Cin Olmadan Adam Çarpmak
- Tarih:
Hiç aklıma yatmayan işlerdendir bir insanın kendi kaderini karanlığın içine yerleştirme çabası. Kendi karanlığının. “Ben bunu yapamam, bu işin altından kalkamam, kesinlikle hakkını veremeyeceğim bir vazife” gibi sözler söylemek, yeri geldiğinde anlamlıdır elbette. İnsan yapacağı işi bilir, üstlenemeyeceği görevi de bilmelidir. Zaten bu konuda ne kadar tuhaf zamanlardan geçtiğimiz herkesin malumu. Geçenlerde ‘edebiyat yapmayı’ sevdiğimiz birkaç arkadaşla kurduk mahkemeyi: belediyelerin kültür müdürleri ne kadar kültürlü diye bir soru attık ortaya. Bu konuda dilimin kemiği ayarsız olduğundan, cevap verenler arasında son sıraya süzüldüm, zamanımı bekledim. O zaman gelince de söyledim: bir heyet kurulsun, yazar-çizer, ressam, mimar, musikişinas. Ama iş bilenlerden. Kültür müdürleri görev başına geçmeden, hatta görevlerinin belli aralıklarında sınava tabi tutulsun. Kültür gündemini ne kadar takip ediyorlar, ne gibi hizmetlerin altına imza atıyorlar, uyguladıkları projeler memleketin sanatına nasıl bir katkı sunuyor bakılsın, görülsün, not tutulsun. Kimsenin gıkı çıkmadı, canlar sıkıldı, çaylar yenilendi ve sohbet başka bir istikamette devam etti. Yani anlayacağınız, yine oturduğumuz yerden memleketi kurtaramadık.
Söze, başladığım yere dönmek suretiyle, devam ediyorum. Son dönem mutasavvıfları içinde öğreticilik, yani mürebbi vasfını harikulade biçimde icra etmiş muhterem zâtlarından biri olan Ömer Tuğrul İnançer, “haddini bilmek” ile “tevazu” arasında çok güzel bir irtibat kurardı. İnsanın “Bu işi Allah’ın izniyle hallederim” ya da “Verilen bu vaziyeti hakkıyla ifa edeceğime inanıyorum” gibi cümleler tevazu sahiplerinin, yani kendini/haddini bilenlerin işidir, derdi. Şimdilerde tevazu öyle bir anlatılıyor ki, süklüm püklüm, el pençe divan durmakla eşdeğer. Giderek vur ensesine al lokmasını bir insan tipi çıkıyor ortaya, çıktı da. O eskilerin ‘tuttuğunu koparan’ tipi insanı, ekmeğini taştan çıkaran insan modeli kayboldu. Buradan pedagojiye park etmek hiç istemiyorum ama görünen köy kılavuz istemez: analar-babalar, çocukları prens ve prenses gibi yetiştirince de böyle oldu işte. Yumurta kıramayan, evden okula tek vesait bile kullanamayan, oturup bir iki güzel söz paylaşılamayan, ekranın büyüsüne ve gürültünün kaosuna hapsolmuş evlatlar. Bugünün tevazusuna dünden hazır onlar. Emredersiniz efendim, baş üstüne efendim, yapamam, gidemem, başaramam. Ve ‘bitik’ bir psikoloji, ezeli mağdur…
Bir tarafta görevini hakkıyla yerine getiremeyenler ve kozmetik müdahalelerle ömrünü, işini tüketenler. Diğer tarafta, elini taşın altına koymaktan çekinip kendi kaderini daraltanlar, potansiyelini açığa çıkarmaktan çekinenler, hatta bir kabiliyeti olup olmadığını dahi bilmeyenler… Üçüncü bir grup daha var insanımızda: cin olmadan adam çarpmaya kalkanlar. Önce bir hatıramdan yola çıkmak istiyorum. Vaktiyle tanburi Özer Özel’e bir soru sormuştum. Sürekli ağızlarda aynı şeylerin dolanmasıyla alakalı bir yorum ihtiyacıydı bu aslında. “Bu memleketten bir daha Tanburi Cemil Bey çıkmaz!”, “Münir Nurettin gibiler sadece bir kere gelir!”, hatta, “Sen kendini Cinuçen Tanrıkorur mu zannediyorsun?”, “Nerede Selim Sesler, nerede şimdinin klarnetçileri?” gibi cümlelerin nedenini sordum. Niye bizden yine bir Tanburi Cemil Bey çık(a)maz, Selim Sesler’i yetiştiren Edirne’nin Keşan’ı değil mi? Her şeye bu kadar umutsuz ve zor bir açıdan bakmak zorunda mıyız? Sorumun özünde bu vardı. Çok önemli bir cevap verdi Özer Özel: “Sen şimdi öğrencilik yıllarına yeni başlayan bir genç düşün. Enstrümanı yeni keşfediyor. İki eser çıkarabildi mi hemen havalara giriyor. Hatta yetmiyor, hocasına aslında bunu başka türlü de çalmak mümkün diye akıl veriyor. Sürekli övgü bekliyor, bir an önce hocasından yakasını kurtarıp sokaklara, sahnelere, ülkelere açılmak istiyor. Nasıl olacak?”
Usta-çırak ilişkisinin önemi ön plana çıkıyor elbette burada. Ama diğer taraftan, insana haddini, hududunu da öğretecek bir ‘ön ayar’ bu. Talebe, yani yolun daha çok başındaki bir kişi için nerede duracağını bilmek ne kadar önemliyse, neyi ne kadar yapabileceğini bilmek de o kadar önemli. Belki de bu yüzden kimseyi durduk yere, daha demlenmeden övmemek gerekiyor. Teşvik etmek, heveslendirmek mühim konular. Bir yemeğin pişme, bir çayın demlenme süresi bile bellidir, insan için bu çok daha uzun bir süredir. Dikkatli olmak, tavır ve eda ile süslemek, iyi yetiştirmek lâzım. O yüzden, Özer Özel’in bu sözlerini, geleneğin devamı anlamında değerli bulmuştum ve ikna da olmuştum. Çünkü, yazının başlığında, yani temelde dokundurmak istediğim grup bu terbiye sisteminden haberdar değil. Böyle olunca da ‘kendini bir şey sanma’ meselesi hem edepsizlikle hem de saygısızlıkla takviye olup, bayağı bir iklim oluşturuyor. Eleştirinin, yargının, suçlamanın da bir tonu ve adabı vardır. Ölçüyü kaçıran, hele ki bunları haksız yere kendi argümanlarına göre inşa eden, mutlaka boy verir. Nitekim hep öyle de oluyor.
Kültür tarihimizde, emekleriyle ve şahsiyetleriyle yeri çok ayrı olan muhterem zatlar var. Bunların bir kısmını sokaklar yetiştirdi, bir kısmını önemli üniversiteler, hocalar, meclisler. Bir kısmını da tekkeler, irşad halkaları. Spekülasyon peşinde koşanlar tarafından onların hayatından bir şeyleri çekip çıkarmak, örtüyü kaldırıp ‘hakikati’ göstereceğim diye ayıp etmek, günaha girmek son derece kolay. Fakat ele ne geçer? Hiçbir şey. Bir ayıbı setretmek nasıl ki ‘emin insan’ olabilmenin en önemli adımlarından biriyse, birini eleştirirken önce kendine bakmak da bir o kadar kıymetli. Galiba insanların kolay yoldan ‘başarı’ya ve şöhrete kavuşma merakları, onları böyle ‘spekülasyon kovalayan’ bir hâle sokuyor. Nereden ne çıkartabilirim, kimi hangi açığından vurabilirim, tam düştüğü yerde bir tekme de ben nasıl atabilirim…
Süheyl Ünver, “İnsanların yüksek bir kaderleri ve o kaderden gelen iyi huyları vardır” der ve daima bu iyi huyların görülmesinin, bahsedilecekse yalnız bunlardan bahsedilmesi gerektiğinin altını çizer. ‘Eskiler’ deyip anlatmayı seviyoruz ya hani, işte o eskiler, yani eskimez insanlar, daima ayıbı setredip anlaşılamayan üzerinde koşturmamış, hele ki siyaset, inanç gibi insanların arasını kolayca bozacak meseleler üzerinde didikleme yapmamış kimseler. Herkes yerini ve yapacağını bilmiş, yola öyle devam etmiş. Buna “Eller yahşî ben yaman / herkes buğday ben saman” bilinci denir. Bu o kadar zorlu bir kemâl yolculuğudur ki nasip olursa eğer insana “Cihân bâğında ey âkil budur makbûl-i ins ü cin / ne kimse senden incinsin ne sen kimseden incin.” hakikatini açar. Birini incitmemek, yoğun çabalar neticesinde kavuşulabilecek bir haslet. Ama başkalarından incinmemek, kalbini geniş tutmak, merhametinden ve şefkatinden ödün vermemek, hayata masumane bakmak, çok büyük erdemler. Cin olmadan adam çarpmayı kendine vazife bilenlerin ancak edebiyatını yapabileceği meziyetler.
Tüm bu anlattıklarımdan benim anladığım -çünkü yazmak, çoğu zaman yeniden anlama çabasından başka bir şey değildir- etrafımızda manevi manada rütbeli kimselerin olmasının ne kadar hayati olduğudur. Boş işlerle meşgul, ‘inceyi görmek’le değil ‘kalın hesaplar’ın peşinde koşan, iki alkışa üç beğeniye beş mangıra nereye çekerseniz oraya gelebilecek tıynetteki kimselerin zavallılığı, elbette kültür ve sanat iklimimizi zedelemiştir, daima da zedeleyecek. Bunun değişimi, dönüşümü nasıl olur, kafa yormak için geç kaldığımız ortada. Hiç değilse şimdi, zihinlerinde daima şeytani planlar besleyenlere duvar örmek lâzım. Hem kendi hayatımızda hem de cemiyet hayatında. Yoksa etrafımız, cin olmadan adam çarpmaya hevesli kimselerle çevrilecek. Ve sure-i felak ile sure-i nas okumaktan başka bir şey yapamayacağız…




