Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Yaz Oyunları

A+ A-

Herkes, elbet bir gün yaptıklarıyla karşılaşır. Kaçış yok. Üstünü örtmekle, kavga edip ayrılmakla kurtulamayız. Bugün şans bizden yana olabilir; çıkarımız için zarar verdiğimiz, menfaatimiz için kullandığımız, kariyer basamaklarını tırmanmak için üstüne basıp geçtiğimiz, eski sevgilinin boşluğunu doldurmak için istifade ettiğimiz kişiler, o an, belki iyiliklerinden, belki iyi niyetlerinden, belki de imkân bulamadıklarından bize hak ettiğimiz karşılığı verememiş olabilirler. Ancak tüm bunların dışında, her şeyi tartan ve adaleti şaşmayan bir terazi de vardır. O gün geldiğinde, geçmiş, hiç ummadığımız bir şekilde, apansız karşımıza çıkar. Yüzleşme zamanı gelmiştir. “Yaşanacaksa yaşanacak” dediğimiz o zaman diliminden istesek de kurtulamayız. İhanet mi ettik, nankörlük mü yaptık, yalnız mı bıraktık? Gecenin bir vakti çalan bir telefon, beklenmeyen bir kargo paketi, dar bir sokaktan geçerken duyulan bir şarkı, yanımızdan geçen bir insanın kokusu ya da bir çikolata yerken dudaklarımızda oluşan o tat… Artık bedel ödeme vakti gelmişse, zamanın yükü omuzlarımıza çökecek, geçmiş, bir ahtapot gibi kalbimizi saracak, tanımadığımız duygular ruhumuzu ele geçirecek, yaşattığımızı yaşama aşamasına geçilecektir. Âyetle sabittir ki “Bu böyledir.” Geçmişten kaçılmaz. 

Yirmili yaşların sonunda bir balerin olan Marie, “Kuğu Gölü” oyununun provalarında baş karakterdir. Mola esnasında kendisine mektup yoluyla gelen bir defter, tüm hayatını sorgulamasına yol açar. Bu defter, on üç yıl önce, bir yaz mevsiminde tutkulu bir aşk yaşadığı Henrik’in ölmeden önce tuttuğu günlüktür. Gençliğin masumiyetine, kaybedilen büyük bir aşka ve yaşamın yönünü değiştiren o unutulmaz yaz günlerine içsel bir seyahat başlar Marie’nin dünyasında.

Hepimizin hayatında “Ne güzel bir geceydi o, sanki bir rüya” dediği bir anı vardır. Nedense de bu anılar, genellikle yaz günlerinden kalmadır. Marie’nin de böyle bir hatırası vardır. Stockholm Takımadalarının masmavi sularında, yemyeşil adalar ve berrak bir gökyüzü altında yeşeren bir aşk, yaz mevsiminin bir illüzyonuna dönüşür. Öyle değil midir zaten? Yaz günlerinin neşesi hiç bitmeyecek sanırız ama güneşli günlerin ardından kara bulutlar birdenbire geliverir.

Yazın Duygusal Coğrafyası

Yaz mevsimi, yaşadığınız ülkenin iklimiyle de benzer bir görünüme sahiptir. İskandinav coğrafyasında yaz, sıradan bir mevsim değişiminin dışında, mitolojik bir ayin gibidir. Uzun, karanlık ve dondurucu kış aylarıyla içine çekilen insan doğası, güneşin batmadığı “gece yarısı güneşi” günlerinde adeta bir patlama yaşar. Bergman, 1951 yapımı “Yaz Oyunları” (Spmmarlek) filminde, ana karakter Marie’nin ruhu ile bulutların hareketini örtüştürür. Marie, doyumsuz gençlik neşesiyle adanın kayalıklarında dolaşırken bulutlar çekilir ve güneş, tüm berraklığı ile genç kızı aydınlatır. Ancak, yaz oyununu oynar ve güze yaklaştıkça güneşin önüne bulutlar geçmeye başlar. Tabi Marie’nin ruhuna da.

Film, iki ayrı zamanda geçiyor. Şimdiki zaman, bir tiyatro binasının soğuk, kasvetli atmosferinde yaşanır. Marie, aynanın karşısında yüzündeki kat kat makyajı silerken adeta hayatın tehlikelerinden korunmak için taktığı zırhları tek tek söküp atar gibidir. Aşkın getirdiği yıkımı yaşayan her genç kadın gibi o da kalbinin etrafına duvarlar örmeyi, duygularını dondurmayı seçmiştir. Ama hepimiz biliriz ki bu bir çözüm değildir. Hayat boşluk kabul etmez. Sen istemesen de yaşam, kale kapısının açılacağı anı bekleyen gözcü asker gibi seni gözetler. Tam da aynanın karşısında, “Ben niye böyleyim?”, “Neden mutlu olmayı başaramıyorum?” gibi sorularla uğraştığı zayıf bir anında, Marie’nin eline tutuşturulan günlük, bizi Marie ile birlikte filmin ikinci zamanına, bugünü oluşturan geçmişe götürür.                    

İnsan Geçmişi Niye Özler?

Geçmiş. Evet geçmiş. İnsan geçmişi niye özler? Bugünü yaşayamadığı için mi? İç dünyasını başkasına aktaramadığı için mi? Bir sığınak mıdır geçmiş? Bir tuzak mı? Bir kucak mı, bir kâbus mu? Yoksa geri getirilemeyenin yarattığı derin bir boşluk mu? Hafızanın bize oynadığı bir oyun da olabilir geçmiş ya da kaybettiğimiz bir masumiyet. ​​Geçmişe duyduğu özlem (nostalji), Marie için basit bir tatlı anımsama değil, aksine bastırılmış bir sancıdır. Henrik’in ölümünden on üç yıl sonra eline geçen günlük, Marie’nin özenle inşa ettiği duygusal zırhı tek bir hamlede çatlatır. Hatırlamak, unutup kurtulmaya çalıştığı acıyı yeniden canlandırır. Apar topar tiyatrodan kaçarak vapurla adaya, yani geçmişin mekânına yaptığı yolculuk, Marie için kaybedilen masumiyeti arayıştır. Adaya vardığında karşılaştığı terk edilmişlik ve sessizlik, zamanın acımasızlığını yüzüne vurur. Anılar mekânlara sinmiştir; ancak o mekânlardaki neşe çoktan buharlaşmıştır. Geçmişe duyulan özlem, geri getirilemeyenin yarattığı derin bir boşluğa dönüşür.

​Tamamlanmamışlık ve Unutulmayan Aşk

Marie ile Henrik’in aşkı, ergenlik ile yetişkinlik sınırında yaşanan, hesapsız, lekesiz ve katıksız bir bağdır. Onların tutkusu, toplumsal kuralların, gelecek kaygılarının veya yetişkin dünyasının hesapçılığının henüz kirletmediği bir alanda yeşerir. Ancak Bergman, bu aşka mutlu bir son biçmez. Henrik’in kayalıklardan denize atlarken geçirdiği kaza sonucu ölümü, aşkı en tepe noktasında, tamamlanmamış bir trajediye dönüştürür.

Psikanalitik açıdan bakıldığında, yarım kalan aşklar zihinde asla kapanmayan dosyalar gibidir. Henrik’in aniden gidişi, Marie’nin sevgiyle birlikte ölümü de tatmasına neden olur. Aşk ve ölüm (Eros ve Thanatos), Bergman sinemasının temel taşlarından biri olarak burada ilk kez bu kadar net biçimlenir. “Aşk ve ölüm bana yeniden/ su ve ateş ve toprak/ yeniden yorumlandı” diyen şair de bu duyguya işaret ediyor olamaz mı?

Henrik’in ölümüyle birlikte Marie’nin gençliği de ölür. Unutulamayan bu aşk, Marie’nin sonraki tüm ilişkilerini sakat bırakır; zira hiçbir yetişkin bağ, o yaz adada yaşanan masum ve sarsıcı duygunun yerini tutamaz. Marie, Henrik’i unutamadığı için değil, Henrik ile birlikte ölen kendi özgün benliğini özlediği için geçmişe çakılı kalmıştır.

Hafızanın Gücü ve İyileştirici Yıkım

Hafıza, “Yaz Oyunları”nda hem bir hapishane hem de özgürleşmenin anahtarıdır. Filmin başlarında hafıza, Marie’yi acıdan korumak adına kilitli tutulan bir zindandır. Ancak yüzleşilmeyen geçmiş, insanı içten içe çürüten bir hayalete dönüşür. Henrik’in günlüğü ve adaya yapılan yolculuk, hafızanın yıkıcı ama bir o kadar da arındırıcı gücünü devreye sokar.

Bergman, hafızanın işleyişini doğrusal bir çizgiyle değil, ışık ve gölge oyunlarıyla, nesnelerin (bir çilek tabağı, bir kedi, eski bir kulübe) tetiklediği duyu durumlarıyla aktarır. Marie geçmişi anımsadıkça acı çeker, ağlar ve krizler yaşar; fakat bu kriz, katarsisin ilk adımıdır. Hafıza, acı verici gerçekleri su yüzüne çıkarırken, Marie’nin yıllardır sürdürdüğü duygusal felç durumunu da kırar. Katılaşmış ruh, gözyaşlarıyla birlikte yumuşamaya başlar. Bu yüzleşmeye cesareti olmayanların yaraları, hayat boyu kapanmadan kalır.

Filmin nihai noktasında, Marie aynanın karşısındaki makyajını siler. Yüzündeki katmanların kazınması, hafızayla yapılan yüzleşmenin görsel bir karşılığıdır. Maske düştüğünde geriye kırışmış, yaralanmış ama en önemlisi “yaşayan” bir insan kalır. Marie, geçmişi yok sayarak değil, onun varlığını ve getirdiği acıyı kabullenerek bugüne dönebileceğini anlar. Mimar olan mevcut sevgilisi David’e günlüğü vermesi ve geçmişini onunla paylaşması, hafızanın bir yük olmaktan çıkıp geleceğe uzanan bir köprüye dönüştüğünün simgesidir.

Sıska ve Sivilceli Çocukların Anıları

“Küçük bir apartman dairesi kiralamayı başardım” diyor Bergman, 1950 yılını anlatırken. “Bu daireyi hala tutarım ve dört gramofon plağı, kirli iç çamaşırları, çatlak bir çay fincanıyla oraya taşındım. Üzüntü içinde “Yaz Oyunları” adında bir senaryo yazdım.” (O sıralar sevgilisinden ayrılmak zorunda kalmıştır yönetmen.)   

“Yaz Oyunları’nın uzun bir tarihi vardır. Kaynağının, ailem Ornö Adası’ndayken yaşadığım dokunaklı bir aşk öyküsü olduğunu şimdi anlıyorum. On altı yaşındaydım, her zamanki gibi fazladan çalışmalara boğulmuştum ve ancak ara sıra kendi yaşımdakilerin etkinliklerine katılabiliyordum. Ayrıca onlar gibi giyinmiyordum, sıskaydım, sivilceliydim. Nietzsche’den başımı kaldırıp, ağzımı açıp konuşmaya başladığım zaman da kekeliyordum.

O yaz, bozulmamış bir peyzajda tembel ve keyfimce sürdürülen harika bir yaşamdı. Ama dediğim gibi biraz yalnızdım. Cennet Adası denilen yerin ucunda bir kız yaşıyordu. O da yalnızdı. Çoğu zaman yalnız insanların birbirini arayıp bulduğu gibi bizim de aramızda çekingen bir aşk gelişti. Kız, anne ve babasıyla tuhaf bir biçimde tamamlanmamış genişçe bir evde yaşıyordu. Annesi biraz yıpranmıştı, ama ender rastlanan güzellikteydi. Babası felç geçirmişti. Ya müzik odasında ya da denize bakan terasta hareketsiz otururdu. Beyefendiler ve hanımefendiler egzotik gül bahçesini görmek için gelirlerdi. Aslında bu biraz Çehov’un kısa öykülerine doğrudan adım atmak gibi bir şeydi. Güz gelince aşkımız öldü, ama o yaz sınavlarımdan sonra yazdığım kısa bir öyküyü bu aşka dayandırdım. Svensk Filmindustri’de senaryo kölesi olarak çalışırken bu öyküyü elden geçirip besledim ve bir film senaryosuna dönüştürdüm.

İçinden nasıl çıkacağımı bilemediğim karışık ve geri dönüşlerle dolu bir şey oldu. Birkaç versiyon yazdım, ama hiçbiri tam yerine oturmadı. Herbert Grevenius yardımıma koştu. Karışık ve gereksiz bölümleri ayıklayıp özgün senaryoyu ortaya çıkardı. Onun çabalan sayesinde senaryonun yapıma girmesini onaylatabildim. Çekimi, Stockholm dışındaki takımadalarda yaptık. Peyzaj, ılımlı bir kırsallıkla bir el değmemişliğin karışımıydı ve yazın parlaklığıyla güzün alacasındaki farklı zaman planları çok önemli rol oynadı. Maj-Britt Nilsson’un çıkardığı oyunda doğal bir sevecenlik dokusu vardı: Kamera onu anlaşılması kolay bir şefkatle yakalıyordu. Kızın öyküsünü kucaklamış, parlak oyunculuğu ve ciddiyetiyle onu yukarı kaldırmıştı. Çekim, benim mutlu deneyimlerimden biri oldu.” 

Anlaşılmayı Beklememek

İnsan, anlaşılmak ister. Anlaşılamadığını düşündüğü yerde huzursuz olur. Buna bir çözüm üretmesi gerekir. Bir yol, bir yöntem, belki de bir değişiklik. Kaçmak zayıf ruhların işi. Anlaşılmayı beklemek, bizi yaşamın sunduğu fırsatlardan koparan bir yanılgı da olabilir. Bir yaz güneşinden kaçabilirsiniz ancak o ışığın hafızanızda bıraktığı izlerden kaçamazsınız. O ışığa sığınıp kendinizi yeniden başka birine dönüştürme imkânını da bulabilirsiniz. Geçmişi, kaçılması gereken bir tuzak olmaktan çıkarmanın, taşınması ve dönüştürülmesi gereken bir mirasa çevirmenin yolu bu olsa gerek. Anlaşılmayı beklemeden.

“Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi?”