Picture of Muhammed Halil Koparan
Muhammed Halil Koparan

Tarım 3.9: Güncelleme Bekleyen Ülke

A+ A-

Geçen aylarda bir üreticiyle sohbet ederken kurduğu bir cümle zihnime kazındı: “Toprağı işliyorum ama toprağa ait hissetmiyorum artık.” Bu ifade, aslında binlerce sayfalık raporun anlatamadığı gerçeği tek nefeste özetliyordu. Çünkü bu ülkede insanlar toprağı sevmeyi bırakmadı; toprak artık geçim güvencesi olmayı bıraktı. Bu ülkede topraktan uzaklaşmanın nedeni duygusal kopuş değil, ekonomik ve yapısal bir çıkmazdır. Tarım, emeğin karşılığını üretemez hale geldiğinde, üretici aslında tarladan değil, belirsizlikten kaçmaya başlar.

Bugün tarımdaki çözülmeyi yalnızca kuraklığa, dona ya da döviz artışına bağlamak eksik bir okuma olur. Evet, döviz artışının payı vardır; ama asıl mesele başka bir yerde duruyor: üreticinin kazandığının alım gücünü koruyamaması. Girdi fiyatları artsa bile, üreticinin sattığı ürün aynı hızda değerlenmiyor. Gübre bugün geçmişe göre nispeten daha ulaşılabilir görünse de, üreticinin cebine giren para aynı ölçüde alım gücü taşımıyor. Yani sorun sadece “girdi pahalı” değil; asıl sorun, gelir-gider makasının her yıl biraz daha açılmasıdır.

Tarladan sofraya uzanan zincirde en az kazanan, toprağı sırtlayan üretici. Çiftçi üretiyor, risk alıyor, donun da kuraklığın da fiyat dalgasının da yükünü taşıyor; ama zincirin sonunda payı en düşük olan yine o. Bu yüzden tarım artık bir emek meselesi olmaktan çıkıp, bir geçim matematiği haline geldi. Kazanç, üreticinin emeğini karşılamıyor; kazandığı para ertesi yılın girdisine yetmediği için üretim sürdürülebilir olmaktan uzaklaşıyor. Böyle bir tabloda genç kuşağın toprağa dönmesini beklemek gerçekçi değildir. Toprak bir aileyi ayakta tutma gücünü kaybettiğinde, köy çözülür; köy çözülünce üretim yalnızlaşır; yalnızlaşan üretim ise ayakta kalamaz. İşte bugün yaşadığımız kırılmanın ekonomik, psikolojik ve sosyolojik kökü tam olarak buradadır.

Elbette iklimsel riskler vardır; kuraklık tarımsal ürünlerin veriminde ciddi düşüşlere yol açar, don olayları meyve ağaçlarında yıllık üretimi tamamen sıfırlayabilir, aşırı sıcaklık dalgaları bitki fizyolojisini olumsuz etkiler. Ancak bu olayların tarımsal üretim üzerindeki etkisi, ülkelerin risk yönetim kapasitesiyle doğru orantılıdır. Gelişmiş tarım ekonomilerinde bu tür olaylar “kriz” olarak değil, öngörülebilir ve yönetilebilir risk kategorisinde ele alınır. Çünkü orada üretim, yalnızca mevsime değil, veriye dayalı karar destek sistemlerine, meteorolojik erken uyarı ağlarına ve dinamik sigorta modellerine yaslanır. Üretici, yağış miktarını, toprak nemini, don riskini ya da buharlaşma oranını izleyebilir; kamu kurumları, bu verilere göre destek ve yönlendirme mekanizmalarını devreye sokar. Bu sayede doğa kendi döngüsünü sürdürürken, üretim dengesi korunur.

Türkiye’de ise tablo farklıdır. Burada iklimsel bir olay, kısa sürede ekonomik ve sosyal bir krize dönüşür. Çünkü üretim yapısı doğaya değil, tesadüfebırakılmıştır. Bir kuraklık yılı yalnızca tarlayı değil, pazarı, sanayiyi, istihdamı ve hatta dış ticaret dengesini etkiler. Yani sorun doğada değil, doğayı okuyamayan ve riski yönetemeyen sistemde yatmaktadır. Kuraklık geldiğinde ancak “acil destek paketi” açıklanır; oysa risk, krizden önce yönetilmesi gereken bir süreçtir. Bu yapısal eksiklik, Türkiye tarımını giderek kırılgan hale getiriyor.  İklim, bu topraklarda her zaman bir değişken olmuştur; asıl değişmeyen şey, ona hazırlıksız yakalanma alışkanlığıdır. Oysa suyun nerede, ne kadar ve nasıl kullanılacağına dair kararlar yalnızca mevsimlik değil, havza bazlı, veri temelli ve çok yıllı planlama gerektirir.

Bugün dünya tarımı bambaşka bir eşiği çoktan geçti. Üretim artık yalnızca tohum, su ve topraktan ibaret değil; veri, teknoloji ve öngörü ile yeniden tanımlanıyor. Birçok ülkede tarım arazileri uydu görüntüleriyle anlık takip ediliyor; toprak nemi sensörlerle ölçülüyor, bitkinin stresi yapay zekâ modelleriyle analiz ediliyor, hastalık riskleri daha ortaya çıkmadan erken uyarı sistemleriyle bildiriliyor. Verim tahminleri artık göz kararıyla değil, meteorolojik projeksiyonlarla, makine öğrenmesi algoritmalarıyla ve toprak–bitki etkileşimini modelleyen yazılımlarla yapılıyor. Üstelik blockchain tabanlı sistemler sayesinde tohumdan sofraya uzanan tedarik zinciri şeffaflaştırılıyor; ürünün hangi bahçede yetiştiği, hangi soğuk zincirden geçtiği ve tüketiciye hangi koşullarda ulaştığı takip edilebiliyor.

Bu dönüşümün merkezinde verivar. Çünkü veri doğruysa politika güçlüdür; veri eksikse tarım refleksle yönetilir. Veri yönetemeyen ülkeler tarımı kader diye okurken, veriye hükmeden ülkeler tarımı stratejik güç haline getiriyor. Bugün dünya savaşları bile veri üstünlüğü ile kazanılırken, tarım gibi kırılgan ve iklime bağımlı bir alanda veriyi yok saymak, ülkeyi sürekli kriz döngüsünde tutmaktan başka bir sonuç üretmiyor. Ne yazık ki Türkiye hâlâ tarımı meteoroloji haberleriyle, sezgilerle, reflekslerle yönetiyor. Bu yüzden kuraklık bir iklim olayı olmaktan çıkıyor, ekonomik ve sosyal bir sarsıntıya dönüşüyor.

Biz artık başka bir dili konuşmak zorundayız. Erken uyarı sistemlerini, yapay zekâ tabanlı tarım modellerini, sensör tabanlı su yönetimini, izlenebilir tedarik altyapılarını, karar destek mekanizmalarını konuşmalıydık. Çünkü geleceği belirleyecek alan tam olarak burasıdır. Tarımın geleceği, traktörün gücünde değil, verinin niteliğinde şekillenecek. Toprağı suyla, üretimi bilgiyle, politikayı stratejiyle buluşturabilen ülkeler kazanacak; diğerleri ise günü kurtarmanın yorgunluğunda kaybolacak.

Türkiye’nin meselesi tam olarak plansızlık değil; planın veriye, bilime ve sahaya dayanmaması. Kâğıt üzerinde planlamalar var, mevzuatlar var, strateji dokümanları var; ancak uygulamada bu planları besleyecek nitelikli veri eksik, istikrarlı politika yok, uzun vadeli yönetişim kültürü oturmamış durumda. Verisi zayıf olan plan, yol haritası değil, temennidir. Bu yüzden tarımda alınan birçok karar, öngörü değil refleks üretirken; destek mekanizmaları etkili bir yönlendirme aracı olmaktan çıkıp, kriz sonrası telafi aracına dönüşüyor. Ayakları yere basan, sahayı önceleyen, üreticiyi zincirin öznesi yapan bir model kurulmadıkça; havza bazlı üretim de, stratejik planlama da, dijital tarım kapasitesi de sonuç üretemiyor.

Bunun doğal sonucu, sosyolojik bir çözülmedir. Kırsalda üretim değersizleştikçe, genç kuşak toprağı değil şehri tercih ediyor. Kırsal boşaldığında bilgi, deneyim, üretim kültürü ve dayanıklılık da boşalıyor. Şehir büyüyor ama ülke daralıyor. Oysa tarım, krizlerle değil, yönetişimleayakta kalır. Gelecek; veriye dayalı, öngörülebilirliği yüksek, üreticisini güçlendiren ülkelerin olacaktır. Çünkü toprağı sadece ekip biçmek yetmez; toprağın bilgisini yönetmek gerekir. Bugün Türkiye’nin kaybettiği şey toprak değil; toprağa hükmeden akıl, veri ve iradedir. Kazanabileceği şey de yine aynısıdır. Kırsalın göç verdiği bir ülkede tarım büyümez; tarımın büyümediği bir ülkede ise gelecek kurulamaz. Bu yüzden artık bu toprakların ihtiyacı slogan değil, samimi ve yapısal bir tarımsal dönüşümdür. ‘Tarım 4.0’ kavramı kürsüde telaffuz edilerek değil; veriye dayalı planlamayla, üreticiyi güçlendiren politikalarla ve sahada karşılığı olan uygulamalarla hayata geçer. Bu ülke makyajlı söylemlere değil, gerçek bir tarımsal atılım iradesine muhtaçtır.