Picture of Fatih Necmeddin Altıntaş
Fatih Necmeddin Altıntaş

7. Ayak

A+ A-

2023 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri, iktidar bloğu açısından siyasi tarihinin en zorlu, en belirsiz virajlarından biriydi. 2019 yerel seçimlerinde bazı kritik belediyelerin muhalefete geçmesiyle sarsılan iktidar, muhalefet bloğunun beklenmeyen bir uzlaşıyla geniş bir ittifak kurması karşısında klasik ekonomi vaatlerinin, hizmet söylemlerinin ve muhalefeti küçümseyen dilin yetersiz kaldığı kanaatine vardı. Bu kilitlenme, siyasetin dilini anında değiştirdi. İktidar çözümü “devletin bekası”, “milli güvenlik” ve “terörle mücadele” söylemlerini en üst perdeden alevlendirmekte buldu. Seçim kampanyası boyunca iktidarın en görünür aktörleri muhalefeti terörle iş birliği yapmakla suçladı, miting meydanlarında montaj videolar izletildi, kitlelerin zihnine “6’lı Masa’nın 7. ayağı terör örgütleridir” algısı ilmek ilmek işlendi. Sürece toplumun neredeyse tüm kesimleri canlı olarak tanıklık ettiği için geçmiş örnekleri tekrar sıralamaya lüzum görmüyorum.

Seçimleri Cumhur İttifakı kazandı. Kutuplaştırıcı ve güvenlikçi söylem bir kez daha seçim kazandıran rasyonel bir enstrüman olarak işlevini gördü. Lakin o gün stratejik bir enstrüman olarak kullanılan bu ağır suçlamaların toplumda ve siyasal kültürde yarattığı derin tahribatla kimse ilgilenmedi.

O seçim dönemi, muhalif siyasetçiler ve muhalif seçmen açısından son derece ağır, yıpratıcı bir psikolojik eşikti. Devletin en üst makamlarından gelen iddialar o kadar sert ve sistematikti ki, toplumun geniş bir kesimi muhalefetin gerçekten bir güvenlik tehdidi olduğuna ikna edildi. Hatta masayı oluşturan partilerin kendi iç tabanlarında bile bu söylemler yüzünden derin çatlaklar oluştu. Altılı Masa, toplumun bir kısmı için umut olmaktan çıkıp bir “tehdit” algısına dönüştü. Seçmen; akrabasını, arkadaşını, yolda gördüğü farklı düşünen siyasetçiyi vatan hainliğiyle suçlayabilecek kadar zehirli bir dil geliştirdi.

Aradan geçen üç yılın sonunda yürütülen “Terörsüz Türkiye” süreci ise siyasal retoriğin ne kadar esnek ve araçsal olduğunu bir kez daha kanıtladı. Dün aynı siyasi aktörlerle kurulan ilişkileri “terör ortaklığı” olarak yaftalayanlar, bugün aynı aktörlerle yeni bir zemin inşa ediyor.

Bugün geldiğimiz noktada yürütülen “Terörsüz Türkiye” sürecinin veya açılım adımlarının ahlaki ve hukuki niteliğini tartışmak bu yazının konusu değildir. Bizim odaklanmamız gereken husus, bu sürecin siyasi samimiyeti ve sonuçlarıdır. Eğer bugün atılan adımlar devlet aklı açısından samimi ve gerekliyse, 2023 seçimlerinde sırf sandıktan zaferle çıkmak uğruna toplumun yarısını “terör ortağı” ilan edenlerin çıkıp o günkü kitlelerden dürüstçe bir özür dilemesi gerekmez miydi? Sırf seçim kazanmak için toplumsal barışın nasıl feda edildiğinin dürüst bir itirafı gerekmez miydi? Dün aynı siyasi temasları “vatan hainliği” diye sunanlar bugün benzer bir zemini “devlet aklı” olarak meşrulaştırıyorsa; dün bu ağır ithamları coşkuyla alkışlayanların da en azından bugün kullandıkları o sert dil üzerine yeniden düşünmesi gerekmez mi? Kendi partilerini en kritik eşikte büyük cümlelerle terk edenler, aynı cümleleri bu sürecin aktörlerine sarf edebilecekler mi?

Meselemiz bugün bu sürecin doğru veya yanlış olduğunu söylemek değil; siyasette dün kullanılan sözlerin bugün ne anlama geldiğini sorgulamak. Çünkü bu sadece geçmişe dair bir muhasebe değildir. Bugün yaşanan gelişmeleri anlamak için de 2023’te hangi siyasi araçların kullanıldığını hatırlamak gerekir.

2023 seçimlerinin ardından yaşanan süreçlerde, başta Sayın Erdoğan olmak üzere iktidar kurmaylarının bu travmatik seçimden çok büyük dersler çıkardığı görülüyor. Bu ay itibarıyla 25. yılını kutlayacak olan AKP’nin ve iktidar bloğunun, 2023’ün yıpratıcı stresini tekrar yaşamamak adına seçim yarışını seçim gününe bırakmamak, hatta mümkünse seçim gününden önce sonuçlandırmak isteyen bir siyasi strateji izlediği görülmektedir.

Son dönemde art arda yaşanan ve ilk bakışta birbiriyle ilgisiz görünen gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, iktidarın 2028 koşusuna şimdiden start verdiğini görebiliriz. Burada altını çizerek belirtmek gerekir ki iddiaların, soruşturmaların veya operasyonların hukuki boyutunu, yolsuzluk iddialarının doğru olup olmadığını ya da yargı süreçlerinin haklılığını sorgulamak bu analizin kapsamı dışındadır. Hukuki süreçlerin doğruluğu yargının konusudur; siyaset biliminin konusu ise bu gelişmelerin yarattığı toplumsal algı ve net siyasi sonuçlardır. Bize düşen, “Bu yaşananlar kime yarıyor ve neye hizmet ediyor?” sorusuna soğukkanlı bir cevap aramaktır.

İktidar kanadı tecrübeli, devlet olanaklarına hâkim ama aynı zamanda çeyrek asırlık iktidarın getirdiği doğal bir yorgunluğa sahip. Bu sebeple muhalefetle aynı şartlarda, aynı hipodromda ve aynı takvimde rasyonel bir seçim yarışına girmek istemedikleri aşikârdır. Seçim koşusu çoktan başladı demiştik; ancak iktidar bu koşuyu muhalefetin beklediği kulvarda değil, tamamen kendi inşa ettiği farklı bir kulvarda sürdürüyor. Dört temel stratejik konu üzerinden yürüyen bu süreç, iktidarın bir sonraki seçime giden yolu nasıl dizayn ettiğini gösteriyor:

Birincisi, muhalefetin elindeki en somut “icraat ve yönetim vitrini” olan belediyelere yönelik süreçtir. Uzun yıllar sonra muhalefete geçen belediyelere yönelik başlatılan denetimler, yolsuzluk soruşturmaları, kayyum süreçleri ve kamuoyuna yansıyan ifşalar, doğrudan muhalefetin yönetme becerisini hedef almaktadır. Sadece muhalefet belediyelerine uğrayan bu denetim mekanizması ve süreci pazarlayan medya iş birliği son derece kusursuz çalışıyor. Soruşturmaları ve krizleri siyasi gören toplum kesimleri bile bu hamleler sonucunda muhalefete değil ülkeyi, tek bir belediyeyi bile teslim etmeme fikrine ikna ediliyor gibi gözüküyor. Burada iddiaların hukuki boyutu bir kenara bırakıldığında, ortaya çıkan siyasi sonuç nettir: Muhalefetin “biz ülkeyi yönetebiliriz” iddiası daha yerel düzeyde çökertilmekte, “belediyede bunları yapanlar iktidarda neler yapmaz” algısı meşrulaştırılmaktadır.

İkincisi, ana muhalefet partisinin kurumsal gövdesini hedef alan hukuki ve siyasi kilitlenmedir. CHP içinde yaşanan ve kamuoyuna “mutlak butlan” tartışmalarıyla yansıyan krizler, partiyi kendi içine kapatmakla kalmamış; kurulan yeni parti ile muhalif tabanın daha da parçalanmasına yol açmıştır. “CHP mi, YENİ Parti mi?” denklemine sıkışmış ve kendi içinde kavgalı bir görüntü veren muhalif seçmenler arasında ittifak zemini aramak giderek zorlaştırılmaktadır. CHP oylarının olmadığı ya da felç edildiği bir denklemde ortaya çıkacak alternatif adayların 50+1 aritmetiğiyle başa çıkabilmesi ise mümkün görünmemektedir.

Üçüncüsü, “Terörsüz Türkiye” süreci ile birlikte şekillenen yeni siyasal hattır. Bu süreçle birlikte iktidarla ortak bir paydada buluşan DEM Parti, doğal olarak yürüttüğü bu hattın devam etmesini ve kazanımlarını korumayı isteyecektir. DEM Parti açısından sürecin devamı hayati önem taşırken, iktidarın değişmesi süreci belirsizliğe sokacak bir tehdit gibi görülebilir. Dolayısıyla iktidar, bu stratejik adımla muhalefet bloğunun 2023’teki en kritik gayriresmî müttefikini nötralize etmiş; DEM Parti’nin Erdoğan karşısında kurulacak olası bir büyük ittifakta yer alma ihtimalini zayıflatmıştır.

Dördüncüsü ve belki de en derin tahribat yaratanı, toplumsal muhalefetin güvendiği sembolik figürlere ve kurumlara yapılan operasyonlardır. Ne uyuşturucu sorunu ne de yardım kuruluşlarıyla ilgili tartışmalar bu ülke için yeni meseleler değildir. Ancak ünlüler veya sivil toplum simgeleri üzerinden yürütülen son operasyonlar, bu isimlerin seçim zamanı muhalif kulvarda toplumsal mobilizasyon sağlama gücünü elinden almıştır. Yani, seçim dönemi ortaya çıkıp siyasi tweetler atma ihtimalleri kalmamıştır. Üstelik muhalif kesimin en güvendiği isimlerin veya yapıların bağış ve yardım paralarıyla kurduğu ilişkilerin deşifre edilmesi, toplumsal muhalefette derin bir inançsızlık yaratmıştır. “En güvendiğimiz isimler bile bunları yapıyorsa, güvenilecek kimse kalmamıştır” duygusu yerleştiğinde, seçmen siyasetten ve sandıktan tamamen umudunu keser. Apatik, yani siyasal yabancılaşmaya düşmüş ve sandığa gitmekten vazgeçmiş bir muhalif seçmen kitlesi ise iktidarın en büyük rüyasıdır.

Kısacası iktidar, seçim koşusuna muhalefetin yüzüne şu örtük mesajı vererek çoktan başlamış durumdadır: “Belediyeleri yönetemediniz, en büyük partinizin hali ortada. Görünmez ortağınızı elinizden aldım. Güvendiğiniz isimlerin ve simgelerin gerçek yüzlerini de ortaya çıkardım. Haydi buyurun, dilediğim zaman seçimlere gidebiliriz.”

Biri muhalefetin yönetme kapasitesini, biri örgütsel bütünlüğünü, biri ittifak kapasitesini, diğeri ise toplumsal motivasyonunu aşındırıyor.

Elbette bu dört gelişmenin aynı merkezde tek bir planın parçaları olduğunu iddia etmiyorum. Bütün bu gelişmelerin her biri kendi içinde farklı idari, adli ya da siyasi gerekçelere dayanıyor olabilir. Ancak tekrar etmekte fayda var: Siyaset, niyetlerden veya soyut adalet tartışmalarından çok, doğurduğu somut sonuçlar üzerinden okunur. Ve bugün ortaya çıkan toplam tablo, iktidarın 2028 seçimlerine son derece avantajlı, rakipsizleştirilmiş bir zeminde girmesine hizmet ediyor gibi gözükmektedir.

Muhalefet ise tüm bu stratejik kuşatmanın ortasında, hâlâ hiçbir şey olmamış gibi klasik seçim yarışına hazırlanmaya çalışıyor. Bitmek bilmeyen aday tartışmaları, parti içi koltuk krizleri ve önlerine atılan günlük gündemlerle boğuşmaya devam ediyorlar. Muhalefet, olayı geleneksel bir Altılı Ganyan yarışı zannediyor; herkes 6 resmi koşuya odaklanmış, başlangıç düdüğünün çalmasını bekliyor. İktidar kanadı ise muhalefetin beklediği o hipodromu çoktan terk etmiş, kendi kurduğu kulvarda “7. ayağı” koşmaktadır. Ve o yarışı bitirmek üzeredir.

Sanıyorum ki iktidar, kendi kurduğu o paralel kulvardaki yarışı tamamen bitirip kupayı garantiye aldıktan sonra, muhalefetin heyecanla beklediği diğer altı yarışa start verme nezaketini gösterecektir.