yaz ve çekil, yaz ve tekrar yaz. Bakın açık söyleyeyim, teknolojiyi severim. Teknolojinin getirdiği imkânları doğru, güzel, hayırlı biçimde kullanmak için pek çok şey öğrenir, uygularım. Dört dörtlük kullandığım söylenemez ama hakkını verdiğimi düşünüyorum. Öyle sosyal medya kısıtlansın, ekran süresi şöyle olmalı diyenlerden de değilim. Aklı başında olan, sonradan pişman olmaz. Somut bir örnek: Çok az kitap okuduğundan yakınan biri, ekran süresine bir göz atsın. Böylece hangi konuda tercih yaptığını rahatlıkla görebilir. Her neyse, yazmakta kalmıştık. Yazmakta sınıf atladık, burası hakikat. Çılgınlar gibi yazıyor. Kısa kelimelerle güne ne taklalar atlatıyoruz, epey mahiriz yani. “Koşturuyoruz be” diyerek, en az yarım saatlik sohbetin içinden geçmekte de öyle. Tam görüşme talebiyle karşılaşacakken “Bu aralar fenayım, oradan orada iş peşinde be!” diyerek onun da önünü kesiyoruz. Üstelik diğer taraftan da hayatımızdan şikayetçi oluyoruz, belki farkında olmadan. Buraya çok dikkat etmek lâzım.

Bilmiyorum, belki de yapmamız gereken ilk şey birbirimizi aramak için mazeret aramaktan vazgeçmektir. Hiçbir özel gün beklemeden, bir şeyleri öylesine yapabilmenin lezzetini yeniden arayıp bulmak lâzım. En son birini aradığımda, kendimi “Yok ya işim düşmedi, vallahi öylesine aradım” derken buldum. Son cümlem de şöyleydi: “Neyse dosyayı tamamlayayım seni haberdar edeceğim.”

Bir işe yaraması gerekmeyen yakınlık. Bu da başka bir mesele. Çok kıymetli bir hediye değil mi bu? Yakınımsın ve senden hiçbir şey beklemiyorum. Belki de bu yüzden yakınımsın. Sana dair telaşım yok, kaygım yok. Varlığın kâfi. Oradasın biliyorum, ara sıra sesini duymak ve mümkünse görüşmek istemiyorum. Bunu belli etmeye gerek bile duymuyorum çünkü sen de benimle aynı frekansın içindesin biliyorum. Çok havalı oldu, buradan başka bir damardaki kan akışını yoklayayım: Hepimizin birbirimize ayıracak zamanı olmadığını söylüyoruz ama zamanımızın nereye gittiğine baktığımızda tuhaf bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bazen bir akşam boyunca başkalarının hayatlarına dair onlarca kısa görüntü izliyor, hiç tanımadığımız insanların tartışmalarını takip ediyor, bizi ilgilendirmeyen haberlerin içinde dolaşıyoruz. Sonra bir dostumuzla on dakika konuşmaya vaktimiz kalmadığını söylüyoruz. Burada kimseyi suçlamak istemiyorum. Çünkü ben de aynı çağın içinde yaşıyorum ve aynı dağınıklığın insanıyım. Telefonu eline alıp ne için aldığını unutanlardan, bir bildirimden diğerine sürüklenenlerden, bir işi bitirmeden ötekine geçenlerden biriyim. Ama birisi olmalı değil mi, birileri olmalı insanın hayatında, tüm bu akışı kesecek, onu gündemden uzak tutacak. Sadece kalemle arasının iyi olduğunu bildiği için “Bak aklıma bir şey geldi, sen şu konuya bir el at, güzel yazı çıkar” diyecek. Bunun için ne kadar şükretsem, eksik kalacaktır. Çevremde her zaman böyle dostlarım, yakınlarım oldu. Yanlış anlaşılmasın, çok değil. Ben böylesi bir yakınlığın çok olmasını hep yadırgarım çünkü. Çok yakın olmaz, az yakın olur. Ama hep yakın olur.

Harflerin buz gibi bir zırhı var. Onu eritmek için böylesi yakınlıklara ihtiyaç duymak kadar da doğal bir şey yok. İşte bu yazıya vesile olan hikâye de bir yakınlığın ifadesi aslında. Kalemle arası çok sıcak olan bir insanla, sese ve duymaya, görmeye daha yatkın birinin ilişkisi. Biri devamlı yazarak iletişim kuruyor, bazen arıyor, imkân buldukça da görüşmeye çalışıyor. Diğeri daima sesten, sözden yana. Harfleri duyacak, o zırhı yırtıp atacak. İşte bir gün bu yakınlardan biri, arıyor, arıyor. Telefon açılmıyor. Diğer taraftaki hep olduğu gibi yazıyor: Abi, müsait bir ortamda değilim, yaz istersen. Cevap, bir kitap ismi gibi: Yazarsam sesini duyamam.

Hikâye gibi anlattığıma bakmayın, bu yazı yazılmadan birkaç gün önce yaşandı çünkü. Defterime, bu anıyı bir metne çevirmek için şöyle bir ipucu yazmışım: sesi geri çağırmak. Yazmanın bir yüreksizlik, konuşmanın bir cesaret olduğu gibi bir sonuç çıksın istemem. Tüm bunları ilahi perspektifte okumaya çalıştığımızda elbette mizaç, huy, karakter gibi farklılıklar görülecek. Hatta işin içine ilahi isimler de girecek, ki bu bir zorunluluktur zaten. Ama dünya hayatında her şeyi merkezine koymak bir hünerse, insanların iletişim biçimlerinde orta bir yolu tutturmaları da elzem. Hep arayan ya da hep yazan tarafta olmaktansa bunları teraziye güzelce yerleştirip ortalama bir düzeyde halletmek lâzım. Parmakların mekanik dansı hoş, sözün büyüsü başka, ne birine dayanmalı ne diğerine yapışmalı. Orta bir yol, her şeyde olduğu gibi burada da güzel duracaktır.

Günün sonunda; kime kaç mesaj gönderdiğimiz ya da neler yazdığımız değil, hatr-ı şerifimizde kimin sesinin ne kadar kaldığı kıymet kazanacak. Birinin yazdıklarını özlemek de hoştur ama esas özlenen ses değil midir? Bu ancak birini kaybettiğimizde anlaşılan bir şey üstelik, bu gerçeği de biliyoruz. Gidenin en önce sesi gidiyor sanki. Sonra yavaş yavaş yüzü ve belki de en son yazdıkları. Sesi geri çağıralım. Çünkü sadece yazarsak, sesi duyamayız.