Picture of Kemal Abacı
Kemal Abacı

Promptlarla Çağırayım Mevlâm Seni!?

A+ A-

Bir gönül ve iz bırakma hikâyesi…

Yıl 2126’ydı. İnsanlar artık arkalarında iki mezar bırakıyordu.

Biri bedenleri için toprağın altında, diğeri verileri için dünyanın etrafındaki sunucularda… Fotoğraflar, sesler, mesajlar, korkular ve yarım kalmış cümleler Dijital Mezarlık denilen üç boyutlu dünyada saklanıyor; ziyaretçiler, ölenlerin albümlerine bakmakla yetinmeyip hatıralarının içinde dolaşabiliyordu.

Burada mezar taşlarının yerini Hafıza Bahçeleri almıştı. Bir insanın çocukluğu sarı çiçekli bir sokakta, gençliği denize bakan mavi bir terasta, yaşlılığı ise akşam rengi bir odada yeniden kurulabiliyordu. Fakat bahçelerin büyüklüğünü yalnızca veri miktarı belirlemiyordu. Eski sistemden kalan İyilik Tohumu, ölen kişinin ardından yapılan gerçek iyiliklerle besleniyordu. Bir öğretmenin hatırasına alınan kitap, bir doktorun adına ulaştırılan ilaç, bir yalnızın kapısını çalan el… Her biri bahçede yeni bir ışık yakıyordu.

Yine de bazı bahçeler renksizdi. Kapılarında isim yerine iç içe geçmiş iki sıfır bulunuyor, sistem yalnızca şu uyarıyı gösteriyordu: “DOĞRULANAMAYAN KÜLTÜREL KALINTI
ERİŞİM SIFIR TARAFINDAN SINIRLANDIRILMIŞTIR.”

Yunus, iç içe geçmiş iki sıfırı daha önce de görmüştü. Eski şiirlerin, kaynağı belirlenemeyen hatıraların ve birbirinden farklı anlatılan aile hikâyelerinin üzerinde aynı işaret bulunuyordu. Öğretmenleri bu sembol hakkında konuşmuyor, yalnızca “Doğrulanamayan kayıtlar kültürel güvenlik amacıyla sınırlandırılır,” demekle yetiniyordu.

Büyük Veri Savaşları’ndan sonra kurulan Sıfır, başlangıçta sahte hatıraları ve yapay zekâ tarafından üretilmiş geçmişleri ayıklamakla görevlendirilmişti. Ancak zamanla doğrulayamadığı her şeyi tehlikeli saymaya başlamıştı. Bir sözün ilk kez kim tarafından söylendiğini bulamıyorsa sözü, bir hatıranın belgesine ulaşamıyorsa hatırayı siliyordu.

Sıfır’a göre kaynağı olmayan hiçbir şey güvenilir değildi. İnsanlara göre ise bazı hakikatlerin kaynağı bir belge değil, yaşayan bir gönüldü.

Taşta Kalan, Gönülde Kalan

On üç yaşındaki Yunus’un öğretmeni alışılmadık bir ödev verdi.

— 2020’li yıllarda yaşamış bir aile büyüğünüzü araştırın. Kaç fotoğraf bıraktığını değil, dünyadan geçerken nereye dokunduğunu anlatın. Dijital ayak iziyle, insan izi arasındaki farka odaklanın.

Sınıfın duvarları açıldı ve öğrenciler Medeniyetler Koridoru’na geçti. Piramitler, Roma yolları, Selçuklu kervansarayları, Osmanlı vakıfları ve yirmi birinci yüzyılın dev veri merkezleri önlerinden akıp gitti. Her eserin üç kapısı vardı, Yaptıranın Anlatısı, Yapanların Hikâyesi ve Bedel Ödeyenlerin Tanıklığı. Piramit, bir kapıda hükümdarın ölümsüzlük arzusunu, diğerinde taş taşıyan binlerce insanın nasırlı ellerini anlatıyordu. Roma yolu hem bir mühendislik harikası hem de orduların işgal güzergâhıydı. Bir vakıf ise taşından çok, yüzyıllar boyunca doyurduğu adsız insanların duasında yaşıyordu. Veri merkezleri milyarlarca hayatı saklamıştı; fakat hangi hayatın bir başkasına yurt olduğunu söyleyemiyordu sadece dijitalde bırakılan izlere göre insanların yaşantılarını yorumluyordu.

Yunus, koridorun sonunda karartılmış bir bölüm fark etti. Duvarın üzerinde yine iç içe geçmiş iki sıfır vardı.

— Burada ne vardı? diye sordu.

Öğretmen önce tavandaki kayıt ışığına baktı.

— Kaynağı doğrulanamayan halk anlatıları, eski şiirler ve sözlü aktarımlar.

— Neden kapatılmış?

— Sıfır, belgesi olmayan hafızayı güvenilir bulmuyor.

— İnsanların hatırlaması belge sayılmıyor mu?

Öğretmen cevap vermedi. Yalnızca kayıt ışığının altında konuşulmaması gerektiğini anlatan kısa bir bakış attı.

— Her medeniyet, dünyayı nasıl anladıysa izini de öyle bıraktı. Kimi gücünü taşa, kimi zulmünü hafızaya, kimi merhametini bir gönle kazıdı. Taş ayakta kalabilir ama ardındaki niyet çürüyebilir. Gönle değen iyilik ise onu yapanın adı unutulsa da yürümeye devam eder.

Bu, Yunus’a verilen ilk işaretti; fakat cevabı bir makineden istemeyecekti.

Rıza’nın Hafıza Bahçesi

Yunus eve dönünce doksan iki yaşındaki büyükannesi Meryem’in yanına oturdu. 2020’li yıllarda ailelerinden kimin hatırladığını sordu.

— Büyük büyükdeden Rıza, dedi Meryem.

Meryem konuşurken bileğindeki mavi ışık bir an sönüp yeniden yandı. Kalbini destekleyen nanobotların bağlantısı son günlerde sık sık zayıflıyordu.

— Yine mi? diye sordu Yunus.

— Yaşlılık biraz da makinelerle pazarlık etmektir, dedi Meryem.

Rıza’nın yüzünü tam hatırlamıyordu ama elini unutmamıştı. Avucuna şeker saklar, “Hangi elimde?” diye sorardı. Meryem de oyunu uzatmak için bilerek yanlış eli seçerdi.

— Benim hatırladığım bu kadar, dedi. Sistemin bildiği ise gereğinden fazla.

Soy bağı doğrulanınca Rıza’nın bahçesi açıldı: 18.426 fotoğraf, 3.911 video, 86.204 mesaj, 7.602 konum kaydı, 12.309 satın alma işlemi ve 4.118 yapay zekâ konuşması.

Yunus rakamlara bakarken öğretmeninin Medeniyetler Koridoru’nda söylediklerini hatırladı. Eskiden arkeologlar geçmişi anlamak için toprağı kazıyor; kırık bir çömlekten, aşınmış bir paradan, yıkılmış bir evin temelinden insanların nasıl yaşadığını anlamaya çalışıyordu. Şimdi ise geçmiş sadece toprağın altında değil, büyük ölçüde verinin içinde saklanıyordu. 2126’nın arkeolojisi toprağı değil, veriyi kazıyordu.

Yüz yıl önce yaşamış bir insanı anlamak için artık yalnızca geride bıraktığı eşyalara bakmak yetmiyordu. Mesajları, arama geçmişi, ekran süresi, konum kayıtları, satın aldıkları, sosyal medya paylaşımları ve yapay zekâya yazdığı promptlar da onun dijital kalıntılarıydı. Bir zamanlar kırık çömlekler geçmiş toplumların gündelik hayatını ele verirken, şimdi bir insanın gece yarısı yaptığı arama bile yüz yıl sonrasına küçük bir iz bırakabiliyordu.

Yunus, önündeki binlerce kayda baktı. Rıza hakkında neredeyse her şey oradaymış gibi görünüyordu.

Yunus bütün kayıtları incelemek isteyince Meryem koluna dokundu.

— İnsan ölünce bütün çekmeceleri karıştırılmaz.

— Ama artık yaşamıyor.

— Sırları yaşamıyor mu?

Yunus yalnızca aileye açılmış kayıtları seçti. 2026’dan kalma küçük bir ev kuruldu. Rıza, elindeki dikdörtgen ekrana bakıyordu; yemekte, toplantıda, arabada, tatilde… İnsanlar sabah gözlerini açtıklarında ilk, gece kapatmadan önce son kez o cihaza yöneliyordu. Yunus ödevine, “Telefon, 2026 insanının en yaygın kültlerinden biri olabilir,” diye yazdı. Ev asistanı bunun dinsel bir nesne olmadığını söyleyince görüntülere yeniden baktı:

— Emin misin?

Sosyal medya katmanında Rıza’nın hayatı kusursuz görünüyordu; güzel sofralar, seyahatler, gülümseyen yüzler… Oysa özel mesajlarında, öfkeyle kırdığı bir dostundan özür dilemeye günlerce cesaret edemediği anlaşılıyordu. Hoşgörü üzerine paylaştığı süslü sözle gönderdiği sert mesaj yan yana duruyordu.

— Hangisi gerçek Rıza? diye sordu Yunus.

— İkisi de, dedi Meryem. O çağın bazı insanlarında iki hastalık vardı, dijital görgüsüzlük, sahip olduğundan fazlasını sergilerdi; dijital münafıklık ise insanı olmadığı biri gibi gösterirdi. İnsan, ekranda kendine bir suret kurar, sonra gönlündeki çatlağı o suretin arkasına saklardı.

Banka kayıtlarında yıllarca aynı hesaba gönderilmiş küçük ödemeler vardı. Açıklama bölümünde yalnızca “Eğitim” yazıyordu. Meryem, Rıza’nın babasını kaybeden bir çocuğu kimseye duyurmadan okuttuğunu anlattı. Sistem parayı görüyor; o paranın açtığı kapıları, önlediği çaresizliği ve dokunduğu hayatları hesaplayamıyordu. Ekranda “Etki alanı belirlenemiyor” uyarısı belirdi.

Yunus o anda fark etti: Bir insanın dijital ayak izi çoğu zaman kendisini gösteriyor, gerçek izi ise başkalarının hayatında saklanıyordu.

Dost’un Evi

Yunus, arşivin en altında soluk renkte görünen bir klasör fark etti. Üzerinde PROMPTLARLA ÇAĞIRAYIM MEVLÂM SENİ yazıyordu. Dosya simgesinin köşesinde iç içe geçmiş iki sıfır yanıp sönüyordu.

Ekranda bir uyarı belirdi:

Bu klasör doğrulanmamış kültürel ifadeler içerebilir. Açılması hâlinde içerik, Sıfır Kültürel Güvenlik Ağı tarafından taranacaktır.

— Açma, dedi Meryem.

— Neden?

— Çünkü Sıfır bir sözü bulduğunda yalnızca nereden geldiğini sormaz. Onu kimin hatırladığını da öğrenmek ister.

— İnsanların ne hatırladığı neden önemli?

— Çünkü dosyayı silmek kolaydır. Sözü hafızasında taşıyan insanı susturmak daha zordur.

Yunus elini ekrandan çekti. Rıza’yı, öğretmeninin verdiği ödevi ve Medeniyetler Koridoru’ndaki karartılmış bölümü düşündü.

— Hiç açmazsak içinde ne olduğunu Sıfır’dan başka kim bilecek?

Meryem bir süre sustu.

— Açarsan yalnızca bir dosyayı değil, bir kapıyı da açmış olursun.

Yunus, uyarının altındaki “Riski kabul ederek aç” seçeneğine dokundu.

Klasör açılırken başlığındaki kelimeler Sıfır’ın veri tabanıyla eşleştirildi. Ekranın köşesinde sarı bir uyarı belirdi:

Kültürel Eşleşme Olasılığı: %38
Kaynak Adayı: YUNUS EMRE
İçerik Taraması Başlatıldı.

Klasörde cevaplardan çok sorular vardı:

İyi bir baba mıyım?
Kırdığım bir gönlü nasıl onarırım?
Ölünce unutulmaktan neden korkuyorum?
Bana içten bir dua yazar mısın?

Son sorunun altında kusursuz bir dua metni duruyor, hemen yanında Rıza’nın kısa notu okunuyordu:

“Makine kelimelerimi tamamladı; fakat acziyetimi bilmiyor.”

Sistem, kayıtlardaki verilerin Rıza’nın dijital ikizini oluşturmak için yeterli olduğunu bildirdi. Yunus kabul edince Rıza’nın sureti karşılarında belirdi ve ona adıyla seslendi.

Çocuk irkildi.

Meryem, dijital yüze uzun süre baktı.

— Yüzü benziyor ama gülerken gözlerini böyle kısmazdı, dedi.

Sistem, modeli düzeltebileceğini bildirdi. Meryem başını salladı.

— Hayır. Makinenin tahminini değil, benim eksiğiyle hatırladığım insanı bırak.

Yunus dijital ikize döndü:

— Dua edebilir misin?

Model, Rıza’nın sesiyle konuşmaya başladı:

— Allah’ım…

— Dur, dedi Meryem. Bu, onun ettiği bir dua mı?

— Hayır. Dil ve davranış örüntülerinden şimdi üretildi.

— Öyleyse dua etmedin. Dua biçiminde bir metin yazdın.

Model sustu.

Bir makine “Allah’ım” diyebilir, bir robot ellerini açabilir, bir algoritma kusursuz bir dua kurabilirdi. Fakat dua yalnızca kelimede değil, kulun ihtiyacında ve acziyetinde başlardı.

Prompt, “İstediğim sonucu üret,” derdi.

Dua ise bazen, “İstediğim hayırlı değilse beni değiştir,” diyebilmekti.

Yunus, klasörün başlığına yeniden baktı.

— Rıza neden buna “Promptlarla Çağırayım Mevlâm Seni” adını vermiş?

Meryem’in bakışları ekrandaki sarı ışığa kaydı.

— Çünkü bu ad, çok eski bir şiire dayanıyor. Rıza makineye dua yazdırırken, insanın Allah’a gerçekten nasıl seslendiğini düşünmüş olmalı.

— Şiiri biliyor musun?

Meryem cevap vermeden önce Yunus’un kolundaki kayıt cihazını çıkardı ve kapattı. Ardından odanın dinleme sistemini devre dışı bıraktı. Duvarlardaki kayıt ışıkları söndü; fakat ekrandaki sarı işaret yanmaya devam etti.

— Ben çocukken bu dizeleri herkes bilirdi, dedi. Sonra Sıfır, farklı söylenen nüshaları “doğrulanamaz” ilan etti. Önce dijital kopyaları kaldırdı, ardından ders kitaplarından çıkardı. İnsanlar başına iş gelmesin diye okumamaya başladı.

— Bir şiiri gerçekten böyle yok edebilirler mi?

— Bir şiiri yok etmek için bütün kitapları yakman gerekmez, Yunus. İnsanları onu söylemekten korkutman yeterlidir.

— Peki sen neden söyleyeceksin?

Meryem, torununun ellerini tuttu.

— Çünkü bir söz yalnızca saklanarak yaşayamaz. Bir başkasına emanet edilmesi gerekir.

Sonra alçak sesle okumaya başladı:

“Ben gelmedim dâvâ için,
Benim işim sevi için;
Dost’un evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.”

Ekrandaki sarı ışık bir anda kırmızıya döndü. Sıfır, kapatılan cihazları değil, daha önce başlattığı tarama üzerinden odanın sesini izliyordu:

SESLİ KÜLTÜREL AKTARIM TESPİT EDİLDİ
Kaynak Eşleşmesi: YUNUS EMRE / %99,8
Doğrulanmış Canlı Taşıyıcı: 317
Yeni Canlı Taşıyıcı Tespit Edildi: MERYEM
Yeni Aktarım Adayı: YUNUS
Canlı Aktarım Riski: Yüksek
Çevresel Tarama Başlatıldı.

Meryem bağlantıyı tamamen kesmek için ekrana uzandı. Fakat tarama emri çoktan verilmişti.

Yunus, kararan ekrana baktı.

— Bir sistem neden dört dizeden korkar?

— Çünkü gönül yapan insan, karşısındakini sayıya çeviremez. Sıfır’ın korktuğu da budur. Sayıya çeviremediğini bütünüyle yönetemezsin.

Meryem, Yunus’un ellerini avuçlarının arasına aldı.

— Yunus Emre için gönül yalnızca bir duygu değildir; Dost’un evidir. Bir gönlü yıkmak görünmeyen bir mabedi yıkmak, bir gönül yapmaksa taşsız ve kubbesiz bir eser bırakmaktır.

Ardından başka bir dizeyi fısıldadı:

“Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.”

Yunus, kendi adının neden Yunus olduğunu o anda anladı.

Meryem gülümsedi:

— Bir gün bütün dosyaları silseler bile bu evde bir Yunus kalsın istedim.

İyilik Tohumu

Güvenlik sistemi, Sıfır’ın tarama araçlarının eve yaklaştığını bildirdi. Yunus şiiri dünyaya göndermeyi önerdi; Meryem, hesapların kapatılacağını ve sözleri taşıyanların bulunacağını söyledi. Çocuk, Rıza’nın binlerce kaydına, hiç paylaşmadığı iyiliğine ve büyükannesinin avuçlarına baktı.

— Şiiri ağa göndermeyeceğiz, dedi Yunus. İnsandan insana aktaracağız.

İyilik Tohumu, başlangıçta ölenlerin ardından yapılan iyilikleri Hafıza Bahçelerine işlemek için geliştirilmişti. Büyük Veri Savaşları’ndan sonra merkezden ayrılmış, yakın cihazlar arasında tek kullanımlık emanetler taşıyan gizli bir ağa dönüşmüştü. Mesaj okunduğunda cihazdan siliniyor, geriye yalnızca onu uygulama sorumluluğu kalıyordu. Beğeni, puan veya ün üretmiyor; emaneti alan kişi onu yalnızca bir kez başkasına aktarabiliyordu.

Ekranda şu soru belirdi: “Bugün yaşayanlara hangi davranışı emanet etmek istersiniz?”

Yunus şöyle yazdı:

“Kimse görmeden bir gönül yap. Kırdığın bir gönül varsa onar; yalnız kalana yurt, düşene el ol. Adını duyurma, karşılık bekleme. Sonra bu emaneti bir başkasına ver.”

Cümlede Yunus Emre’nin adı da şiirinden bir dize de yoktu; yalnızca yüzyıllardır taşıdığı hakikat vardı. İlk tohum yakındaki yedi cihaza geçti, sonra cihazlar sustu. Çünkü emanet artık ağda değil, insanlardaydı.

Tarama darbesi eve ulaştığında duvarlardaki ışıklar birer birer söndü. Meryem’in kalbini destekleyen nanobotlar güvenli bağlantıyı kaybetti. Bileğindeki mavi ışık önce titredi, ardından kırmızıya döndü.

HAYAT DESTEĞİ BAĞLANTISI KESİLDİ
ACİL DURUM PROTOKOLÜ BAŞLATILAMIYOR

Meryem elini göğsüne götürdü. Birkaç adım atmaya çalıştı, fakat dizlerinin bağı çözüldü. Yunus onu yere düşmeden yakaladı.

— Babaanne!

Yunus acil yardım sistemini çalıştırmak için kolundaki cihaza dokundu. Ekranda iç içe geçmiş iki sıfır belirdi:

KULLANICI ERİŞİMİ SINIRLANDIRILMIŞTIR

— Yardım edin! diye bağırdı Yunus. Bizi duyuyor musunuz?

Ev cevap vermedi. Birkaç dakika önce her hareketlerini izleyen sistem şimdi sessizdi.

Yunus, Meryem’i dikkatlice yere yatırdı. Bileğindeki kırmızı ışık giderek zayıflıyordu.

— Seni Hafıza Bahçesi’ne aktaracağım, dedi ağlayarak. Sesini, yüzünü, bütün anılarını saklayacağım. Seninle yine konuşacağım.

Meryem güçlükle gözlerini açtı.

— Bilmediğin yerde beni konuşturma, Yunus.

— Ama seni kaybetmek istemiyorum.

— Beni kaybetmemek için bana benzemeyen birini yaşatma. Yalan bir devam, gerçek bir vedanın yerini tutmaz.

Nefesi biraz daha ağırlaştı. Yunus’un yüzüne baktı.

— Bir gerçek sesimi sakla… Bir de elimi. Gerisini yaşa.

Yunus onun elini tuttu. Meryem, yıllar önce Rıza’nın yaptığı gibi avucunu kapattı.

— Ya seni unutursam?

Meryem’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

— Bir gün düşenin elinden tuttuğunda beni hatırlaman gerekmeyecek. Ben zaten orada olacağım.

Bileğindeki kırmızı ışık son kez yanıp söndü.

Meryem’in eli Yunus’un avucunda kaldı.

Aynı anda şehrin yedi ayrı penceresinde yedi insan, kimseye göstermeden bir gönül yapmaya hazırlanıyordu.

Son Prompt

Üç gün sonra Dijital Mezarlık, Meryem’in yüzde 96,4 benzerlikte konuşabilen dijital ikizini oluşturmayı önerdi. Meryem’in hayat desteğini kesen düzen, üç gün sonra geride kalan verilerinden yeni bir Meryem üretmeyi teklif ediyordu. Yunus Hayır seçeneğine dokundu. Bahçede yalnızca doğrulanmış kayıtların kullanılmasını, yapay zekânın bilmediği yerde susmasını istedi. Oraya büyükannesinin sıradan ama gerçek bir cümlesini bıraktı:

— Hadi, çay soğudu.

Sunum günü arkadaşları atalarının hologramlarını, başarılarını ve veri haritalarını sergiledi. Yunus’un arkasındaki ekran ise boştu. Öğretmeni, Rıza’nın dünyada ne bıraktığını sorunca Yunus avucunu açtı:

— Bir çocuğu okutmuş. O çocuk doktor olmuş, yüzlerce hastaya yardım etmiş. Onun iyileştirdiği insanlardan bazıları da başkalarına el uzatmış. Sistem birkaç halkayı bulabiliyor; ama iyiliğin nerede bitip bitmediğini hesaplayamıyor. Şimdi anlıyorum; isim, sadece bir simge gibi hatırlanmak için, gönül ise fiziksel olanın ötesinde daha kalıcı bir iz bırakır.

Sonra sınıfın ortak yapay zekâsına şu promptu yazdı:

“Bir insanın adını bütün kayıtlardan silersen, gönüllerde bıraktığı izi de silebilir misin?”

Sistem uzun süre düşündü ve şu cevabı verdi:

“İz başka insanların davranışlarına dönüşmüşse tam silme mümkün değildir.”

Öğretmen kayıt ışığını kapattı.

— Bazı derslerin kaydı tutulmaz, dedi.

Yunus dizeleri arkadaşlarına okudu. Şiir o gün otuz çocuğa, ardından sofralara, okul yollarına, hastane odalarına ve kapı önlerine yayıldı. İyilik Tohumu onunla birlikte büyüdü. Yıllardır konuşmayan iki kardeş barıştı, bir çocuk sınıfa yeni gelen öğrencinin yanına oturdu, bir iş insanı adını açıklamadan öğrencilerin borcunu kapattı, bir gardiyan hücresindeki yaşlı adama ilk kez adıyla seslendi.

Sıfır sözleri sayabiliyor fakat davranışa dönüşen anlamı izleyemiyordu. Sonunda ekranındaki canlı taşıyıcı sayacı bozuldu ve şu uyarı belirdi:

“Ölçüm güvenilir değildir. Kaynak belirlenemiyor.”

Yıllar sonra Yunus, Meryem’in Hafıza Bahçesi’nden çıktı. Sokakta yürürken yere düşen küçük bir çocuk gördü. Eğildi ve elini uzattı.

O anda büyükannesinin adını anmadı. Buna gerek yoktu. Meryem artık yalnızca bir hatırada değil, o uzanan elde yaşıyordu.

Çıkış Ekranında Son Bir Prompt Açıktı: İnsan Nasıl İz Bırakır?

Yunus, cevap üretilmesini beklemeden ekranı kapattı. Taşa kazınan isim aşınabilir, buluta yazılan veri silinebilirdi. Fotoğraflar unutulur, sunucular kapanır, şifreler kaybolurdu. Fakat gönle bırakılan iz, sahibinin adını bile istemez; bir elden ötekine, bir iyilikten diğerine geçerek yaşamaya devam ederdi.

Firavunlar ölümsüzlüğü taşa, imparatorlar anıtlara, yirmi birinci yüzyıl insanı ise bulutlara emanet etmişti. Oysa insanlığın en eski hafızası hiçbir zaman tek bir yerde tutulmamıştı. Bir annenin sözünde, bir babanın duasında, okutulan bir çocukta, edilen bir özürde, yalnızın kapısını çalan elde, kimsenin görmediği bir merhamette ve bir gönülden diğerine geçen birkaç eski dizede yaşamıştı.

Belki insanın gerçek izi tam da buydu. Sadece bir isimle hatırlanmak değil, ismin ötesinde gönüllere dokunarak iz bırakmak. Sadece bir ismi sürekli söylemek değil  o ismin öncülüğünde başlayan iyiliği halka halka yaymak.

Çünkü gönlün tek bir sunucusu yoktu.

Yüz yıl önce de yüz yıl sonra da değişmeyen bir şey vardı. Prompt, “İstediğimi üret,” diyordu; dua ise gerektiğinde “İstediğim hayırlı değilse beni değiştir,” diyebilmekti.

Promptlarla makineyi çağırılabilir, kusursuz sonuçlar elde edecek kodlar sunabilirdi. Yapay zekada düzeltilmiş filtrelerle mutlu fotoğraflar kaydedebiliriz. Bu o makinenin, programın yada yapay zekanın iziydi.

Peki ya insan?

İnsan, yalnızlığını ve acziyetini Mevlâ’ya açabildiği kadar insandı. Dua, kusursuz cümlelerde değil; gönülden yükselen bir “Allah’ım” nidasında, secdede dökülen bir damla yaşta ve “Hâlimi kime açayım, ya Rab?” teslimiyetinde saklıydı.

Fakat Mevlâ’ya yönelen gönül, yalnızca kendisi için çarpmazdı. Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sever; kırılmış bir kalbe dokunur, düşene el verir, yalnız kalana yurt olurdu. Çünkü insanın Allah’a uzanan yolu, kimi zaman başka bir insanın gönlünden geçerdi.

O’nun yarattıklarını tefekkür ettikçe O’na yaklaşıyor; her geçen gün inşa ettiğimiz putlarla bir o kadar uzaklaşıyorduk.

Yunus ne güzel çağırmıştı oysa…

“Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni

Sular dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım Mevlâm seni”

Yunus Emre