Yozlaşmanın Serüveni: Siyasetin Güçle İmtihanı
- Tarih:
Siyasetten bahsederken insanların bir arada yaşama zaruretinin mecburi istikameti olarak ifade ederiz. Farklı kabiliyet, inanç ve düşüncede olan insanların bir arada bulunması, kaçınılmaz olarak ortak bir yaşam alanını paylaşmayı gerektirir. Nasıl ki, kâinatta her şey bir ahenkle işliyorsa, toplumsal yaşam da bu ahengi sağlayabilmelidir. Çünkü bu bir arada yaşama arzusu sorunsuz bir toplumsal yapı sunmaz. Talepleri, arzuları, menfaatleri ve dünyaya bakışları farklı olan bu insanların bir noktada birbirleriyle çatışması kaçınılmazdır. İşte tam bu noktada çatışma alanlarını kaldıracak, düzeni ve adaleti temin edecek kurumsal bir akla ihtiyaç vardır. Biz buna siyaset diyebiliriz.
Siyaset doğası gereği bir yöneten-yönetilen ilişkisini ortaya çıkarır. Toplumsal işleyiş de bu iki kesimin eylemlerindeki sorumluluğu hakkıyla yüklenmesiyle sağlanır. Bu ilişkinin pratikte yürüyebilmesi için yöneten kesimin karar alma ve kararları uygulama kudretine sahip olması gerekiyor. İşte bu kurumsal kudreti iktidar olarak ifade edebiliriz. Yönetilen kesimin ise bu işleyişteki vazifesi, karar ve eylemleri hayata geçirme noktasında dolaylı veya doğrudan denetlemedir. Ancak bu şekilde yöneten ve yönetileni toplumsal işleyişin birer paydaşı yapabiliriz.
İktidarı en yalın ifade ile öznenin nesneyi etkileme gücü olarak tanımlayabiliriz. Burada özne ve nesne derken bunların toplumsal hiyerarşisini ifade etmiyoruz. Toplumsal işleyişteki karar mekanizmasına doğrudan etki gücü olanla karar mekanizmalarına doğrudan etki edemeyen ama etkilenen kesimi açıklamak için kullanıyoruz. Bu yüzden iktidarı anlamlandırmak için bu ilişkinin taraflarca kabullenilmiş ve meşru bir zemine oturtulmuş olması gerekiyor.
İktidar olmanın en büyük unsuru elbette sahip olduğu güçtür. Karar alabilme ve bunları yapabilme imkânı bu güce dayanıyor. Bu güç sadece maddi anlamda zora dayalı bir kuvvet kullanımını ifade etmez. Aynı zamanda ikna ve rızaya dayalı bir güçten de bahsetmemiz gerekiyor. Aslolan ve iktidarın meşruiyetini sağlam temeller üzerine inşa eden güç aslında budur. Rousseau’nun ifade etmeye çalıştığı gibi hiçbir güç rızaya dayanmadığı sürece sürekli efendi kalacak kadar güçlü değildir. Bununla birlikte gücün dönüştürücü yanını da unutmamak gerekiyor. Çünkü güç nötr bir araç değildir. Onu elinde tutanın önceliklerini ve zihnini dönüştüren bir ağırlığa sahiptir. Güç kontrol edilmediği, denetlenmediği ve sınırlandırılmadığı sürece en temiz idealleri bile kendi dişlileri arasında öğütme potansiyeli taşır.
Bunun en bariz örneğini siyasi tarihimizde görebiliyoruz. İdeal söylemle muktedir olduktan sonra gücün cazibesine kapılan farklı muhalif duruşların varlığını biliyoruz. En barizlerinden birisi İttihat ve Terakki’nin özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet söylemleriyle yola çıkıp tek tipleştirici ve baskıcı bir Türkçülük politikasına saplanmasıdır. Muhalefet döneminde bünyesinde farklı görüşten, din ve mezhepten, farklı etnik kimlikten insanları ortak bir amaçta buluşturabilmeyi başarmıştı. Cemiyet, iktidar mekanizmalarının merkezine yerleştikçe durum hızla değişti. Gücün verdiği imkân cemiyetin baskıcı bir tutum izlemesine neden oldu. Muhalefet sindirildi, farklı dini ve etnik kimlikler üzerine baskılar artırıldı.
Bir diğer tarihi örneği ise Demokratik Partinin muhalefetinden iktidara uzanan serüveninde yaşadığı değişimdir. DP, tek parti döneminin otoriter yapısına karşı köylünün, esnafın, dindar kesimlerin, ticaret erbabının ve ezilen kitlelerin tercümanı oldu. İktidara gelmesiyle birlikte yaşanan kısmi rahatlamanın arkasından çoğunluğun sınırsız bir meşruiyet sağladığından bahisle kuvvetler ayrılığını ve muhalefetin varlığını reddeden bir anlayışa evrildi. Demokratik Parti’nin basına, üniversitelere, muhalefete ve hatta illerin kurumsal yapısına varan baskılar iktidarın verdiği güce dayanıyordu. Özgürlük vadederek gelen bir hareket, gücün tek merkezde toplanmasının cazibesine teslim olmuş ve iktidarını sürdürmek uğruna kendi celladını hazırlamıştır.
Son örnek olarak, mevcut iktidarın 28 Şubatta dillendirdiği olumsuzlukları kendi iktidarlarında da fazlasıyla yaşanmasını gösterebiliriz. Ortak akıl, demokratikleşme, liyakat gibi kavramların fazlasıyla kullanıldığı bir iktidara geliş süreci yaşayan mevcut iktidar, günümüz için en büyük eleştirisini bu kavramlar üzerinden almaktadır. Uzun dönem iktidarında hak ve özgürlükler mottosundan beka ve güvenlik siyasetine evrilen bir süreci hep beraber yaşadık. Muhalif görüş ve eylemlere karşı takınılan tavırlarında gücün temerküzünün olumsuz etkisini canlı canlı görebiliyoruz.
Yukarıdaki üç tarihsel örnek dikkatle incelendiğinde, Türkiye siyasetinin birbiri ardına tekrarlanan bir döngü yaşadığını görüyoruz. İktidarların ideolojileri değişse de iktidar olduklarında takındıkları tavır birebir aynı kalmıştır/kalmaktadır. Bu duruma neden olan en büyük yoksunluk, gücün temerküzünü frenleyecek kurumsal altyapının olmayışıdır. Bu yüzden gücü fethedecek liderlere değil; gücü terbiye edecek, dağıtacak ve denetleyecek kurumsal ahlaka ihtiyacımız vardır. Sorunu sadece aktörlerin ahlakında aramak yerine gücün mimarisini yeniden kurmayı denemeliyiz.



