Sessizliğin Dili
- Tarih:
Sesteki Güç
İnsan, sessiz değildir.
Dünyadan ilk nefesini aldığından beri dil uzvundan yoksun olabilir ama bu durum, sessiz olduğu anlamına gelmemektedir.
Duruşunda, bakışında, hareketlerinde gizli olan ve anlaşılmaya ihtiyaç duyan nice anlamlar barındırmaktadır.
Bu anlam dizilimi o kadar fazladır ki, taşıdığı yoğunluğu çoğunlukla kendisi de görememektedir.
Bir annenin, bebeğine karşı hissettiği şefkati göstermek için herhangi bir dil bilgisine ihtiyacı yoktur.
Hiçbir gramer zenginliği, kalbi titreten bu sevginin ağırlığını taşıyabilecek birikime de sahip değildir.
Zaten annesi konuşsa da, bebek bunu anlayabilecek bir kelime donanımına henüz erememiştir.
Bebek; “gel, git, otur, kalk, ye ve iç” gibi emir kiplerine dahi henüz anlam veremez.
Kelimelere anlam veremediği gibi sayılara hiç anlam yükleyememektedir.
Onun için böylesi bir beklenti, henüz anlam dünyasını kurmaya çalışan bir varlığa fazladan yük yüklemek olacaktır.
Bir annenin bebeğine sunabileceği en anlamlı sevgi, gözlerinin içine büyük bir anlam ile bakabilmek ve tenine merhamet ile dokunabilmektir.
Bebeğin bu hayattan alabileceği en faydalı kurulum desteği ancak böylelikle sağlanmış olacaktır.

Dilin bu kuruluma katabileceği hiçbir şey yok değildir; ancak ilk ve en güçlü destek, kelimelerden önce gelen bakış ve dokunuştur.
İnsanın dili, diğer toplum kesimleriyle iletişim kurmaya dönmeyebilir ama bu yoksunluk; ayçiçeğinin güneşe meylini görmeye, akarsuyun denize doğru çırpınırcasına akışını dinlemeye ve papatyanın yeni günü alımlı renk kompozisyonuyla karşılamasına sevinmeye engel değildir.
Ne var ki kelimelere ihtiyaç duymadan konuşan yalnızca insan değildir.
Kâinatın diğer sakinleri de kendi lisanlarıyla, sessiz fakat son derece anlaşılır bir anlatımın içindedir.
Kainatın Dili
Hiçbir literatür zenginliği, kaplumbağanın yakaladığı ilerleme hızını yorumlamaya kifayet etmemektedir.
Keçinin insanlara her gün ikram ettiği süt için çiftlik içi bir anlaşmaya ihtiyaç olmadığı gibi yokluğunu dava edecek bir cümle de kurulamayacaktır.
Karıncanın iş ahlakını dile dökebilecek bir sözcük yeterliliği, bütün dilleri aşabilecek büyüklüktedir.
Bütün hepsi de sessiz ve muazzam bir ahenk içinde ilerlemektedir.
İnsan, bu sessiz ahengin yalnızca dışarıdan seyircisi de değildir.
Onun taşıdığı anlamları kendi gönül dünyasında karşılayabilecek bir idrakle donatılmıştır.
Bu doldurulamaz derinlikteki sessizliğine rağmen insan, üzüntünün incelikte taşıdığı hassasiyeti hissedebilir.
Hangi yoksunlukta olursa olsun sevincin, iç açıcı renklerini fark edebilir ve bununla mutlu olmayı başarabilir.
Yaprağın, her şeye rağmen havayı temizlerkenki cömert tutumunu takdir edebilmelidir.
Bir solucanın toprağı havalandırırken ortaya koyduğu iş inceliğini anlatabilecek dolulukta bir dil bulunamadığı doğrudur.
Zaten bu nüans, ancak hissedilebilir.
Bunu hissedecek kalp, ayrım gözetmeksizin bütün insanlığa lütfedilmiştir.
Bu ilahi ikramı anlamaya gayret etmek gerekmektedir.
Bütün kainatta var olan bu hassas inceliği hisseden kalbe destek olmak için de dile ihtiyaç yoktur.
Bunun için iz’an, yeterlidir.
Davranışın Dili
Beyân yoluyla iletişim kurma kabiliyeti, insana daha yaratılış aşamasındayken verilmiştir.
Bütün kâinatın yanında insanı da yaratmaya lûtfeden Allah, insanı bu imkândan mahrum bırakmamıştır.
Davranış, esasında güzel bir iletişim yoludur.
Her davranışı ile insan, toplumsal iletişimini temin eder.
Yaşam sırasında sergilediği davranışlarla, klavyenin ilgili tuşuna basmış gibi olur.
Anlam kümesini bu şekilde oluşturur.
Harf gölgelerini peş peşe topladığımızda ise ihtiyaç açığa çıkar ve iletilmek istenen mesaj tamamlanır.
İnsan, bazı yolların sırtına yürümenin ve çekilen sıkıntıların mesajını yükler.

Kimi zamanların heybesine de durmanın, beklemenin ve umut etmenin anlamını bırakır.
Kimi mekânlar; duymanın ve dinlemeye çalışmanın anlam kümesini bir araya getirirken, bazı yerler de gözlemlemenin keyfine şahit olanları sessizce davet eder.
Yüzlerce yıldır ayakta kalmayı başaran mimari yapılar, bir bakıma ortaya çıkışındaki hikayeyi anlatmaktadır.
Köprüler, yollar, camiler, hamal taşları…
Muhatap kişideki veri tabanı da bu anlam kümesini çözmeye niyetli olduğunda, hangi tuşa basılmak suretiyle ne söylenmek istendiği ortaya çıkmış olacaktır.
Alıcıdaki işletim sistemi bu mesajı okumaya uygun olmadığında, onca zamandır gösterilen gayretin bir anlamı kalmamaktadır.
Bu durumda mesaj ortada kalmış ve dert anlaşılamamış olacaktır.
İnsan, konuşur.
Komşusuna yaklaşımlarıyla konuşur.
Yerli yersiz gürültü yapmak da bir tercihtir.
Apartman kapısında dağınık halde duran ayakkabıları düzeltmek de bir tercih.
Öğrencilerine bakışı ve okul içindeki tutumu, öğretmeninin konuşmasıdır.
Ders konusunu tekrar tekrar anlatırkenki sabrı, onun nutku gibidir.
Sınav kağıdını okurken öğrenciyi mutlu edecek şekilde değerlendirmeye gayret etmesi, öğretmenin sınıf duvarına yansıtılan silüeti mesabesindedir.
İnsan, pazarda elma seçerken de konuşmasına devam etmektedir.
Çürüksüz ve parlayan duruşuyla ona göz kırpan elmaları, hemen yanı başında poşetini doldurmaya çalışan kişinin önüne doğru koyması, büyük bir destanın harika cümlelerine benzemektedir.
Gecenin ileri bir vaktinde ve hiçbir aracın olmadığı yolda kırmızı ışıkta bekleyen şoför, konuşmaktadır.
Duruşuyla, modern toplumun birçok yarasına merhem olacak şeyler söylemektedir.
Tezgahta yaptığı işle meşgul olan usta, adeta zamanı durduran bir gayret içerizindedir.
Kendisini hayatın anlamına tutunduran böylesi küçük fakat güçlü bir işe titizlikle sarılabilmek için var gücüyle çalışmaktadır.
Ailesine yaptığı her yemeği sofrasına büyük bir muhabbetle açan anne, elbette ki konuşuyordur.
En güzel iltifatları, en anlamlı hediyelere sarıyor ve çocuklarına ikram ediyor gibidir.
Elindeki ambalajı atmak için etrafında çöp kutusu bulamayan ve bulduğu yerde atabilmek için onu cebine koyan genç, duyabilenlere göre konuşmanın da ötesinde haykırıyordur.
Bu davranış, büyük bir hayranlıkla dinlenen ve tekrar tekrar başa sarılan harika bir müzik eserine benzemektedir.
Çünkü sessizlik, sesin yokluğu değildir.
Bazen de sesin kelimelerden kurtulmuş hâlidir.
İnsan, yalnızca ağzından çıkan kelimelerle konuşmamaktadır.
Bazen bakışı bir cümle, susuşu uzun bir paragraf, davranışı da başlı başına bir kitap hâline gelmektedir.
Kâinatın her köşesinde buna benzer sessiz bir anlatım devam etmektedir.
Yaprak, toprağa; su, denize; karınca, çalışmaya; insan ise insana bir şeyler söylemektedir.
Mesele, bütün bu seslerin gerçekten çıkıp çıkmadığı değil; onları duyabilecek bir gönlün bulunup bulunmadığıdır.
Çünkü bazı sözler kulağa ulaşmak için değil, kalbe varmak için yaratılmıştır.
Dilin söyleyemediğini davranış, davranışın anlatamadığını hâl, hâlin taşıyamadığı anlamı ise sessizlik tamamlayabilmektedir.
Belki de insanın en güçlü sesi, sesini yükselttiği an değil; varlığıyla söylemesi gerekeni, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan söyleyebildiği andır.




