Follik Kanyonu
- Tarih:
Birçoğunuz arama kurtarmacıyı bir enkazın başında, ‘‘Sesimi duyan var mı?’’ çağrısıyla hatırlar. Haksız da sayılmazsınız. İnsan hafızası da toplumun ortak belleği de en çok gürültünün koptuğu, tozun güneşi kapattığı anları kaydeder. Yaşamak ile yok olmak arasındaki bıçak sırtı çizgi, zihinlerde hep beton kırıklarıyla özdeşleşmiştir. Oysa sırtımızdaki tulum sadece tabyalanmış kolonlar arasında yaşam üçgeni aramakla yetinmez. Kimi zaman suyun zifiri dibinde bir kayanın altına sıkışmış cansız bedeni çıkarırken bulursunuz bizi, kimi zaman da güneşi kesilmiş sarp bir kanyonun dikey hattında. Yüksek irtifada rüzgârın kamçıladığı bir sırtta yahut sel sularının sürüklediği bir balçık yatağında nöbetteyizdir. Nihayetinde kurtarılacak bir nefesin yahut ailesine teslim edilecek bir hüznün olduğu her coğrafyadayız.
Arama kurtarmacının zihni, herkesin can havliyle kaçtığı felaket anında amansız bir intizamla işlemeye başlar. Çevreyi saran panik dalgası, yerini hızla malzeme bilgisine, açılara ve hayatı hayata bağlayan düğümlere bırakır. Dışarıda kopan çığlıklar, ortalığı kaplayan yoğun duman ya da çağlayan suyun kulakları dolduran gürültüsü, sağduyu ile telaş arasındaki sürtünmeyi sıfırlayan katıksız bir filtreden geçer usulca. Geriye yalnızca milimetrik hesaplar, statik ipe binecek dinamik şokun açısı ve karabinanın mukavemeti kalır.
Arama kurtarmacı hissetmeyi reddetmez asla zira duyguları yok saymanın sahada açık bir cehalet olduğunu bilir. Asıl hüner, içteki diri endişeyi paniğe kaptırmadan disiplinli bir dikkate tahvil edebilmekte yatar. Zihindeki bu teyakkuz hâli, tıpkı emniyet noktasına bağlanan çift perlon gibi sağlama alınır. Yerinde tartılan endişe zihni yormak yerine duyuları biler, insanı hatta tutar. İpe asıldığınız anda beden kendi ağırlığını taşırken zihin sadece bir sonraki hamleyi hesaplar.
İşte Sakarya Akyazı’nın sarp sırtlarında gizlenen Follik Kanyonu, zihnin bu emniyet kilidini arazinin çıplak diliyle sınayan yerlerden biri oldu bizim için. Geçen hafta sonu İHH Arama Kurtarma bünyesinde omuz omuza saf tuttuğumuz arkadaşlarla kendi aramızda bir dost meclisi kurup arazinin çağrısıyla yola çıkmıştık. Haritada alelade bir yeşil vadi gibi duran yarık, içine adım attığımız andan itibaren şehrin bütün ezberlerini elimizden alıverdi. Orman patikasını, gündelik dünyanın küçük hesaplarını ve modern medeniyetin tanıdık gürültüsünü geride bırakıp kanyonun boğazına vardığımızda, yeryüzünün insanı haddine çağıran derin sessizliğiyle yüzleştik. Tepemizde hızlanan yağmur arazinin sertleşeceğini haber verirken, iki taraftan dik yükselen kaya duvarları gökyüzünü incecik kurşuni bir çizgiye hapsetti. Kanyonun tabanına indiğimizde ise tavan bütünüyle kapandı. Debisi artıp sütlü kahve rengine bürünen bulanık su, kulaklardaki bütün yapay sesleri tek hamlede sildi. Dünyanın sadece iki kaya bloğunun arasından ibaret kaldığını derinden hissettik.

Modern hayat insanı şımartır. Her an geri dönebileceğimiz konforlu simülasyonlar içinde yaşarız. Bir sözü geri alabilir, ekrandaki bir tuşla sayfayı başa sarabilir, yorulduğumuzda kenara çekilip mola verebiliriz. Follik ise insanın kurguladığı bu sahte kontrol illüzyonunu daha ilk metrede yerle bir eder. Kanyon geçişi, doğanın kurduğu tek yönlü bir sokaktır. Kireçtaşının soğuk yüzeyinde kurulan ilk istasyondan rapel inişini tamamlayıp ipi serbest bıraktığınız ve yukarıdan aşağıya çekmeye başladığınız saniyeyi hayal edin. İp sürtünerek sürtünerek kayar. Yukarıdaki halkadan ıslak bir yılan gibi kıvrılır ve şakırtıyla kucağınıza, köpüren suyun içine düşer. İşte o ses, geride bıraktığınız tüm köprülerin çöküşüdür. İpi kucağınıza aldığınız an, arkanızdaki patika tamamen silinmiştir. Yukarı tırmanmak imkânsız değilse bile inanılmaz derecede bir zorluğu vardır. Artık geri dönüş ihtimali neredeyse buharlaşmıştır. Şehirdeki gibi ben yoruldum, bugünlük vazgeçiyorum diyemezsiniz. Tek yön kalmıştır geriye, Suyun binlerce yılda oya oya açtığı dikey koridor, köpüren kazanlar ve karanlık dehlizler boyunca ilerlemek.
Geriye dönüşsüzlüğün başladığı noktada kurtarmacının elinde sadece teknik bilgi, ipin sürtünme fiziği ve yanında yürüyen adamın dikkati kalır. Ne unvanınızın kıymeti vardır suyun içinde ne de cebinizdeki kartvizitlerin. Binlerce yıllık kireçtaşıyla andezitin sürtüşmesine sonradan dahil olmuş kırılgan bir organizmasınızdır nihayetinde. Doğa, karşısına kibirle dikilen her varlığı tek bir taş düşmesiyle, küçük bir krampla dize getirecek kadar kayıtsızdır insana.
Aşağıya indikçe suyun hafızasıyla tanışırsınız. İnsan belleği unutmak üzerine kuruludur. Acıyı, sevinci, kayıpları zamanla törpüler, hafızanın kenarlarını yumuşatır. Doğa ise asla unutmaz. Follik’in dik duvarları, geçmişten bugüne akan her damlanın, her mevsim taşkınının, her fırtınanın çetelesini taşın göğsüne kazıyan büyük bir kitabe gibi yükselir. Taşın üzerindeki her kıvrım, suyun binlerce yıldır hiç acele etmeden verdiği emeğin kaydıdır. Su, sert kayayı sabırla oymuş, derin kazanlar, keskin kornişler ve dar boğazlar yaratmıştır. İşte bu derin oyukların, dev kazanların arasından geçerken anlar insan: Tabiatı fethedebileceğini sanan insan, suyun karşısında ancak kendi küçüklüğünü bulur. Bizim yaptığımız şey, onun kurduğu sert fizik kurallarının arasında ezilmeden, bedenimizi ve zihnimizi koruyarak saygıyla akmaktı.
Şelalenin kükreyen debisi altında neopren elbisenin içine sızan dondurucu su, insanın göğüs kafesini ilk anda kilitler gibi olur. Soğuk bir anda ciğerlerinize oturur, nefes ritminiz bozulur ve nabzınız şakaklarınızda çekiç gibi vurmaya başlar. Tam bu kırılma noktasında devreye ilk günlerde kas hafızasına kazınan eğitim girer. Karabinanın vidalı kilidini çevirirken parmaklarınız titrememelidir. İp sekizliye doğru geçirilmezse ya da beden ağırlığı duvardan erken çekilirse, yukarılardan inen tonlarca suyun ağırlığı insanı duvara bir pul gibi yapıştırıverir. Su sadece ıslatmaz bastırır, iter, insanın dengesini bozar. Hipotermi ve ıslak taşın sıfıra yaklaşan sürtünme katsayısı, dikkatinizi bir saniye bile boşlukta bırakmanıza izin vermez. Her adımda ayak tabanınızın altındaki taşın kayganlığını tartarsınız, her hamlede ağırlık merkezinizi korumak zorundasınızdır.
Gürültü öylesine yoğundur ki kelimeler anlamını tamamen yitirir kanyonun derinliğinde. Telsizlerin dalgaları yüksek kaya duvarlarına çarpıp kırılır, bağırsanız sesiniz beş metre öteye ulaşamadan suyun homurtusunda eriyip gider. İletişim, bakışlara ve parmak işaretlerine indirgenir. Bir insanın emniyetini sadece iki parmağınızla tuttuğunuz perlonun gerginliğinden anlarsınız. Garip bir tezattır bu dikey hatta tek başınasınızdır, ipin üstündeki salınımınızda mutlak bir yalnızlık yaşarsınız, fakat aynı anda yanınızdaki insanın dikkatine canınızı teslim edecek kadar koşulsuz bir bağ kurarsınız. Biri yukarıda istasyonu gözetler, diğeri aşağıda iniş hattını boşaltır. Biri hata yaparsa zincirleme bir çöküş kaçınılmazdır. Bu sebeple kanyondaki dostluk, modern kent dostluklarına hiç benzemez, lafla kurulmaz, ipin gerginliğiyle ve göz temasındaki kesinlikle mühürlenir.
Yedinci istasyona varıp son rapel inişini tamamladığımızda gün ışığı iyice eğrilmiş, saatlerdir üstümüze inen yağmur nihayet durmuştu. Kanyonun dar boğazından sıyrılıp suyun nispeten yatıştığı, gökyüzünün kapalı ve kurşuni bir genişlikle yeniden açıldığı düzlüğe çıktığımızda sırtımızdaki ıslak iplerin ağırlığı artmıştı belki, fakat asıl ağırlık zihnimizdeydi. Kanyonun dibinde geçen saatler insanın yüzüne acımasızca çarpar: Modern medeniyet, insanın geri dönebilme ihtimali üzerine kurduğu koca bir yanılsamadan ibarettir. Oysa hayatın gerçekliği, tıpkı kanyonda olduğu gibi, ipi yukarıdan çekip aldığınız anda başlar. Geriye dönüş kapılarını kendi ellerinizle kilitlediğinizde bahaneler de süslü sıfatlar da hükümsüz kalır. Yalnızca aldığınız kararların çıplak bedeli, adımlarınızı emanet ettiğiniz birkaç metrelik statik ip ve boşlukta sırtınızı yasladığınız badinizin sözsüz sadakati kalır ortada. Dostluk tam da burada, lafın bittiği, canın tereddütsüz birbirine bağlandığı emniyet düğümünde temellenir. Sudan çıkıp ayaklarımız yeniden düz toprağa bastığında, arkanızda bıraktığınız karanlık yarığa dönüp bakarsınız. Doğa kibirlileri kusmuş, haddini bilenleri ise sağ salim diğer tarafa geçirmiştir.
**
Zorlu araziler bize teknik kabiliyetten fazlasını öğretir her zaman. Kendini bilmeyi, haddini tartmayı ve en önemlisi yanındakine koşulsuz güvenmeyi beller insan. Follik Kanyonu’nun geçit vermez yarıklarında rotayı sabırla okuyan, arazinin dilini ve taşın sırrını bize tercüme eden Adnan Dilekçi Hocama rehberliği için teşekkür borçluyum. Yürüyüşün ve sahanın yükünü omuzlayan, tecrübesiyle ekibe güç katan Fehmi Serdar Gürler ve Nazif Yılmaz’a katkıları için gönülden teşekkür ederim. Ve son olarak ipin ucunda, suyun dondurucu ağırlığı altında ve sualtı dünyasının gizemini keşfederken her adımı birlikte tarttığımız, emniyeti sözsüz bir mutabakata dönüştüren badim Ebubekir Karasakız’a yoldaşlığı için şükranlarımı sunuyorum. Ve o hat boyunca adımlarını adımlarımıza katan, yükü ve soğuğu sessizce bölüşen adını anamadığım her bir yol arkadaşıma minnettarım. Biz arama kurtarmacılar iyi biliriz ki sağlam bir istasyon kayaya kurulur belki fakat asıl emniyet iki insanın birbirine duyduğu derin güvendedir.




