Temsili Demokrasinin Yapısal Sorunları ve Popülizmin Yükselişi
- Tarih:
Popülizmin dünya genelinde yükselişi, temsili demokrasilerin kendi içinde barındırdığı bazı yapısal sorunlarla yakından ilişkilidir. Bir kısım kuramcı popülizmi, demokrasiye dışarıdan musallat olan bir anomali değil; bilakis temsili liberal demokrasinin içsel krizlerine cevap veren bir olgu olarak tanımlar. Gerçekten de liberal demokrasiler, aynı anda hem liberal (birey haklarına dayalı) hem de demokratik (çoğunluk iradesine dayalı) olma gerilimini sürekli taşırlar. Bu iç gerilim ve tıkanıklıklar popülist söylem için verimli bir zemin hazırlamaktadır. Temsili demokrasinin başlıca açmazları ve bunların popülizmle ilişkisi şöyle açıklanabilir:
Temsil ve Hesap Verebilirlik Açığı: Temsili demokrasi, halkın egemenliğinin seçilmiş temsilciler aracılığıyla dolaylı kullanılması esasına dayanır. Ancak zaman içinde seçmen ile temsilci arasındaki bağ zayıflayabilir; seçmenler, seçtikleri kişilerin çıkarlarını veya vaatlerini unuttuğunu düşünebilir. Seçkinlerin halktan kopuk yaşamı, siyasetçilerin halk yerine çıkar lobilerine hizmet ettiği algısı yaygınlaşırsa, temsil mekanizmasına güven erozyona uğrar. Bu durumu fırsat bilen popülist aktörler, “vesayet odakları”, “Ankara’nın/ Washington’ın elitleri” gibi söylemlerle mevcut temsilcileri kötüleyip halkın gerçek sesi olma iddiasıyla ortaya çıkarlar. Özellikle ekonomik eşitsizlikler arttığında veya küreselleşmenin getirdiği kaybedenler kitlesi büyüdüğünde, “siyaset sadece zenginlere çalışıyor” düşüncesi yaygınlaşır. Bu temsil krizine işaret eden Ernesto Laclau, popülizmin aslında bastırılmış toplumsal taleplerin dışavurumu olduğunu ve demokrasiye enerji katabildiğini ileri sürer. Laclau ve benzerleri, popülizmin halkın mevcut temsil düzeninde duyulmamış sesini duyurma potansiyeli olduğunu, bu anlamda demokrasinin “asılı bir unsuru” sayılabileceğini belirtir. Ne var ki, bu bakış açısı popülizmin pratikte yarattığı diğer sorunlarla dengelenmelidir.
Çoğunlukçuluk ve Çoğulculuk Gerilimi: Liberal demokrasilerde esas olan çoğulculuk ve hukukun üstünlüğüdür; çoğunluk kararı, temel hak ve özgürlükleri çiğneyemez. Oysa popülist siyaset, demokrasiye daha dar bir çoğunlukçu anlayışla yaklaşır: “Halkın çoğunluğunun istediği her şey meşrudur”. Bu, çoğunluk diktası riskini doğurur. Temsili demokrasinin yapısı gereği, seçim kazanan parti/lider yürütme gücünü eline alır; fakat kuvvetler ayrılığı ve azınlık haklarıyla dengelenir. Popülist liderler ise seçim başarısını sınırsız bir yetki olarak yorumlama eğilimindedir. İktidarı kazananlar bu zaferlerini “milli iradenin tecellisi” diye sunarak, yargı denetimini veya muhalefetin eleştirilerini önemsizleştirmeye çalışır. Macaristan’da Viktor Orbán, 2010 seçimlerinde elde ettiği çoğunlukla anayasayı değiştirmiş ve “illiberal demokrasi” adını verdiği bir düzen kurmuştur. Orbán açıkça, “Batı tarzı liberal demokrasinin yerine ulusal temelli illiberal bir devlet” inşa etmek istediğini söyleyerek çoğulcu liberal değerleri reddetmiştir. Temsili demokrasinin fren mekanizmaları (anayasal yargı, bağımsız kurumlar) zayıfsa bu mekanizmalar çoğunluk gücünün keyfî kullanıma dönüşebilir. Popülizm, çoğunluğun desteğini arkasına alarak liberal kurumları elitist engeller diye itibarsızlaştırır ve ortadan kaldırmaya çalışır. Sonuçta demokrasinin çoğulculuk boyutu ağır yara alır.
Kurumların İşlevsizleşmesi ve Güvensizlik: Temsili demokrasinin sağlıklı işlemesi için siyasi partiler, parlamentolar, bürokrasi, yargı ve medya gibi kurumların etkin ve güvenilir olması gerekir. Ancak pek çok ülkede siyasal kurumlar yolsuzluklar, partizanlık veya hantallık nedeniyle itibar kaybetmiştir. Kurumlara güvensiz halk, çareyi güçlü bir liderin bu kurumları “temizleyip düzene koyması” fikrinde bulabilir. Popülist liderler de “bürokratik oligarşi”, “sürekli engel çıkaran yargı”, “milletin sesini kısmaya çalışan medya” gibi söylemlerle kurumsal yapıya saldırır ve kendi müdahalelerini meşrulaştırır. Örneğin, Latin Amerika’da pek çok popülist lider (Hugo Chávez, Evo Morales vb.) geleneksel partilerin yozlaştığı iddiasıyla iş başına gelip parlamentoyu baypas eden plebisit mekanizmalarını devreye sokmuş, yüksek yargıyı kendi yandaşlarıyla doldurmuştur. Levitsky ve Ziblatt, günümüzde demokratik kurumların çoğunluk desteği olan liderlerce içerden aşındırıldığını, üstelik bunun çoğu zaman yasal çerçeve içinde kalarak ve adım adım gerçekleştiğini vurgular: “Demokrasinin cellâtları, onu öldürmek için bizzat demokrasinin kurumlarını – yavaş yavaş, kurnazca ve hatta yasal yollardan – kullanır. Bu “içten fetih” stratejisi, temsili demokrasinin kurumları yeterince direnç gösteremezse başarıya ulaşır.
Kutuplaşma ve Siyasal Kültürün Erozyonu: Temsili demokrasinin bir diğer açmazı, aşırı kutuplaşmanın siyasal kültürü tahrip etmesidir. Sağlıklı bir demokraside iktidar ve muhalefet birbirini meşru görür, uzlaşı zemini tamamen kaybolmaz. Ancak popülist atmosferde karşılıklı tahammülsüzlük yükselir; muhalefet sürekli “halk düşmanı” diye yaftalanırken, muhalefet de iktidara “diktatör” suçlamasıyla yaklaşır. Bu ortamda siyaset kurumu sıfır toplamlı bir savaş alanı görünümüne bürünür. Steven Levitsky’nin işaret ettiği gibi demokrasiyi yaşatan yazılı olmayan normlar – örneğin siyasi rakibe sadakatle bağlı olmasa da asgari saygı gösterme, seçim sonuçlarını kabullenme, iktidarın yetkilerini ölçülü kullanma gibi normlar – yıprandığında, sistem içten içe çürür. ABD’de Trump’ın seçim yenilgisini kabul etmeyip taraftarlarını Kongre baskınına kışkırtması, bu norm erozyonunun dramatik bir örneğidir.
Temsili demokrasilerde tüm oyuncuların asgari demokratik değerlere bağlı kalacağı varsayımı boşa çıkarsa, popülist-otoriter yöntemler sıradanlaşabilir. Popülist iktidar partisinin, demokratik muhalefeti şeytanlaştıran dili, kutuplaşmayı derinleştirir ve siyasi şiddet riskini artırır. Bu tür bir siyasal kültür, demokratik konsensüs zemininin kaybına yol açar; popülizm de bu boşlukta yeşerir. Popülist lider, “ulusal irade biziz” diyerek tüm muhalefeti gayrı milli ilan ettiğinde, kendi tabanını da demokratik oyun kurallarını hiçe saymaya ikna edebilir.
Temsili demokrasinin yapısal problemleri – temsil krizi, çoğunlukçu hevesler, kurumsal güvensizlik ve kutuplaşma – popülizmin yükselişinde hem neden hem sonuç olarak rol oynar. Bir bakış açısı, popülizmin bu sorunlara bir tepki olduğunu savunur: Halkın geleneksel siyasete duyduğu tepkinin dışavurumu. Nitekim Müller, popülizmi “temsili demokrasinin kalıcı bir gölgesi” olarak nitelendirir; yani temsilî mekanizmaların tıkanmasıyla birlikte gölge gibi beliren bir olgu. Akademik literatürde de popülizmin, liberal demokrasinin iç krizlerinden doğan yeni bir siyaset biçimi olduğu sıkça vurgulanır: “Popülizmin demokrasinin bir gölgesi olmasının nedeni temelde liberal demokrasinin yaşadığı içsel krizlerdir” denir. Öte yandan, popülizmin yükselişi bu krizleri daha da derinleştirebilir. Popülist iktidarlar, temsil krizini çözecek yerde kendi hegemonyalarını kurmaya girişir; çoğunlukçu yaklaşımla hukukun üstünlüğünü zedeler; kurumları güçlendirmek yerine zayıflatır; kutuplaşmayı bilinçli olarak artırır çünkü kendi siyasi varlığını bu çatışmadan besler. Bu nedenle, popülizm için bir kısır döngü tanımı yapmak mümkündür: Demokrasi krizleri popülizmi doğurur, popülizm iktidara gelince bu krizleri pekiştirir.
Sonuç itibariyle, temsili demokrasilerde çoğunluk psikolojisi, seçmen davranışı, yapısal sorunlar ve popülizm arasındaki ilişki çift yönlü ve karmaşıktır. Çoğunluğu oluşturan insanların kolay etkilenebilir oluşu, demokrasiyi popülist manipülasyona açık hale getirirken; temsil mekanizmalarının aksaklıkları da popülist liderlerin doğuşuna zemin hazırlamaktadır. Popülist liderler iktidara geldiklerinde, çoğunluk desteğine dayanarak demokrasiyi geriletme riskini taşırlar. Çeşitli deneyimler, demokratik direnç mekanizmalarının önemini ortaya koymaktadır. Özgür basın, güçlü sivil toplum, bağımsız yargı ve bilinçli bir aydın sınıfı, popülizmin en azından otoriterliğe evrilmesini engelleyen başlıca unsurlar olarak belirmektedir. Eğer toplum çoğunluğu eleştirel düşünme yetisini korur, körü körüne biat ve taklitçilik yerine hesap sorabilir bir vatandaşlık bilinci geliştirirse, popülist liderlerin etkisi sınırlanabilir. Aksi halde, çoğunluk despotizmi olarak da ifade edilen olgu zuhur eder: Yani halkın önemli bir kısmı desteğini sürdürdüğü için anti-demokratik uygulamalar normalleşir ve demokratik kurumlar içten içe çöker.
Demokrasinin geleceği açısından, popülizm olgusunu bir alarm zili olarak değerlendirmek gerekir. Ernesto Laclau’nun işaret ettiği gibi popülizm, sisteme duyulan tepkiyi yansıtarak demokratik siyaseti canlandırma potansiyeline de sahip olabilir; fakat Jan-Werner Müller ve diğerlerinin uyarıları da unutulmamalıdır: Popülizmin içerdiği tepki gücü, kontrolsüz kaldığında liberal demokrasiyi boğabilecek bir yangına dönüşebilir. Çoğunluk psikolojisi bu yangının yakıtıdır – dolayısıyla eğitim, medya okuryazarlığı, ekonomik adalet gibi alanlarda atılacak adımlarla kitlelerin demagojik söylemlere (retorik) direncini artırmak, temsili demokrasiyi korumanın anahtarlarındandır. Son tahlilde, temsili demokrasinin kendi yapısal zaaflarını onarması, popülist çekiciliği azaltacak; çoğunluk iradesinin sağduyu ve demokratik değerlerle buluşması ise popülizm ile diktatörlük arasındaki geçişkenliği kapatacaktır. Bu denge sağlanamadığında, popülizm demokrasinin gölgesi olmaya devam edecek ve her fırsatta onu takip edecektir.




