Bugonia, Lantimos ve Tuhaflığın Yorgunluğu
- Tarih:
Dogtooth ile “Yunan Tuhaf Dalgası”nın öncüsü konumuna yükselen Yorgos Lantimos’un sinemaya ara vermeden önceki son filmi Bugonia; komplo, delilik, gerçeklik ve çöküş üzerine derinlikli gibi görünen ama nihayetinde yönetmenin kendi sinema kimliğini elden bırakmak istemeyişinin çocuksu mızmızlığını yansıtıyor.
**
Efsane odur ki, bir boğa öldürülüp derisiyle birlikte kapatılırsa, bir süre sonra bu çürüyen bedenden arılar doğar. Yorgos Lanthimos, bu mitten aldığı fikri, 2003 yapımlı “Save the Green Planet! / Yeşil Gezegeni Kurtarın!“ filminin serbest uyarlamasına dönüştürüyor.
Antik Yunan mitolojisinde bous (boğa) ve gonos (doğum) kelimelerinden oluşan “Bugonia”nın, çürüme ve yeniden doğuşun diyalektiği üzerine tuhaf ve sürprizli bir seyirlik sunduğunu en başta kabul etmek gerek. Sinemanın bir işlevi de izleyicisini yaşadığı gerçeklikten koparıp birkaç saatliğine eğlendirmek ise Bugonia bunu fazlasıyla başarıyor.
Bugonia; Einstein’a atfedilen “arılar yok olursa insanlık da yok olur” fikrinden hareketle, komplo ve gerçeklik arasındaki karşıtlığı iyi işleyen twistlerle bir hikâye formuna dönüştürmeyi başarıyor. Lantimos’un sinemasal gerçekliğinde artık sıradanlaşan tuhaf hikayelerin en tuhaf olmayanı belki de Bugonia. (Elbette bir yere kadar) Zira, hikayesi tanıdık ve bugüne ait…
Büyük bir ilaç firmasının CEO’su Michelle Fuller’i dünyayı yok etmeye and içmiş kötülüğün kaynağı olarak gören Teddy’nin, insanlığın serdengeçtisi olarak kendini konumlandırıp inşa ettiği komplolarının verdiği güçle başladığı bir mücadeleye tanık oluyoruz. Teddy’nin kendini ve yardımcısı Don’u hadım etmeye götürecek kadar inandığı komploları, seyirciyi filmin sonuna kadar sistemin büyük anlatısını destekleyen bir çizgiye itiyor. Karikatürize ve bayağı görünen komplonun detaylarını öğrendikçe, sistemin kötücül yanlarına dair şüphelerimiz de elimizden kayıyor. Fakat içinde bulunduğumuz dünyanın bir de gerçeği var ki; iklim krizini, doğal alanların yok oluşunu, su kaynaklarının tükendiğini düşündükçe komplonun mu yoksa komploya kurban gidenin mi haklı olduğuna bir türlü karar veremiyoruz.
Komplo teorisini tüm detaylarıyla inşa eden Teddy’nin filmde tek başına, izole ve gerçeklikten (biyolojik ihtiyaçlarını dahi yok etmeyi düşünecek kadar) kopuk olarak resmedilmesi elbette onunla bir özdeşlik kurmamıza engel oluyor. Üstelik giriştiği mücadelenin sonuçlarına dair elinde tutarlı bir planının dahi olmaması onu rasyonellikten uzakta görmemize neden oluyor. Öte yandan Fuller ise bir yandan güçlü ve zengin bir konumda olması nedeniyle haksız, fakat delisaçması teorilerin kurbanı olması boyutuyla da mazlum olarak film boyunca karmaşık duygular hissettiriyor. Böylelikle karakterlerin hepsini mesafeli ve soğuk bir noktadan gözlemliyoruz.
Günümüz bilgi bombardımanında neyin gerçekten doğru neyin delilik olduğunu bilmediğimiz bir düzlemde, Lantimos da benzer şekilde temkinli bir noktada tutuyor izleyicisini. Elbette bunu yaparken Teddy’nin amacına neden olan travmalarını da göstermekten çekinmiyor. Fakat bu travmaları gösterdiği rüya sekanslarını da aynı soğuklukta izletiyor. Ne de olsa tuhaf dalganın yönetmeni olur kendisi.
Teddy’nin kurduğu ve kendinden emin şekilde mücadele etmeye çalıştığı komplo teorisi oldukça karikatürize ve inanması güç bir izlenim sunduğu için olsa gerek, bir noktada Fuller’i Teddy’nin elinden kurtarmayı bile istiyoruz. Ancak başka bir noktada gerçekten Fuller’in kimyasal ilaçlarla insanları denek olarak kullandığını anladığımızda bu kez duygudaşlık dengemiz yer değiştiriyor.
Film boyunca uzaylı olduğunu iddia ettiği Fuller aracılığıyla uzaylıların imparatoruna ulaşmayı ve dünyayı kurtarmayı düşünen Teddy’nin komplolarının gerçekliğini düşünürken bir yandan da Fuller’in nasıl kurtulacağını izliyoruz. Filmin ana aksını oluşturan bu dünyayı kurtarma ve kurtulma çabasının üstünde ise tabii ki Lantimos’un her filminde olduğu gibi kurduğu bu dünyanın diğer parçalarını bulup zihnimizde canlandırmaya çalışıyoruz.
Lantimos’un Metal Yorgunluğu ya da Artık Köpürmeyen Yunan Tuhaf Dalgası
Bugonia’nın iki kancaya sahip olduğunu söyleyebiliriz; birisi filmdeki olayların nasıl sonuçlanacağı diğeri ise filmde anlatılan dünyanın gerçekte ne ve nasıl olduğu… Lantimos her iki kancayı da başarıyla kullanıp her iki sorunun da cevabını veriyor. Buraya kadar her şeyin altından başarıyla kalkıyor. Ne var ki Lantimos zaten her şeyin giderek tuhaflaştığı ve gerçekliğin parçalandığı bir dünyada eski alışkanlıklarını stilize etme ısrarından vazgeçmiyor.
Pandemiyle günlerce evlerine kapanmış, internette yalan ve kirli bilginin en günceline ulaşmayı başaran, hegemonik anlatıları da tersinden kurulan komploları da aynı ölçüde hızla içselleştiren, yapay zeka ile gerçeklik algısı iyiden iyiye kırılmaya başlayan kuşakların önüne pek de yeni olmayan bir fikir sunuyor. Lantimos’un Bugonia’da tercih ettiği final, her ne kadar diğer filmlerindeki gibi ucu açık olmayıp net bir noktada bitiyor olsa da yine aynı tuhaf boşlukta bırakıyor izleyicisini.
Yunan Tuhaf Dalga sinemasının süperboyu Lantimos’un sinemasında bir dönem radikal bir estetik tercih olarak duran tuhaflık, Bugonia’da artık kendiliğinden işleyen, otomatikleşmiş bir dile dönüşmüş durumda. Yönetmen, dünyayı yabancılaştırmayı amaçlayan soğuk mizansenleri ve duygudan arındırılmış oyuncu yönetimini tekrarlıyor; fakat bu tekrarın ardında yeni bir okuma önerisi, kırılma anı veya sinemasal cesaret yok. Bugonia, günümüzün ağırlaşmış gerçekliği —iklim krizi, farmasötik güç ilişkileri, komplo kültürünün kitleselleşmesi— karşısında, sanki bir şey söylüyormuş gibi yapıyor ama hiçbir duyguyu ya da fikri nihai biçimde sahiplenmiyor. Bu nedenle Lantimos’un tuhaflığı artık sarsıcı değil; tam tersine, güvenli bir estetik limana dönüşmüş izlenimi veriyor.
Bugonia, Lantimos’un on yılı aşkın süredir inşa ettiği “tuhaflık rejiminin” geldiği sınırı da görünür kılıyor. Bir zamanlar sarsıcı olan bu estetik, artık ne rahatsız edici bir yenilik taşıyor ne de seyirciyi alışıldık gerçeklik algısından söküp atan bir enerji üretiyor. Lantimos bu kez, komplo-gerçeklik ikiliğini büyük bir iddia gibi sahneye sürse de, söylemek istediği şeyin gölgesinde dolaşıp asla onu cisimleştirmiyor. Sonuç olarak Bugonia, hem dünyaya hem insan doğasına dair söyleyecek çok şeyi varmış gibi yapan; fakat temelde izleyiciyi duygusal bir karar noktasına götürmekten özenle kaçınan bir film olarak kalıyor. Tuhaflığın artık tuhaf olmadığı, kararsızlığın ise bilerek estetize edildiği bir sinemasal boşluk…
Fotoğraf Kaynak: https://www.imdb.com/title/tt12300742/




