İşsizlik Düştüğü Yeri Yakar
- Tarih:
İşsizlik nedir, işsiz kime denir? İşsiz, çalışma istek ve yeteneğinde olduğu halde cari ücret haddinden iş arayıp bulamayan kişidir. En kestirme tanımı, işi olmayan ve evine ekmek götüremeyen insandır.
Nitelikli işgücü, üretimin ana faktörü olarak bir ülke için sosyal servet, beşeri sermayedir. Buna karşı işsizlik ise toplumsal tahribatı en yüksek sosyal hastalıklardan birisidir.
İşsizlik, ülkemiz ve toplum için risk oluşturuyor mu, TÜİK rakamları üzerinden bir fotoğraf çekerek analiz etmeye çalışalım.
Türkiye’de Haziran 2025 işsizlik oranı yüzde 8.6. OECD ülkelerinde ortalama işsizlik yüzde 4.9, AB ortalaması 5.8, dünya ortalaması ise yüzde 5. Görüldüğü gibi küresel işsizlik rakamlarının bir miktar üzerinde bir işsizliğimiz var. Düşük miktardaki işsizliğin ekonomiye canlılık kattığı söylenir ancak yüzde 8.6 büyük riskler oluşturmasa da, sosyal patlamalara zemin hazırlamasa da bireysel stresi yükselten, toplumsal sorunları büyüten bir rakam.
Bir de oran değil sayı üzerinden işsizlik fotoğrafını okuyalım. İşsiz sayısı, 2025 yılı Haziran ayında bir önceki aya göre 52 bin kişi artarak 3 milyon 47 bin kişiye ulaştı. Materyalist ve kapitalist bir anlayışla olaya bakarsak bu sayılar birer istatistik. Ancak insani ve ahlaki açıdan yaklaşırsak 3 milyon 47 bin kişi evine ekmek götüremiyor, bu kadar kişinin evinde aş pişmiyor, işsizin ailesinin ihtiyaçları karşılanamıyor.
‘Ateş düştüğü yeri yakar’ sözünden esinlenerek ‘İşsizlik düştüğü yeri yakar’ diyebiliriz. İşsiz bir baba düşünelim; evine ekmek getiremiyor, çocuğunun okul masraflarını karşılayamıyor, çocuklarına harçlık veremiyor. Bir eş düşünün; eşinin al dediklerini alamıyor, ona küçük bir hediye takdim edemiyor. Bir ev düşünün, elektrik, telefon, su faturaları ödenemiyor, bozulan araçlar tamir ettirilemiyor, ihtiyaç olan zorunlu alet ve adavetler alınamıyor. Bir işsiz düşünün, yeğenlerinin, kuzenlerinin, kardeşlerinin, akrabalarının, dostlarının nişan ve düğünlerinde hediye alamıyor. Çocuklarının ve eşinin doğum gününü kutlayamıyor. Ne kadar mahcup olur, başı eğik gezer, eşinin ve çocuklarının yüzüne bakamaz hale gelir değil mi?
Evet, işsizlik sadece işsizlik değildir. Ekonomik bir sorundur. Toplumsal bir problemdir. Sosyal bir yaradır.

Sorun yalnız işsizlik sayısında değil istihdam oranı ve işgücüne katılım oranında da ciddi sorun var. İstihdam edilenlerin sayısı 2025 Haziran ayında bir önceki aya göre 18 bin kişi azalarak 32 milyon 52 bin kişiye düştü. İstihdam oranı da 0.1 azalarak 48.9 olarak gerçekleşti. İşgücüne katılım ise 33 bin artarak 35 milyon 498 bin kişiye yükseldi. İşgücüne katılım oranı ise yüzde 53.5’te kaldı.
2024 ve 2025 istatistiklerine göre, AB ve OECD ülkelerinde istihdam oranı ve işe katılma oranı yüzde 75’in üzerinde. Bu ne anlama geliyor, bu ülkelerin üretiminde daha fazla iş gücü var demek. Türkiye’de 15 yaş ve yukarı nüfus 66 milyon 373 bin, işgücüne dahil olmayan nüfus 30 milyon 874 bin. Atıl işgücü yüzde 32.9’un üzerinde. Yani nüfusumuzun büyük bir bölümü istihdama katılmıyor, üretimde yerini almıyor. Bu bir ülke için büyük kayıp değil mi? Hele hele bu kadar insanın aylak aylak oturması, üretmeden tüketmesi ekonomik ve toplumsal sorun oluşturmuyor mu? Tabi ki, derin bir sorun.
Bu derinliğin bir nedeni de genç işsizlik. Moda tabirle ev genci sayısındaki yüksek artış. 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki aya göre yüzde 0.6 puan artarak yüzde 16.2 oldu. Bazı araştırmalarda genç işsiz sayısı 5 milyon gösteriliyor. 5 milyon işsiz genç, dünyadaki birçok ülkeden daha büyük. Bu gençler ne eğitimde ne istihdamda. Evde oturuyor. Bu gençler üretimde olsa üretecekleri katma değeri düşünebiliyor musunuz? Sanırım yaşadığımız ekonomik sıkıntılar azalacak, hatta bitecektir.
İŞKUR basın duyurusunda, 2025 yılının ilk altı ayında 2024 yılının aynı dönemine göre işe yerleştirmede yüzde 10, aktif işgücü programlarında yüzde 24 artış gerçekleştirdiklerini söylüyor. İŞKUR, 2025 yılı Ocak-Haziran döneminde 759 bin 945 kişinin ise yerleştirilmesine aracılık etmiş. Aynı dönemde yayımladığı açık iş sayısı 1 milyon 195 bin 954. Halen 436 bin 9 açık işsiz gözüküyor. Böyle bir sorunumuz var. Açık iş var, işçi yok. Bu da eğitim iş piyasasının birbiriyle örtüşmemesinden kaynaklanıyor. Bir de bazı işlerde ele geçecek ücretin düşük olması, işin uzak olması, yol ve yemek parası çıkınca geriye bir şey kalmaması etkili oluyor.
Bu açık işler derde deva değil tabi. Çünkü bizim her yıl milyonlarca işsize, eğitim sürecine tamamlamış ve yeni istihdama katılacak gençlere iş bulmamız gerekiyor. 2019 yılında TOBB; yılda 2.5 milyon istihdam kampanyası başlattı, çok umutlanmıştık. Ancak kampanyanın devamı gelmedi, eğer kararlı bir şekilde devam ettirilebilir ve yeni istihdam modelleriyle desteklenebilseydi bugün işsizlik rakamları AB ortalamasının altına dahi düşebilirdi. Vakit geçmiş değil. O hedef halen yakalanabilir yeter ki iş dünyası ile siyasi iktidar, üniversiteler, MEB, sendikalar işbirliği ve elbirliği yapsın.
Tabi, işsizliğin türü de tehlikenin boyutunu haber verir. İşini ve ücretini beğenmeyip yeni iş ararken işsiz kalan yani friksiyonel işsizlik, turizm, inşaat, tarım, orman alanındaki mevsimlik işlerin bitmesiyle ortaya çıkan mevsimsel ve dönemsel işsizlik, ekonomideki kısa süreli durgunluktan kaynaklanan konjonktürel işsizlik büyük bir sorun değil ancak üretim ve yatırım yetersizliğinden, kronik ekonomik krizlerden, eğitim ile iş piyasası uyumsuzluğundan kaynaklanan yapısal işsizlik ciddi bir tehdittir ekonomi ve toplum için. Türkiye’deki yüzde 8.6’lık işsizlik çok çok yüksek olmasa da yapısal sorunlardan kaynaklanıyor ve uzun yıllardır kalıcı hale geldi.
Tam yeri gelmişken ne yapacağız, bu noktada birkaç öneride bulunalım. Bir kere şu finansal ekonomiye verdiğimiz değeri mali ekonomiye de ağırlık verelim. Sporda yaptığımız hatayı ekonomide yapmayalım. Sporda sabah akşam futbol konuştuğumuz gibi ekonomide de sabah akşam faiz, borsa, bitcoin, kripto paralar, altın piyasalarını konuşmayalım. Üretim ve istihdam konularını da hatırlayalım. Yeni teknolojiler üretme, sermaye birikimi yetersizliğini giderme, yabancı sermayeyi çekme, yeni iş alanları oluşturma, yeni meslekler ortaya koyma, eğitim-iş piyasası uyumunu sağlayacak üniversite öğretimini hayata geçirme, teknik ve mesleki liseleri sanayi ve sektörlerle uyumlu hale getirme noktalarına da kafa yormalıyız.
Bazen işsizliğin nedeni hızlı nüfus artışı olabilir. Ancak Türkiye’de bu söz konusu değil, çünkü doğurganlık hızı 1.48’in altına düştü. Gerçek sorun, büyüme. Türkiye’nin 100 yıllık tarihini esas aldığımızda büyüme hızı ortalama yüzde 5’in üstündedir. Ancak son yıllarda pandemi ve dış risklerin de etkisiyle bu yüzde 3’lere kadar düştü. Büyüme hızımızı yüzde 6’lara 7’lere çıkarırsak işsizlik oranı yüzde 5’lerin altına kadar inecek, risk ve tehdit olmaktan tamamen çıkacaktır.
Sonuç olarak, işsizlik hafife alınmamalı. İşsizlik artıyorsa ekonominin dengesi bozuluyor, ekonomide kırmızı alarm çalıyor demektir. İşsizlik, ekonominin kalp krizi geçirmekte olduğunun habercisidir.

İşsizlik, sadece ekonomin hasta olduğunu haber vermiyor, işsizi de hasta ediyor. İşsiz, ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunlarla yüz yüze geliyor. Depresyon ve stres bataklığına düşüyor, depresyon ve strese bağlı hastalıklarla boğuşuyor. Yine intiharlara yol açabiliyor, bu da insanın en kutsal hakkı olan yaşam hakkını ortadan kaldırması demek ki, çok üzücü bir durum. Ayrıca içinde bulunduğu psikolojik travmaların etkisiyle ailesi ve yakın çevresine şiddet uygulayabiliyor, içe kapanarak hayata küsebiliyor.
Çözüm ne derseniz? Benim formülüm şu: İşe, orta kaliteli düşünce tuzağından çıkarak başlayacağız. Büyük ve analitik düşünmesini öğreneceğiz. Eğitimde orta kalite tuzağından çıkarak ekonomiye katma değer üretecek nitelikli işgücü yetiştireceğiz. Yine orta teknoloji ve üretim tuzağından kopup yüksek teknoloji ve katma değeri yüksek ürünler üreteceğiz. Bu da bizi orta gelirli ülke olmaktan çıkarıp yüksek gelirli ülke konumuna, yaşanabilir bir ülke seviyesine yükseltecek.
Yazıyı Leo Rosten’in sözüyle bitirelim: ”Dünyada en güç iş, işsiz gezmektir”.




